%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%
TARİHTE BUGÜN
10 yıl önce
Necati Çavdar, At Ahırlarında Bir Umut! albümüne 15 yeni fotoğraf ekledi — Ankara Ulucanlar Cezaevi'de.
1 Mart 2013 · ·
At Ahırlarında Bir Umut!
Feride :
httpa//www.antoloji.com/feride-7-siiri/
Güneş Doğunca Batar
httpa//siirler.love.gen.tr/necati-cavdar/gunes-dogunca-batar.html
Görüş Günü
httpa//www.siirevreni.com/modules.php?name=News&file=article&sid=11475
Görüş Günü
Bu gün görüş günü;
Ses gelir:
Veliii..
Ziyaretçi var
Dost kardeş bir arada
Kalpler efil efil
Telden tele mendil sallar
Yürekten yüreği selamlar
Delin olmuşum; mapushane içinde
Seni senden sormaya dayanamadım
Yarın diner mi o görüşün ateşi..?
Kalpten kalbe mendil sallar
Candan cana selamlar..
Necati Çavdar
Feride' için yazdığım gibi hapsane ile ilgili bir birine ek olan şiirlerin, ayrılmasıyla oluştu “Görüş Günü “ ve ”Çığlık” ismini verdiğim kitap da da zeten ekli olarak yazıldı.
'Görüş Günü 'aslında başlık değil, 'Bu gün görüş günü' diye başlayan bölümün bir mısrası.
Ve ben uzun şiirden ayırmak için “görüş günü” başlığını koyarak gönderdim.
Camlar ve teller arasından ziyaretçi kabul edenler..
Ve o ziyaretçilere, hele de kucağında çocuğu ile gelen “yar” ise “ nasılsın?
Diyemeyenler
“ Delin olmuşum; mahpushane içinde
Seni senden sormaya dayanamadım” diyebilir.
Görüşün sevinci ile- yanında jandarma yada gardiyanlarda olsa – giderek, ziyaretçilere bir şey belli etmese de dönüşün acısını yüreğinde duyanlar,
“Yarın diner mi o görüşün ateşi..?
Kalpten kalbe mendil sallar Candan cana selamlar..”
der veya denileni anlar.
Gerçektende ziyarete gelenleri -gardiyanlar, jandarmalar eşliğinde-görerek, başı önde geri dönüşünü, koğuşuna girişini, yatağına uzanarak kendi başına kalışını, bir sigara tüttürüşünü..
Hele de bir suçu fikirse…
Ancak yaşayan bilir..
Ve Şiir 'Biz için” diye devam ediyor.
Bu bölümde şahsi çıkarı değil ama toplumumun menfaati için düşünen “fikri için içeri atılanlar” için özellikle Mamak’dan Ulucanlar’a gelenleri görünce yazdığım bir bölüm.
“BİZ İÇİN
Zonk zonk zonklayan beyni,
Çilesi, fikir..
Bir garip inler ta uzaktan! .
. Sana senden de yakın.
Sana sevdalı..
İnsan için, sen için..
Her an dilinde şükür
Bir yiğit sesi gelir zindandan
Zulmü katık yapmış ekmeğine
Sen için, ben için, biz için..
Feda etmiştir kendilerini
Biz için.
Senin hayalin;
Onun hayat kaynağı.
Neden yaşamayız
Biz için,
Hepimiz için..”
Necati Çavdar, edebiyat çevrelerinde gezen..
Sanatı “ desinler “ diye yapan ve onun gereğini yerine getirenlerden değildir.
Hiç bir edebiyat akımının takipçisi ve bendesi değildir.
Hemen hemen bilenen hiçbir kalıba vurulamaz ve hiçbir ideoloji, ya da resmi söylemlerle tarif edilemez.
Kendine has bir kişilik ve üsluptur.
Yazdıklarını da yaşayarak yazar, acılarını yüreğinde duyduklarını kaleme alır.
Belki sanat ve edebiyat değeri de yoktur.
Ama o yazar.
Ötesi boştur.
Türkçenin imkanları bu..
Ana sütümüz.
Duyguları ifadede kullanabileceğimiz tek araç ve ortak dil.
Belki de duyguların evrenselliği..
Hakikaten sanalda olsa bir dönem mahpuslara düşmüş, acılar çekmiş insanlarla ayın kelimelerde aynı duygu yoğunluğunda birleşmemiz mümkün ola buluyor.belki öyleleri de vardır.
Böylece ' görüş günü'de 1983 yılında şöyle bir uğrayıp geçtiğimiz Ulucanlar At Ahırları'nda yaşanan hadiselerin birer yansıması .
Saygılarımla..
//////////////////////////////////////////
Bu gün gazeteleri tararken Yenişafak gazetesinde 'Türkiye'nin en ünlü Cezaevi tarih oluyor ' başlıklı bir haber özellikle dikkatimi çekti.
İçine hüzün oturdu.
Ve bu gün nice zamandır uğramadığım necaticavdar@gmail.com adresimi açtım.
Şiir Evreni’den mesaj var
. Çeşitli zamanlarda yazdığım şiirleri göndermiştim.
Sağ olsunlar bunları belirli zaman aralıkları ile yayınlıyorlar.
Bu defa “Feride”yi yayına koymuşlar.
Ve bunun içinde güzel insanlar zahmet ederek yorum yapmışlar. Farklı bir duygu.
Ulucanlar Hapsanesi ve Feride..
Siz tesadüf deyin ben “Kader… Takdir..” deyim..
Geçtiğimiz Pazar günü Mimar Sinanın Ankara’daki tek eseri Cenabi Ahmet Camiini ziyarete giderken önünden geçerek sevgili eşim ve yanımızdaki akrabalara “bizim mekan” dediğim yer..
Hemen Yenişafak gazetesini aradım. Ali Eyvaz kardeşimden haberin kimin tarafından yazıldığını öğrenmek için sordum.
”Bilmiyorum. İmzasız ise ajans yapmıştır” dedi.
Başkan Melih, bir zamanlar Ankara’ya geldiğimde “orduevinde yer yok”” cevabı aldığımız için yakında bulunduğundan gelerek zaman zaman kaldığım eski şehirlerarası terminal yanındaki oteli yıkarak şimdi yerine dev “Başkanlık Sarayı” yaptırıyor.
Yani bir bir hatıralarımız zamana dayanmıyor, yok oluyordu.
Ulucanlarda öyle işte..
Neyse..
1980 yılında Hakkari Yüksekova'da iken..
Herkesin arkasından söylediği şekli ile bir 'Şerefsiz'in yüzüne karşı, bizde 'Şerefsizliğini' açıkça ilan etmiştik. Başka bir “şerefsiz” şahidi oldu. Verdiler askeri mahkemeye. Van, askeri mahkemesi, 'beş gün cezamıza, iki gün infaza, üç gün hapis yatmamıza' karar verdi.
Ancak karar, uygulanmayarak başka bahara havale edildi.
Bu arada Kenan “kaniatın” düdüğü öttürmesiyle, dış dünyayı kapatılan memleketimizde, meşhur söylevlerinden birini vermek ve ilk seyahatini Van’a yapmak üzere yola çıkarken bizde acilen Yüksekova’dan, “ordu”dan ayrıldık. Ceza, zaman aşımını beklemek üzere kaldı.
Ailemiz Çorum’da biz Ankara’ya yerleştik.
Fakat, adresimiz ve yerimiz bilindiği halde bir başka şerefsiz, halkın içinde rencide etmek isteyerek yaşlı babamı sıkıştırmış.
Babam bunu bana intikal ettirdi.
Hemen kağıdı kalemi alarak sözde o yetkili işgüzara mektup yazdım, adresimi de belirttim.
Alaca, Ankara’ya yazmış, onlar da Dikmen karakoluna.
Benim Demetevler’de işyerim var.
Dikmen polis karakolundan bir görevli gelerek durumu söyledi. “Buyurun” dedim. Kim korkardı.Hain kurttan?.. Zira eskiden 4 milyon metrekare resmi sınırı olan bir ülkeyi 2 milyon kilometrekare teslim alan “İT”ler, ülkenin tamamını düşmana teslim ederek kaçmış.. Kalanların bir kısmı ise 585,576 kilometrekaresine razı olarak “ kurtardık” diyerek tümünü millete hapsane yapmışlardı.
“Netekim” Kenan Kaniat da biraz daha sıkı olsun diye tüm ülkeye kilit vurmuştu.
O nedenle ha içeri ha dışarı fark etmiyordu. Adresimi,- üstelik mektup yazarak verdiğim -gözünü sevdiğim devletimin görevlileri bularak hapse koyma işlemini yapmak üzere “polis” göndermişlerdi. (Dikmen karakolundan dönemin polisi Cabbar! -eğer yaşıyorsa kulakları çınlasın- o işleri yi bilir..)
Böylece hayatta neler olup olmadığına bu cepheden de bakmak için Ulucan’lara 1983 yılında 'üç günlüğüne' bizde misafir olmuştuk.
Zamanında jandarma kışlasını hapsane yapmışlar. Yönetim binası karargah.. At ahırları da koğuşlar.. Ha.. Seyislerin kaldıkları yerlerde varmış!
Bunlarda özel misafirlere tahsisli gözde alanlar, yani “Köşk”..
Eee..
Ahıra göre gerçekten buralar “köşk” konumunda idi.
Hatta Ecevit’e tahsisli olanına da “ Hilton “ diyorlardı.
Kimler gelip kimler geçmişti. Kader…
Ülkeye çivi çakmayanlara inat, yüce dağlar arasında yol vermez, kervan geçirmez “Zap” suyunu aşmak, altı ay gün yüzü görmeyen insanların biraz olsun” nefes” almasını sağlamak üzere asma köprü yapan Denizleri; burada, kavak ağacı dibinde…Yani yönetim binası önünde bir sabah, ibreti alem ve yeryüzünde kötülükleri savmak(!) adına sallandırmışlardı.
Doğru yanlış..
Sağcı, solcu..
Bu ülke için düşünen, yazan bir çok insan önce Mamak, sonra buradan geçiyordu. Onlar “siyasi” olduğu için dışarı çıkamıyor. .Bizler ise “at ahırlarında” geçireceği günü az olduğundan “mahpusluğa” bile layık insanlar görülmediğimizden olacak, istersek onlara yemek götürebilirdik.
Öyle yaptım.
Ve onlardan Mamak hikayeleri dinledim.
Ve onlardan birilerinin söylediği şu sözler hiçbir zaman kulağımdan çıkmadı. “Bir gün gelecek.. Buraların..Mamakların..Kitapları yazılacak… Şiirleri yazılacak..Tiyatroları oynanacak”
O günün şartlarında sıradan(!) sözlerdi.
Ama bu gün galiba o gün..
O tanıklık ve hayat tecrübesi içinde bizde geçtik Ulucanlar at ahırlarından..
…
Koğuşumuzda Murat isminde bir genç vardı..
Hiç kimse ile konuşmayan.
Sadece el işi yaparak hem gününü geçiren hem de ihtiyaçlarını karşılayan..
Gönüldekini nakışlara döken genç.
Gizliden gizliye “müebbet alacağı” söyleniyordu meraklı kulaklara..
Artık bizim için içerdekilere “veda” zamanı gelmişti.
O vedaların kalanlar için ne kadar zor olduğunu çeken bilir.
Herkesle “veda” ettim..
Ancak sırı ona gelince…
Murat için yapamadım.
Veda sözcüğünü ya da onu çağrıştıracak bir kelime söyleyemedim.
Ona “Dışarıdan bir isteğinin olup olmadığını” sordum.
Hiç kimseye konuşmayan, sorulan sorulara cevap vermeyen delikanlı Murat, başını kaldırdı, el işinden “Ulus’daki Feride’ye selam söyle” dedi.
Kimdi Feride? ..
Sormadım.
Adres de almadım.
“Tamam! ” der gibi hüzünle selamımı kalbime yazarak ayrıldım Murat’tan..
At ahırlarından ayrıldıktan sonra yönümü Ulus’a çevirerek, tam heykelin bulunduğu alana gelip, “Feride Murat’ın …Selamı var” diye farklı yönlere dönerek farklı yerlerde birkaç kez tekrarladım.
Yanımda yöremdeki insanların “bu adam kime diyor? ” diyerek çevrelerine baktığını hatırlıyorum.
Onlar, belki de “kafayı yemiş biri” zehabına kapılarak “hüküm “ vermiş de olsalar, aldırmadan yoluma devam edip, yuvama döndüm..
İşte bu şiir..
Umudu tükenmiş bir delikanlının nice canların alındığı “Ulucanlar” atahırların da içinde beslediği bir umut mu bilmiyorum?
O Feride’nin anlatımıdır.
Kim ne, anlarsa..
28 Haziran 2006 –Ankara
Necati Çavdar
FERİDE
Alırlar gece; “malı”
İster, gündüz..
“Kanun adına” canı
Gaye, korumak;
Köhne düzeni.
Uymasa da sisteme
İzanı..
İbrahim ne yapar?
Hiç mühim değil.
Hasta ana aç yatar
Emir, onun değil.
Hemen zindana atar.
Baba gitti..
Suçu: fikir
Aç bilaç kalmışsın
Zira cezayı;
Dünyaya gelmekle almışsın
...
Kapı, geniş
Hücre, dar
Kilit arkasında
Ayrı dünya var.
Hemen çabuk
Yeni şekle uymalısın,
Çileyi beyninde duymalısın
.......
Dışarı zulmette;
Beyinler taş
Rutubetli zindanda;
Aydınlık, loş
Nefes almıyor
Hava, leş
Verilmiş, hüküm
Ümitler sönmüş
Bakışlar, boş
Elinde el işi Murat;
Neye, niçin koş..
Toprak yeşile hasret
Gelmez ki bir kuş.
Elveda...Kaçıncı, veda?
Bir kez etmiş, gerisi boş
Selam mı..?
Belki hayali, geride..
1983/ÇIĞLIK
//////////////////////////////////////////////
Komşum Veyis Taşdemir'in ısrarlı teklifiyle
Ulucanlar Cezaevi müzesini ziyaret ettik..
at ahırlarından/ 20 Şubat 2016 cuma
Ulucanlar Cezaevi müzesini ziyaret ettik..
at ahırlarından/ 20 Şubat 2016 cuma
— Ankara Ulucanlar Cezaevi'de.
https://www.facebook.com/photo/?fbid=10153985315977700&set=a.10151506011562700
https://www.facebook.com/photo/?fbid=10153985315987700&set=a.10151506011562700
' xlink:href='%23b'/%3e%3cuse fill='black' filter='url(%23c)' xlink:href='%23b'/%3e%3cpath fill='white' d='M12.162 7.338c.176.123.338.245.338.674 0 .43-.229.604-.474.725a.73.73 0 01.089.546c-.077.344-.392.611-.672.69.121.194.159.385.015.62-.185.295-.346.407-1.058.407H7.5c-.988 0-1.5-.546-1.5-1V7.665c0-1.23 1.467-2.275 1.467-3.13L7.361 3.47c-.005-.065.008-.224.058-.27.08-.079.301-.2.635-.2.218 0 .363.041.534.123.581.277.732.978.732 1.542 0 .271-.414 1.083-.47 1.364 0 0 .867-.192 1.879-.199 1.061-.006 1.749.19 1.749.842 0 .261-.219.523-.316.666zM3.6 7h.8a.6.6 0 01.6.6v3.8a.6.6 0 01-.6.6h-.8a.6.6 0 01-.6-.6V7.6a.6.6 0 01.6-.6z'/%3e%3c/g%3e%3c/svg%3e)
Komşum Veyis Taşdemir'in ısrarlı teklifiyle
Ulucanlar Cezaevi müzesini ziyaret ettik..
at ahırlarından/ 20 Şubat 2016 cuma
/////////////////////////
At Ahırlarında Bir Umut!
Feride :
httpa//www.antoloji.com/feride-7-siiri/
Biz İÇİN :
http://www.antoloji.com/biz-icin-siiri/
Güneş Doğunca Batar
httpa//siirler.love.gen.tr/necati-cavdar/gunes-dogunca-batar.html
Görüş Günü
httpa//www.siirevreni.com/modules.php?name=News&file=article&sid=11475
Görüş Günü
Bu gün görüş günü;
Ses gelir:
Veliii..
Ziyaretçi var
Dost kardeş bir arada
Kalpler efil efil
Telden tele mendil sallar
Yürekten yüreği selamlar
Delin olmuşum; mapushane içinde
Seni senden sormaya dayanamadım
Yarın diner mi o görüşün ateşi..?
Kalpten kalbe mendil sallar
Candan cana selamlar..
Necati Çavdar
http://www.antoloji.com/gorus-gunu-12-siiri/
Feride' için yazdığım gibi hapsane ile ilgili bir birine ek olan şiirlerin, ayrılmasıyla oluştu “Görüş Günü “ ve ”Çığlık” ismini verdiğim kitap da da zeten ekli olarak yazıldı.
'Görüş Günü 'aslında başlık değil, 'Bu gün görüş günü' diye başlayan bölümün bir mısrası.
Ve ben uzun şiirden ayırmak için “görüş günü” başlığını koyarak gönderdim.
Camlar ve teller arasından ziyaretçi kabul edenler..
Ve o ziyaretçilere, hele de kucağında çocuğu ile gelen “yar” ise “ nasılsın?
Diyemeyenler
“ Delin olmuşum; mahpushane içinde
Seni senden sormaya dayanamadım” diyebilir.
Görüşün sevinci ile- yanında jandarma yada gardiyanlarda olsa – giderek, ziyaretçilere bir şey belli etmese de dönüşün acısını yüreğinde duyanlar,
“Yarın diner mi o görüşün ateşi..?
Kalpten kalbe mendil sallar Candan cana selamlar..”
der veya denileni anlar.
Gerçektende ziyarete gelenleri -gardiyanlar, jandarmalar eşliğinde-görerek, başı önde geri dönüşünü, koğuşuna girişini, yatağına uzanarak kendi başına kalışını, bir sigara tüttürüşünü..
Hele de bir suçu fikirse…
Ancak yaşayan bilir..
Ve Şiir 'Biz için” diye devam ediyor.
Bu bölümde şahsi çıkarı değil ama toplumumun menfaati için düşünen “fikri için içeri atılanlar” için özellikle Mamak’dan Ulucanlar’a gelenleri görünce yazdığım bir bölüm.
“BİZ İÇİN
Zonk zonk zonklayan beyni,
Çilesi, fikir..
Bir garip inler ta uzaktan! .
. Sana senden de yakın.
Sana sevdalı..
İnsan için, sen için..
Her an dilinde şükür
Bir yiğit sesi gelir zindandan
Zulmü katık yapmış ekmeğine
Sen için, ben için, biz için..
Feda etmiştir kendilerini
Biz için.
Senin hayalin;
Onun hayat kaynağı.
Neden yaşamayız
Biz için,
Hepimiz için..”
Necati Çavdar, edebiyat çevrelerinde gezen..
Sanatı “ desinler “ diye yapan ve onun gereğini yerine getirenlerden değildir.
Hiç bir edebiyat akımının takipçisi ve bendesi değildir.
Hemen hemen bilenen hiçbir kalıba vurulamaz ve hiçbir ideoloji, ya da resmi söylemlerle tarif edilemez.
Kendine has bir kişilik ve üsluptur.
Yazdıklarını da yaşayarak yazar, acılarını yüreğinde duyduklarını kaleme alır.
Belki sanat ve edebiyat değeri de yoktur.
Ama o yazar.
Ötesi boştur.
Türkçenin imkanları bu..
Ana sütümüz.
Duyguları ifadede kullanabileceğimiz tek araç ve ortak dil.
Belki de duyguların evrenselliği..
Hakikaten sanalda olsa bir dönem mahpuslara düşmüş, acılar çekmiş insanlarla ayın kelimelerde aynı duygu yoğunluğunda birleşmemiz mümkün ola buluyor.belki öyleleri de vardır.
Böylece ' görüş günü'de 1983 yılında şöyle bir uğrayıp geçtiğimiz Ulucanlar At Ahırları'nda yaşanan hadiselerin birer yansıması .
Saygılarımla..
//////////////////////////////////////////
Bu gün gazeteleri tararken Yenişafak gazetesinde 'Türkiye'nin en ünlü Cezaevi tarih oluyor ' başlıklı bir haber özellikle dikkatimi çekti.
İçine hüzün oturdu.
Ve bu gün nice zamandır uğramadığım necaticavdar@gmail.com adresimi açtım.
Şiir Evreni’den mesaj var
. Çeşitli zamanlarda yazdığım şiirleri göndermiştim.
Sağ olsunlar bunları belirli zaman aralıkları ile yayınlıyorlar.
Bu defa “Feride”yi yayına koymuşlar.
Ve bunun içinde güzel insanlar zahmet ederek yorum yapmışlar. Farklı bir duygu.
Ulucanlar Hapsanesi ve Feride..
Siz tesadüf deyin ben “Kader… Takdir..” deyim..
Geçtiğimiz Pazar günü Mimar Sinanın Ankara’daki tek eseri Cenabi Ahmet Camiini ziyarete giderken önünden geçerek sevgili eşim ve yanımızdaki akrabalara “bizim mekan” dediğim yer..
Hemen Yenişafak gazetesini aradım. Ali Eyvaz kardeşimden haberin kimin tarafından yazıldığını öğrenmek için sordum.
”Bilmiyorum. İmzasız ise ajans yapmıştır” dedi.
Başkan Melih, bir zamanlar Ankara’ya geldiğimde “orduevinde yer yok”” cevabı aldığımız için yakında bulunduğundan gelerek zaman zaman kaldığım eski şehirlerarası terminal yanındaki oteli yıkarak şimdi yerine dev “Başkanlık Sarayı” yaptırıyor.
Yani bir bir hatıralarımız zamana dayanmıyor, yok oluyordu.
Ulucanlarda öyle işte..
Neyse..
1980 yılında Hakkari Yüksekova'da iken..
Herkesin arkasından söylediği şekli ile bir 'Şerefsiz'in yüzüne karşı, bizde 'Şerefsizliğini' açıkça ilan etmiştik. Başka bir “şerefsiz” şahidi oldu. Verdiler askeri mahkemeye. Van, askeri mahkemesi, 'beş gün cezamıza, iki gün infaza, üç gün hapis yatmamıza' karar verdi.
Ancak karar, uygulanmayarak başka bahara havale edildi.
Bu arada Kenan “kaniatın” düdüğü öttürmesiyle, dış dünyayı kapatılan memleketimizde, meşhur söylevlerinden birini vermek ve ilk seyahatini Van’a yapmak üzere yola çıkarken bizde acilen Yüksekova’dan, “ordu”dan ayrıldık. Ceza, zaman aşımını beklemek üzere kaldı.
Ailemiz Çorum’da biz Ankara’ya yerleştik.
Fakat, adresimiz ve yerimiz bilindiği halde bir başka şerefsiz, halkın içinde rencide etmek isteyerek yaşlı babamı sıkıştırmış.
Babam bunu bana intikal ettirdi.
Hemen kağıdı kalemi alarak sözde o yetkili işgüzara mektup yazdım, adresimi de belirttim.
Alaca, Ankara’ya yazmış, onlar da Dikmen karakoluna.
Benim Demetevler’de işyerim var.
Dikmen polis karakolundan bir görevli gelerek durumu söyledi. “Buyurun” dedim. Kim korkardı.Hain kurttan?.. Zira eskiden 4 milyon metrekare resmi sınırı olan bir ülkeyi 2 milyon kilometrekare teslim alan “İT”ler, ülkenin tamamını düşmana teslim ederek kaçmış.. Kalanların bir kısmı ise 585,576 kilometrekaresine razı olarak “ kurtardık” diyerek tümünü millete hapsane yapmışlardı.
“Netekim” Kenan Kaniat da biraz daha sıkı olsun diye tüm ülkeye kilit vurmuştu.
O nedenle ha içeri ha dışarı fark etmiyordu. Adresimi,- üstelik mektup yazarak verdiğim -gözünü sevdiğim devletimin görevlileri bularak hapse koyma işlemini yapmak üzere “polis” göndermişlerdi. (Dikmen karakolundan dönemin polisi Cabbar! -eğer yaşıyorsa kulakları çınlasın- o işleri yi bilir..)
Böylece hayatta neler olup olmadığına bu cepheden de bakmak için Ulucan’lara 1983 yılında 'üç günlüğüne' bizde misafir olmuştuk.
Zamanında jandarma kışlasını hapsane yapmışlar. Yönetim binası karargah.. At ahırları da koğuşlar.. Ha.. Seyislerin kaldıkları yerlerde varmış!
Bunlarda özel misafirlere tahsisli gözde alanlar, yani “Köşk”..
Eee..
Ahıra göre gerçekten buralar “köşk” konumunda idi.
Hatta Ecevit’e tahsisli olanına da “ Hilton “ diyorlardı.
Kimler gelip kimler geçmişti. Kader…
Ülkeye çivi çakmayanlara inat, yüce dağlar arasında yol vermez, kervan geçirmez “Zap” suyunu aşmak, altı ay gün yüzü görmeyen insanların biraz olsun” nefes” almasını sağlamak üzere asma köprü yapan Denizleri; burada, kavak ağacı dibinde…Yani yönetim binası önünde bir sabah, ibreti alem ve yeryüzünde kötülükleri savmak(!) adına sallandırmışlardı.
Doğru yanlış..
Sağcı, solcu..
Bu ülke için düşünen, yazan bir çok insan önce Mamak, sonra buradan geçiyordu. Onlar “siyasi” olduğu için dışarı çıkamıyor. .Bizler ise “at ahırlarında” geçireceği günü az olduğundan “mahpusluğa” bile layık insanlar görülmediğimizden olacak, istersek onlara yemek götürebilirdik.
Öyle yaptım.
Ve onlardan Mamak hikayeleri dinledim.
Ve onlardan birilerinin söylediği şu sözler hiçbir zaman kulağımdan çıkmadı. “Bir gün gelecek.. Buraların..Mamakların..Kitapları yazılacak… Şiirleri yazılacak..Tiyatroları oynanacak”
O günün şartlarında sıradan(!) sözlerdi.
Ama bu gün galiba o gün..
O tanıklık ve hayat tecrübesi içinde bizde geçtik Ulucanlar at ahırlarından..
…
Koğuşumuzda Murat isminde bir genç vardı..
Hiç kimse ile konuşmayan.
Sadece el işi yaparak hem gününü geçiren hem de ihtiyaçlarını karşılayan..
Gönüldekini nakışlara döken genç.
Gizliden gizliye “müebbet alacağı” söyleniyordu meraklı kulaklara..
Artık bizim için içerdekilere “veda” zamanı gelmişti.
O vedaların kalanlar için ne kadar zor olduğunu çeken bilir.
Herkesle “veda” ettim..
Ancak sırı ona gelince…
Murat için yapamadım.
Veda sözcüğünü ya da onu çağrıştıracak bir kelime söyleyemedim.
Ona “Dışarıdan bir isteğinin olup olmadığını” sordum.
Hiç kimseye konuşmayan, sorulan sorulara cevap vermeyen delikanlı Murat, başını kaldırdı, el işinden “Ulus’daki Feride’ye selam söyle” dedi.
Kimdi Feride? ..
Sormadım.
Adres de almadım.
“Tamam! ” der gibi hüzünle selamımı kalbime yazarak ayrıldım Murat’tan..
At ahırlarından ayrıldıktan sonra yönümü Ulus’a çevirerek, tam heykelin bulunduğu alana gelip, “Feride Murat’ın …Selamı var” diye farklı yönlere dönerek farklı yerlerde birkaç kez tekrarladım.
Yanımda yöremdeki insanların “bu adam kime diyor? ” diyerek çevrelerine baktığını hatırlıyorum.
Onlar, belki de “kafayı yemiş biri” zehabına kapılarak “hüküm “ vermiş de olsalar, aldırmadan yoluma devam edip, yuvama döndüm..
İşte bu şiir..
Umudu tükenmiş bir delikanlının nice canların alındığı “Ulucanlar” atahırların da içinde beslediği bir umut mu bilmiyorum?
O Feride’nin anlatımıdır.
Kim ne, anlarsa..
28 Haziran 2006 –Ankara
Necati Çavdar
FERİDE
Alırlar gece; “malı”
İster, gündüz..
“Kanun adına” canı
Gaye, korumak;
Köhne düzeni.
Uymasa da sisteme
İzanı..
İbrahim ne yapar?
Hiç mühim değil.
Hasta ana aç yatar
Emir, onun değil.
Hemen zindana atar.
Baba gitti..
Suçu: fikir
Aç bilaç kalmışsın
Zira cezayı;
Dünyaya gelmekle almışsın
...
Kapı, geniş
Hücre, dar
Kilit arkasında
Ayrı dünya var.
Hemen çabuk
Yeni şekle uymalısın,
Çileyi beyninde duymalısın
.......
Dışarı zulmette;
Beyinler taş
Rutubetli zindanda;
Aydınlık, loş
Nefes almıyor
Hava, leş
Verilmiş, hüküm
Ümitler sönmüş
Bakışlar, boş
Elinde el işi Murat;
Neye, niçin koş..
Toprak yeşile hasret
Gelmez ki bir kuş.
Elveda...Kaçıncı, veda?
Bir kez etmiş, gerisi boş
Selam mı..?
Belki hayali, geride..
1983/ÇIĞLIK
//////////////////////////////////////////////
Komşum Veyis Taşdemir'in ısrarlı teklifiyle
Ulucanlar Cezaevi müzesini ziyaret ettik..
at ahırlarından/ 20 Şubat 2016 cuma
Ulucanlar Cezaevi müzesini ziyaret ettik..
at ahırlarından/ 20 Şubat 2016 cuma
/////////////////////////
At Ahırlarında Bir Umut!
Feride :
httpa//www.antoloji.com/feride-7-siiri/
Biz İÇİN :
http://www.antoloji.com/biz-icin-siiri/
Güneş Doğunca Batar
httpa//siirler.love.gen.tr/necati-cavdar/gunes-dogunca-batar.html
Görüş Günü
httpa//www.siirevreni.com/modules.php?name=News&file=article&sid=11475
Görüş Günü
Bu gün görüş günü;
Ses gelir:
Veliii..
Ziyaretçi var
Dost kardeş bir arada
Kalpler efil efil
Telden tele mendil sallar
Yürekten yüreği selamlar
Delin olmuşum; mapushane içinde
Seni senden sormaya dayanamadım
Yarın diner mi o görüşün ateşi..?
Kalpten kalbe mendil sallar
Candan cana selamlar..
Necati Çavdar
http://www.antoloji.com/gorus-gunu-12-siiri/
Feride' için yazdığım gibi hapsane ile ilgili bir birine ek olan şiirlerin, ayrılmasıyla oluştu “Görüş Günü “ ve ”Çığlık” ismini verdiğim kitap da da zeten ekli olarak yazıldı.
'Görüş Günü 'aslında başlık değil, 'Bu gün görüş günü' diye başlayan bölümün bir mısrası.
Ve ben uzun şiirden ayırmak için “görüş günü” başlığını koyarak gönderdim.
Camlar ve teller arasından ziyaretçi kabul edenler..
Ve o ziyaretçilere, hele de kucağında çocuğu ile gelen “yar” ise “ nasılsın?
Diyemeyenler
“ Delin olmuşum; mahpushane içinde
Seni senden sormaya dayanamadım” diyebilir.
Görüşün sevinci ile- yanında jandarma yada gardiyanlarda olsa – giderek, ziyaretçilere bir şey belli etmese de dönüşün acısını yüreğinde duyanlar,
“Yarın diner mi o görüşün ateşi..?
Kalpten kalbe mendil sallar Candan cana selamlar..”
der veya denileni anlar.
Gerçektende ziyarete gelenleri -gardiyanlar, jandarmalar eşliğinde-görerek, başı önde geri dönüşünü, koğuşuna girişini, yatağına uzanarak kendi başına kalışını, bir sigara tüttürüşünü..
Hele de bir suçu fikirse…
Ancak yaşayan bilir..
Ve Şiir 'Biz için” diye devam ediyor.
Bu bölümde şahsi çıkarı değil ama toplumumun menfaati için düşünen “fikri için içeri atılanlar” için özellikle Mamak’dan Ulucanlar’a gelenleri görünce yazdığım bir bölüm.
“BİZ İÇİN
Zonk zonk zonklayan beyni,
Çilesi, fikir..
Bir garip inler ta uzaktan! .
. Sana senden de yakın.
Sana sevdalı..
İnsan için, sen için..
Her an dilinde şükür
Bir yiğit sesi gelir zindandan
Zulmü katık yapmış ekmeğine
Sen için, ben için, biz için..
Feda etmiştir kendilerini
Biz için.
Senin hayalin;
Onun hayat kaynağı.
Neden yaşamayız
Biz için,
Hepimiz için..”
Necati Çavdar, edebiyat çevrelerinde gezen..
Sanatı “ desinler “ diye yapan ve onun gereğini yerine getirenlerden değildir.
Hiç bir edebiyat akımının takipçisi ve bendesi değildir.
Hemen hemen bilenen hiçbir kalıba vurulamaz ve hiçbir ideoloji, ya da resmi söylemlerle tarif edilemez.
Kendine has bir kişilik ve üsluptur.
Yazdıklarını da yaşayarak yazar, acılarını yüreğinde duyduklarını kaleme alır.
Belki sanat ve edebiyat değeri de yoktur.
Ama o yazar.
Ötesi boştur.
Türkçenin imkanları bu..
Ana sütümüz.
Duyguları ifadede kullanabileceğimiz tek araç ve ortak dil.
Belki de duyguların evrenselliği..
Hakikaten sanalda olsa bir dönem mahpuslara düşmüş, acılar çekmiş insanlarla ayın kelimelerde aynı duygu yoğunluğunda birleşmemiz mümkün ola buluyor.belki öyleleri de vardır.
Böylece ' görüş günü'de 1983 yılında şöyle bir uğrayıp geçtiğimiz Ulucanlar At Ahırları'nda yaşanan hadiselerin birer yansıması .
Saygılarımla..
//////////////////////////////////////////
Bu gün gazeteleri tararken Yenişafak gazetesinde 'Türkiye'nin en ünlü Cezaevi tarih oluyor ' başlıklı bir haber özellikle dikkatimi çekti.
İçine hüzün oturdu.
Ve bu gün nice zamandır uğramadığım necaticavdar@gmail.com adresimi açtım.
Şiir Evreni’den mesaj var
. Çeşitli zamanlarda yazdığım şiirleri göndermiştim.
Sağ olsunlar bunları belirli zaman aralıkları ile yayınlıyorlar.
Bu defa “Feride”yi yayına koymuşlar.
Ve bunun içinde güzel insanlar zahmet ederek yorum yapmışlar. Farklı bir duygu.
Ulucanlar Hapsanesi ve Feride..
Siz tesadüf deyin ben “Kader… Takdir..” deyim..
Geçtiğimiz Pazar günü Mimar Sinanın Ankara’daki tek eseri Cenabi Ahmet Camiini ziyarete giderken önünden geçerek sevgili eşim ve yanımızdaki akrabalara “bizim mekan” dediğim yer..
Hemen Yenişafak gazetesini aradım. Ali Eyvaz kardeşimden haberin kimin tarafından yazıldığını öğrenmek için sordum.
”Bilmiyorum. İmzasız ise ajans yapmıştır” dedi.
Başkan Melih, bir zamanlar Ankara’ya geldiğimde “orduevinde yer yok”” cevabı aldığımız için yakında bulunduğundan gelerek zaman zaman kaldığım eski şehirlerarası terminal yanındaki oteli yıkarak şimdi yerine dev “Başkanlık Sarayı” yaptırıyor.
Yani bir bir hatıralarımız zamana dayanmıyor, yok oluyordu.
Ulucanlarda öyle işte..
Neyse..
1980 yılında Hakkari Yüksekova'da iken..
Herkesin arkasından söylediği şekli ile bir 'Şerefsiz'in yüzüne karşı, bizde 'Şerefsizliğini' açıkça ilan etmiştik. Başka bir “şerefsiz” şahidi oldu. Verdiler askeri mahkemeye. Van, askeri mahkemesi, 'beş gün cezamıza, iki gün infaza, üç gün hapis yatmamıza' karar verdi.
Ancak karar, uygulanmayarak başka bahara havale edildi.
Bu arada Kenan “kaniatın” düdüğü öttürmesiyle, dış dünyayı kapatılan memleketimizde, meşhur söylevlerinden birini vermek ve ilk seyahatini Van’a yapmak üzere yola çıkarken bizde acilen Yüksekova’dan, “ordu”dan ayrıldık. Ceza, zaman aşımını beklemek üzere kaldı.
Ailemiz Çorum’da biz Ankara’ya yerleştik.
Fakat, adresimiz ve yerimiz bilindiği halde bir başka şerefsiz, halkın içinde rencide etmek isteyerek yaşlı babamı sıkıştırmış.
Babam bunu bana intikal ettirdi.
Hemen kağıdı kalemi alarak sözde o yetkili işgüzara mektup yazdım, adresimi de belirttim.
Alaca, Ankara’ya yazmış, onlar da Dikmen karakoluna.
Benim Demetevler’de işyerim var.
Dikmen polis karakolundan bir görevli gelerek durumu söyledi. “Buyurun” dedim. Kim korkardı.Hain kurttan?.. Zira eskiden 4 milyon metrekare resmi sınırı olan bir ülkeyi 2 milyon kilometrekare teslim alan “İT”ler, ülkenin tamamını düşmana teslim ederek kaçmış.. Kalanların bir kısmı ise 585,576 kilometrekaresine razı olarak “ kurtardık” diyerek tümünü millete hapsane yapmışlardı.
“Netekim” Kenan Kaniat da biraz daha sıkı olsun diye tüm ülkeye kilit vurmuştu.
O nedenle ha içeri ha dışarı fark etmiyordu. Adresimi,- üstelik mektup yazarak verdiğim -gözünü sevdiğim devletimin görevlileri bularak hapse koyma işlemini yapmak üzere “polis” göndermişlerdi. (Dikmen karakolundan dönemin polisi Cabbar! -eğer yaşıyorsa kulakları çınlasın- o işleri yi bilir..)
Böylece hayatta neler olup olmadığına bu cepheden de bakmak için Ulucan’lara 1983 yılında 'üç günlüğüne' bizde misafir olmuştuk.
Zamanında jandarma kışlasını hapsane yapmışlar. Yönetim binası karargah.. At ahırları da koğuşlar.. Ha.. Seyislerin kaldıkları yerlerde varmış!
Bunlarda özel misafirlere tahsisli gözde alanlar, yani “Köşk”..
Eee..
Ahıra göre gerçekten buralar “köşk” konumunda idi.
Hatta Ecevit’e tahsisli olanına da “ Hilton “ diyorlardı.
Kimler gelip kimler geçmişti. Kader…
Ülkeye çivi çakmayanlara inat, yüce dağlar arasında yol vermez, kervan geçirmez “Zap” suyunu aşmak, altı ay gün yüzü görmeyen insanların biraz olsun” nefes” almasını sağlamak üzere asma köprü yapan Denizleri; burada, kavak ağacı dibinde…Yani yönetim binası önünde bir sabah, ibreti alem ve yeryüzünde kötülükleri savmak(!) adına sallandırmışlardı.
Doğru yanlış..
Sağcı, solcu..
Bu ülke için düşünen, yazan bir çok insan önce Mamak, sonra buradan geçiyordu. Onlar “siyasi” olduğu için dışarı çıkamıyor. .Bizler ise “at ahırlarında” geçireceği günü az olduğundan “mahpusluğa” bile layık insanlar görülmediğimizden olacak, istersek onlara yemek götürebilirdik.
Öyle yaptım.
Ve onlardan Mamak hikayeleri dinledim.
Ve onlardan birilerinin söylediği şu sözler hiçbir zaman kulağımdan çıkmadı. “Bir gün gelecek.. Buraların..Mamakların..Kitapları yazılacak… Şiirleri yazılacak..Tiyatroları oynanacak”
O günün şartlarında sıradan(!) sözlerdi.
Ama bu gün galiba o gün..
O tanıklık ve hayat tecrübesi içinde bizde geçtik Ulucanlar at ahırlarından..
…
Koğuşumuzda Murat isminde bir genç vardı..
Hiç kimse ile konuşmayan.
Sadece el işi yaparak hem gününü geçiren hem de ihtiyaçlarını karşılayan..
Gönüldekini nakışlara döken genç.
Gizliden gizliye “müebbet alacağı” söyleniyordu meraklı kulaklara..
Artık bizim için içerdekilere “veda” zamanı gelmişti.
O vedaların kalanlar için ne kadar zor olduğunu çeken bilir.
Herkesle “veda” ettim..
Ancak sırı ona gelince…
Murat için yapamadım.
Veda sözcüğünü ya da onu çağrıştıracak bir kelime söyleyemedim.
Ona “Dışarıdan bir isteğinin olup olmadığını” sordum.
Hiç kimseye konuşmayan, sorulan sorulara cevap vermeyen delikanlı Murat, başını kaldırdı, el işinden “Ulus’daki Feride’ye selam söyle” dedi.
Kimdi Feride? ..
Sormadım.
Adres de almadım.
“Tamam! ” der gibi hüzünle selamımı kalbime yazarak ayrıldım Murat’tan..
At ahırlarından ayrıldıktan sonra yönümü Ulus’a çevirerek, tam heykelin bulunduğu alana gelip, “Feride Murat’ın …Selamı var” diye farklı yönlere dönerek farklı yerlerde birkaç kez tekrarladım.
Yanımda yöremdeki insanların “bu adam kime diyor? ” diyerek çevrelerine baktığını hatırlıyorum.
Onlar, belki de “kafayı yemiş biri” zehabına kapılarak “hüküm “ vermiş de olsalar, aldırmadan yoluma devam edip, yuvama döndüm..
İşte bu şiir..
Umudu tükenmiş bir delikanlının nice canların alındığı “Ulucanlar” atahırların da içinde beslediği bir umut mu bilmiyorum?
O Feride’nin anlatımıdır.
Kim ne, anlarsa..
28 Haziran 2006 –Ankara
Necati Çavdar
FERİDE
Alırlar gece; “malı”
İster, gündüz..
“Kanun adına” canı
Gaye, korumak;
Köhne düzeni.
Uymasa da sisteme
İzanı..
İbrahim ne yapar?
Hiç mühim değil.
Hasta ana aç yatar
Emir, onun değil.
Hemen zindana atar.
Baba gitti..
Suçu: fikir
Aç bilaç kalmışsın
Zira cezayı;
Dünyaya gelmekle almışsın
...
Kapı, geniş
Hücre, dar
Kilit arkasında
Ayrı dünya var.
Hemen çabuk
Yeni şekle uymalısın,
Çileyi beyninde duymalısın
.......
Dışarı zulmette;
Beyinler taş
Rutubetli zindanda;
Aydınlık, loş
Nefes almıyor
Hava, leş
Verilmiş, hüküm
Ümitler sönmüş
Bakışlar, boş
Elinde el işi Murat;
Neye, niçin koş..
Toprak yeşile hasret
Gelmez ki bir kuş.
Elveda...Kaçıncı, veda?
Bir kez etmiş, gerisi boş
Selam mı..?
Belki hayali, geride..
1983/ÇIĞLIK
//////////////////////////////////////////////
Komşum Veyis Taşdemir'in ısrarlı teklifiyle
Ulucanlar Cezaevi müzesini ziyaret ettik..
at ahırlarından/ 20 Şubat 2016 cuma
— Ankara Ulucanlar Cezaevi'de.
Düzenle
Tüm ifadeler:
1Erkan Koptur3
Beğen
Yorum Yap
Paylaş
Tüm ifadeler:
15Mehmet Gulsen Kaya, Dilaver Çavdar ve 13 diğer kişi1 Paylaşım
%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%

At Ahırlarında Bir Umut!
Feride :
httpa//www.antoloji.com/feride-7-siiri/
Biz İÇİN :
http://www.antoloji.com/biz-icin-siiri/
Güneş Doğunca Batar
httpa//siirler.love.gen.tr/necati-cavdar/gunes-dogunca-batar.html
Görüş Günü
httpa//www.siirevreni.com/modules.php?name=News&file=article&sid=11475
Görüş Günü
Bu gün görüş günü;
Ses gelir:
Veliii..
Ziyaretçi var
Dost kardeş bir arada
Kalpler efil efil
Telden tele mendil sallar
Yürekten yüreği selamlar
Delin olmuşum; mapushane içinde
Seni senden sormaya dayanamadım
Yarın diner mi o görüşün ateşi..?
Kalpten kalbe mendil sallar
Candan cana selamlar..
Necati Çavdar
http://www.antoloji.com/gorus-gunu-12-siiri/
Feride' için yazdığım gibi hapsane ile ilgili bir birine ek olan şiirlerin, ayrılmasıyla oluştu “Görüş Günü “ ve ”Çığlık” ismini verdiğim kitap da da zeten ekli olarak yazıldı.
'Görüş Günü 'aslında başlık değil, 'Bu gün görüş günü' diye başlayan bölümün bir mısrası.
Ve ben uzun şiirden ayırmak için “görüş günü” başlığını koyarak gönderdim.
Camlar ve teller arasından ziyaretçi kabul edenler..
Ve o ziyaretçilere, hele de kucağında çocuğu ile gelen “yar” ise “ nasılsın?
Diyemeyenler
“ Delin olmuşum; mahpushane içinde
Seni senden sormaya dayanamadım” diyebilir.
Görüşün sevinci ile- yanında jandarma yada gardiyanlarda olsa – giderek, ziyaretçilere bir şey belli etmese de dönüşün acısını yüreğinde duyanlar,
“Yarın diner mi o görüşün ateşi..?
Kalpten kalbe mendil sallar Candan cana selamlar..”
der veya denileni anlar.
Gerçektende ziyarete gelenleri -gardiyanlar, jandarmalar eşliğinde-görerek, başı önde geri dönüşünü, koğuşuna girişini, yatağına uzanarak kendi başına kalışını, bir sigara tüttürüşünü..
Hele de bir suçu fikirse…
Ancak yaşayan bilir..
Ve Şiir 'Biz için” diye devam ediyor.
Bu bölümde şahsi çıkarı değil ama toplumumun menfaati için düşünen “fikri için içeri atılanlar” için özellikle Mamak’dan Ulucanlar’a gelenleri görünce yazdığım bir bölüm.
“BİZ İÇİN
Zonk zonk zonklayan beyni,
Çilesi, fikir..
Bir garip inler ta uzaktan! .
. Sana senden de yakın.
Sana sevdalı..
İnsan için, sen için..
Her an dilinde şükür
Bir yiğit sesi gelir zindandan
Zulmü katık yapmış ekmeğine
Sen için, ben için, biz için..
Feda etmiştir kendilerini
Biz için.
Senin hayalin;
Onun hayat kaynağı.
Neden yaşamayız
Biz için,
Hepimiz için..”
Necati Çavdar, edebiyat çevrelerinde gezen..
Sanatı “ desinler “ diye yapan ve onun gereğini yerine getirenlerden değildir.
Hiç bir edebiyat akımının takipçisi ve bendesi değildir.
Hemen hemen bilenen hiçbir kalıba vurulamaz ve hiçbir ideoloji, ya da resmi söylemlerle tarif edilemez.
Kendine has bir kişilik ve üsluptur.
Yazdıklarını da yaşayarak yazar, acılarını yüreğinde duyduklarını kaleme alır.
Belki sanat ve edebiyat değeri de yoktur.
Ama o yazar.
Ötesi boştur.
Türkçenin imkanları bu..
Ana sütümüz.
Duyguları ifadede kullanabileceğimiz tek araç ve ortak dil.
Belki de duyguların evrenselliği..
Hakikaten sanalda olsa bir dönem mahpuslara düşmüş, acılar çekmiş insanlarla ayın kelimelerde aynı duygu yoğunluğunda birleşmemiz mümkün ola buluyor.belki öyleleri de vardır.
Böylece ' görüş günü'de 1983 yılında şöyle bir uğrayıp geçtiğimiz Ulucanlar At Ahırları'nda yaşanan hadiselerin birer yansıması .
Saygılarımla..
//////////////////////////////////////////
Bu gün gazeteleri tararken Yenişafak gazetesinde 'Türkiye'nin en ünlü Cezaevi tarih oluyor ' başlıklı bir haber özellikle dikkatimi çekti.
İçine hüzün oturdu.
Ve bu gün nice zamandır uğramadığım necaticavdar@gmail.com adresimi açtım.
Şiir Evreni’den mesaj var
. Çeşitli zamanlarda yazdığım şiirleri göndermiştim.
Sağ olsunlar bunları belirli zaman aralıkları ile yayınlıyorlar.
Bu defa “Feride”yi yayına koymuşlar.
Ve bunun içinde güzel insanlar zahmet ederek yorum yapmışlar. Farklı bir duygu.
Ulucanlar Hapsanesi ve Feride..
Siz tesadüf deyin ben “Kader… Takdir..” deyim..
Geçtiğimiz Pazar günü Mimar Sinanın Ankara’daki tek eseri Cenabi Ahmet Camiini ziyarete giderken önünden geçerek sevgili eşim ve yanımızdaki akrabalara “bizim mekan” dediğim yer..
Hemen Yenişafak gazetesini aradım. Ali Eyvaz kardeşimden haberin kimin tarafından yazıldığını öğrenmek için sordum.
”Bilmiyorum. İmzasız ise ajans yapmıştır” dedi.
Başkan Melih, bir zamanlar Ankara’ya geldiğimde “orduevinde yer yok”” cevabı aldığımız için yakında bulunduğundan gelerek zaman zaman kaldığım eski şehirlerarası terminal yanındaki oteli yıkarak şimdi yerine dev “Başkanlık Sarayı” yaptırıyor.
Yani bir bir hatıralarımız zamana dayanmıyor, yok oluyordu.
Ulucanlarda öyle işte..
Neyse..
1980 yılında Hakkari Yüksekova'da iken..
Herkesin arkasından söylediği şekli ile bir 'Şerefsiz'in yüzüne karşı, bizde 'Şerefsizliğini' açıkça ilan etmiştik. Başka bir “şerefsiz” şahidi oldu. Verdiler askeri mahkemeye. Van, askeri mahkemesi, 'beş gün cezamıza, iki gün infaza, üç gün hapis yatmamıza' karar verdi.
Ancak karar, uygulanmayarak başka bahara havale edildi.
Bu arada Kenan “kaniatın” düdüğü öttürmesiyle, dış dünyayı kapatılan memleketimizde, meşhur söylevlerinden birini vermek ve ilk seyahatini Van’a yapmak üzere yola çıkarken bizde acilen Yüksekova’dan, “ordu”dan ayrıldık. Ceza, zaman aşımını beklemek üzere kaldı.
Ailemiz Çorum’da biz Ankara’ya yerleştik.
Fakat, adresimiz ve yerimiz bilindiği halde bir başka şerefsiz, halkın içinde rencide etmek isteyerek yaşlı babamı sıkıştırmış.
Babam bunu bana intikal ettirdi.
Hemen kağıdı kalemi alarak sözde o yetkili işgüzara mektup yazdım, adresimi de belirttim.
Alaca, Ankara’ya yazmış, onlar da Dikmen karakoluna.
Benim Demetevler’de işyerim var.
Dikmen polis karakolundan bir görevli gelerek durumu söyledi. “Buyurun” dedim. Kim korkardı.Hain kurttan?.. Zira eskiden 4 milyon metrekare resmi sınırı olan bir ülkeyi 2 milyon kilometrekare teslim alan “İT”ler, ülkenin tamamını düşmana teslim ederek kaçmış.. Kalanların bir kısmı ise 585,576 kilometrekaresine razı olarak “ kurtardık” diyerek tümünü millete hapsane yapmışlardı.
“Netekim” Kenan Kaniat da biraz daha sıkı olsun diye tüm ülkeye kilit vurmuştu.
O nedenle ha içeri ha dışarı fark etmiyordu. Adresimi,- üstelik mektup yazarak verdiğim -gözünü sevdiğim devletimin görevlileri bularak hapse koyma işlemini yapmak üzere “polis” göndermişlerdi. (Dikmen karakolundan dönemin polisi Cabbar! -eğer yaşıyorsa kulakları çınlasın- o işleri yi bilir..)
Böylece hayatta neler olup olmadığına bu cepheden de bakmak için Ulucan’lara 1983 yılında 'üç günlüğüne' bizde misafir olmuştuk.
Zamanında jandarma kışlasını hapsane yapmışlar. Yönetim binası karargah.. At ahırları da koğuşlar.. Ha.. Seyislerin kaldıkları yerlerde varmış!
Bunlarda özel misafirlere tahsisli gözde alanlar, yani “Köşk”..
Eee..
Ahıra göre gerçekten buralar “köşk” konumunda idi.
Hatta Ecevit’e tahsisli olanına da “ Hilton “ diyorlardı.
Kimler gelip kimler geçmişti. Kader…
Ülkeye çivi çakmayanlara inat, yüce dağlar arasında yol vermez, kervan geçirmez “Zap” suyunu aşmak, altı ay gün yüzü görmeyen insanların biraz olsun” nefes” almasını sağlamak üzere asma köprü yapan Denizleri; burada, kavak ağacı dibinde…Yani yönetim binası önünde bir sabah, ibreti alem ve yeryüzünde kötülükleri savmak(!) adına sallandırmışlardı.
Doğru yanlış..
Sağcı, solcu..
Bu ülke için düşünen, yazan bir çok insan önce Mamak, sonra buradan geçiyordu. Onlar “siyasi” olduğu için dışarı çıkamıyor. .Bizler ise “at ahırlarında” geçireceği günü az olduğundan “mahpusluğa” bile layık insanlar görülmediğimizden olacak, istersek onlara yemek götürebilirdik.
Öyle yaptım.
Ve onlardan Mamak hikayeleri dinledim.
Ve onlardan birilerinin söylediği şu sözler hiçbir zaman kulağımdan çıkmadı. “Bir gün gelecek.. Buraların..Mamakların..Kitapları yazılacak… Şiirleri yazılacak..Tiyatroları oynanacak”
O günün şartlarında sıradan(!) sözlerdi.
Ama bu gün galiba o gün..
O tanıklık ve hayat tecrübesi içinde bizde geçtik Ulucanlar at ahırlarından..
…
Koğuşumuzda Murat isminde bir genç vardı..
Hiç kimse ile konuşmayan.
Sadece el işi yaparak hem gününü geçiren hem de ihtiyaçlarını karşılayan..
Gönüldekini nakışlara döken genç.
Gizliden gizliye “müebbet alacağı” söyleniyordu meraklı kulaklara..
Artık bizim için içerdekilere “veda” zamanı gelmişti.
O vedaların kalanlar için ne kadar zor olduğunu çeken bilir.
Herkesle “veda” ettim..
Ancak sırı ona gelince…
Murat için yapamadım.
Veda sözcüğünü ya da onu çağrıştıracak bir kelime söyleyemedim.
Ona “Dışarıdan bir isteğinin olup olmadığını” sordum.
Hiç kimseye konuşmayan, sorulan sorulara cevap vermeyen delikanlı Murat, başını kaldırdı, el işinden “Ulus’daki Feride’ye selam söyle” dedi.
Kimdi Feride? ..
Sormadım.
Adres de almadım.
“Tamam! ” der gibi hüzünle selamımı kalbime yazarak ayrıldım Murat’tan..
At ahırlarından ayrıldıktan sonra yönümü Ulus’a çevirerek, tam heykelin bulunduğu alana gelip, “Feride Murat’ın …Selamı var” diye farklı yönlere dönerek farklı yerlerde birkaç kez tekrarladım.
Yanımda yöremdeki insanların “bu adam kime diyor? ” diyerek çevrelerine baktığını hatırlıyorum.
Onlar, belki de “kafayı yemiş biri” zehabına kapılarak “hüküm “ vermiş de olsalar, aldırmadan yoluma devam edip, yuvama döndüm..
İşte bu şiir..
Umudu tükenmiş bir delikanlının nice canların alındığı “Ulucanlar” atahırların da içinde beslediği bir umut mu bilmiyorum?
O Feride’nin anlatımıdır.
Kim ne, anlarsa..
28 Haziran 2006 –Ankara
Necati Çavdar
FERİDE
Alırlar gece; “malı”
İster, gündüz..
“Kanun adına” canı
Gaye, korumak;
Köhne düzeni.
Uymasa da sisteme
İzanı..
İbrahim ne yapar?
Hiç mühim değil.
Hasta ana aç yatar
Emir, onun değil.
Hemen zindana atar.
Baba gitti..
Suçu: fikir
Aç bilaç kalmışsın
Zira cezayı;
Dünyaya gelmekle almışsın
...
Kapı, geniş
Hücre, dar
Kilit arkasında
Ayrı dünya var.
Hemen çabuk
Yeni şekle uymalısın,
Çileyi beyninde duymalısın
.......
Dışarı zulmette;
Beyinler taş
Rutubetli zindanda;
Aydınlık, loş
Nefes almıyor
Hava, leş
Verilmiş, hüküm
Ümitler sönmüş
Bakışlar, boş
Elinde el işi Murat;
Neye, niçin koş..
Toprak yeşile hasret
Gelmez ki bir kuş.
Elveda...Kaçıncı, veda?
Bir kez etmiş, gerisi boş
Selam mı..?
Belki hayali, geride..
1983/ÇIĞLIK////////////////////////////////////////////////////////////////////
https://www.facebook.com/photo/?fbid=10153985319932700&set=a.10151506011562700
Feride :
httpa//www.antoloji.com/feride-7-siiri/
Biz İÇİN :
http://www.antoloji.com/biz-icin-siiri/
Güneş Doğunca Batar
httpa//siirler.love.gen.tr/necati-cavdar/gunes-dogunca-batar.html
Görüş Günü
httpa//www.siirevreni.com/modules.php?name=News&file=article&sid=11475
Görüş Günü
Bu gün görüş günü;
Ses gelir:
Veliii..
Ziyaretçi var
Dost kardeş bir arada
Kalpler efil efil
Telden tele mendil sallar
Yürekten yüreği selamlar
Delin olmuşum; mapushane içinde
Seni senden sormaya dayanamadım
Yarın diner mi o görüşün ateşi..?
Kalpten kalbe mendil sallar
Candan cana selamlar..
Necati Çavdar
http://www.antoloji.com/gorus-gunu-12-siiri/
Feride' için yazdığım gibi hapsane ile ilgili bir birine ek olan şiirlerin, ayrılmasıyla oluştu “Görüş Günü “ ve ”Çığlık” ismini verdiğim kitap da da zeten ekli olarak yazıldı.
'Görüş Günü 'aslında başlık değil, 'Bu gün görüş günü' diye başlayan bölümün bir mısrası.
Ve ben uzun şiirden ayırmak için “görüş günü” başlığını koyarak gönderdim.
Camlar ve teller arasından ziyaretçi kabul edenler..
Ve o ziyaretçilere, hele de kucağında çocuğu ile gelen “yar” ise “ nasılsın?
Diyemeyenler
“ Delin olmuşum; mahpushane içinde
Seni senden sormaya dayanamadım” diyebilir.
Görüşün sevinci ile- yanında jandarma yada gardiyanlarda olsa – giderek, ziyaretçilere bir şey belli etmese de dönüşün acısını yüreğinde duyanlar,
“Yarın diner mi o görüşün ateşi..?
Kalpten kalbe mendil sallar Candan cana selamlar..”
der veya denileni anlar.
Gerçektende ziyarete gelenleri -gardiyanlar, jandarmalar eşliğinde-görerek, başı önde geri dönüşünü, koğuşuna girişini, yatağına uzanarak kendi başına kalışını, bir sigara tüttürüşünü..
Hele de bir suçu fikirse…
Ancak yaşayan bilir..
Ve Şiir 'Biz için” diye devam ediyor.
Bu bölümde şahsi çıkarı değil ama toplumumun menfaati için düşünen “fikri için içeri atılanlar” için özellikle Mamak’dan Ulucanlar’a gelenleri görünce yazdığım bir bölüm.
“BİZ İÇİN
Zonk zonk zonklayan beyni,
Çilesi, fikir..
Bir garip inler ta uzaktan! .
. Sana senden de yakın.
Sana sevdalı..
İnsan için, sen için..
Her an dilinde şükür
Bir yiğit sesi gelir zindandan
Zulmü katık yapmış ekmeğine
Sen için, ben için, biz için..
Feda etmiştir kendilerini
Biz için.
Senin hayalin;
Onun hayat kaynağı.
Neden yaşamayız
Biz için,
Hepimiz için..”
Necati Çavdar, edebiyat çevrelerinde gezen..
Sanatı “ desinler “ diye yapan ve onun gereğini yerine getirenlerden değildir.
Hiç bir edebiyat akımının takipçisi ve bendesi değildir.
Hemen hemen bilenen hiçbir kalıba vurulamaz ve hiçbir ideoloji, ya da resmi söylemlerle tarif edilemez.
Kendine has bir kişilik ve üsluptur.
Yazdıklarını da yaşayarak yazar, acılarını yüreğinde duyduklarını kaleme alır.
Belki sanat ve edebiyat değeri de yoktur.
Ama o yazar.
Ötesi boştur.
Türkçenin imkanları bu..
Ana sütümüz.
Duyguları ifadede kullanabileceğimiz tek araç ve ortak dil.
Belki de duyguların evrenselliği..
Hakikaten sanalda olsa bir dönem mahpuslara düşmüş, acılar çekmiş insanlarla ayın kelimelerde aynı duygu yoğunluğunda birleşmemiz mümkün ola buluyor.belki öyleleri de vardır.
Böylece ' görüş günü'de 1983 yılında şöyle bir uğrayıp geçtiğimiz Ulucanlar At Ahırları'nda yaşanan hadiselerin birer yansıması .
Saygılarımla..
//////////////////////////////////////////
Bu gün gazeteleri tararken Yenişafak gazetesinde 'Türkiye'nin en ünlü Cezaevi tarih oluyor ' başlıklı bir haber özellikle dikkatimi çekti.
İçine hüzün oturdu.
Ve bu gün nice zamandır uğramadığım necaticavdar@gmail.com adresimi açtım.
Şiir Evreni’den mesaj var
. Çeşitli zamanlarda yazdığım şiirleri göndermiştim.
Sağ olsunlar bunları belirli zaman aralıkları ile yayınlıyorlar.
Bu defa “Feride”yi yayına koymuşlar.
Ve bunun içinde güzel insanlar zahmet ederek yorum yapmışlar. Farklı bir duygu.
Ulucanlar Hapsanesi ve Feride..
Siz tesadüf deyin ben “Kader… Takdir..” deyim..
Geçtiğimiz Pazar günü Mimar Sinanın Ankara’daki tek eseri Cenabi Ahmet Camiini ziyarete giderken önünden geçerek sevgili eşim ve yanımızdaki akrabalara “bizim mekan” dediğim yer..
Hemen Yenişafak gazetesini aradım. Ali Eyvaz kardeşimden haberin kimin tarafından yazıldığını öğrenmek için sordum.
”Bilmiyorum. İmzasız ise ajans yapmıştır” dedi.
Başkan Melih, bir zamanlar Ankara’ya geldiğimde “orduevinde yer yok”” cevabı aldığımız için yakında bulunduğundan gelerek zaman zaman kaldığım eski şehirlerarası terminal yanındaki oteli yıkarak şimdi yerine dev “Başkanlık Sarayı” yaptırıyor.
Yani bir bir hatıralarımız zamana dayanmıyor, yok oluyordu.
Ulucanlarda öyle işte..
Neyse..
1980 yılında Hakkari Yüksekova'da iken..
Herkesin arkasından söylediği şekli ile bir 'Şerefsiz'in yüzüne karşı, bizde 'Şerefsizliğini' açıkça ilan etmiştik. Başka bir “şerefsiz” şahidi oldu. Verdiler askeri mahkemeye. Van, askeri mahkemesi, 'beş gün cezamıza, iki gün infaza, üç gün hapis yatmamıza' karar verdi.
Ancak karar, uygulanmayarak başka bahara havale edildi.
Bu arada Kenan “kaniatın” düdüğü öttürmesiyle, dış dünyayı kapatılan memleketimizde, meşhur söylevlerinden birini vermek ve ilk seyahatini Van’a yapmak üzere yola çıkarken bizde acilen Yüksekova’dan, “ordu”dan ayrıldık. Ceza, zaman aşımını beklemek üzere kaldı.
Ailemiz Çorum’da biz Ankara’ya yerleştik.
Fakat, adresimiz ve yerimiz bilindiği halde bir başka şerefsiz, halkın içinde rencide etmek isteyerek yaşlı babamı sıkıştırmış.
Babam bunu bana intikal ettirdi.
Hemen kağıdı kalemi alarak sözde o yetkili işgüzara mektup yazdım, adresimi de belirttim.
Alaca, Ankara’ya yazmış, onlar da Dikmen karakoluna.
Benim Demetevler’de işyerim var.
Dikmen polis karakolundan bir görevli gelerek durumu söyledi. “Buyurun” dedim. Kim korkardı.Hain kurttan?.. Zira eskiden 4 milyon metrekare resmi sınırı olan bir ülkeyi 2 milyon kilometrekare teslim alan “İT”ler, ülkenin tamamını düşmana teslim ederek kaçmış.. Kalanların bir kısmı ise 585,576 kilometrekaresine razı olarak “ kurtardık” diyerek tümünü millete hapsane yapmışlardı.
“Netekim” Kenan Kaniat da biraz daha sıkı olsun diye tüm ülkeye kilit vurmuştu.
O nedenle ha içeri ha dışarı fark etmiyordu. Adresimi,- üstelik mektup yazarak verdiğim -gözünü sevdiğim devletimin görevlileri bularak hapse koyma işlemini yapmak üzere “polis” göndermişlerdi. (Dikmen karakolundan dönemin polisi Cabbar! -eğer yaşıyorsa kulakları çınlasın- o işleri yi bilir..)
Böylece hayatta neler olup olmadığına bu cepheden de bakmak için Ulucan’lara 1983 yılında 'üç günlüğüne' bizde misafir olmuştuk.
Zamanında jandarma kışlasını hapsane yapmışlar. Yönetim binası karargah.. At ahırları da koğuşlar.. Ha.. Seyislerin kaldıkları yerlerde varmış!
Bunlarda özel misafirlere tahsisli gözde alanlar, yani “Köşk”..
Eee..
Ahıra göre gerçekten buralar “köşk” konumunda idi.
Hatta Ecevit’e tahsisli olanına da “ Hilton “ diyorlardı.
Kimler gelip kimler geçmişti. Kader…
Ülkeye çivi çakmayanlara inat, yüce dağlar arasında yol vermez, kervan geçirmez “Zap” suyunu aşmak, altı ay gün yüzü görmeyen insanların biraz olsun” nefes” almasını sağlamak üzere asma köprü yapan Denizleri; burada, kavak ağacı dibinde…Yani yönetim binası önünde bir sabah, ibreti alem ve yeryüzünde kötülükleri savmak(!) adına sallandırmışlardı.
Doğru yanlış..
Sağcı, solcu..
Bu ülke için düşünen, yazan bir çok insan önce Mamak, sonra buradan geçiyordu. Onlar “siyasi” olduğu için dışarı çıkamıyor. .Bizler ise “at ahırlarında” geçireceği günü az olduğundan “mahpusluğa” bile layık insanlar görülmediğimizden olacak, istersek onlara yemek götürebilirdik.
Öyle yaptım.
Ve onlardan Mamak hikayeleri dinledim.
Ve onlardan birilerinin söylediği şu sözler hiçbir zaman kulağımdan çıkmadı. “Bir gün gelecek.. Buraların..Mamakların..Kitapları yazılacak… Şiirleri yazılacak..Tiyatroları oynanacak”
O günün şartlarında sıradan(!) sözlerdi.
Ama bu gün galiba o gün..
O tanıklık ve hayat tecrübesi içinde bizde geçtik Ulucanlar at ahırlarından..
…
Koğuşumuzda Murat isminde bir genç vardı..
Hiç kimse ile konuşmayan.
Sadece el işi yaparak hem gününü geçiren hem de ihtiyaçlarını karşılayan..
Gönüldekini nakışlara döken genç.
Gizliden gizliye “müebbet alacağı” söyleniyordu meraklı kulaklara..
Artık bizim için içerdekilere “veda” zamanı gelmişti.
O vedaların kalanlar için ne kadar zor olduğunu çeken bilir.
Herkesle “veda” ettim..
Ancak sırı ona gelince…
Murat için yapamadım.
Veda sözcüğünü ya da onu çağrıştıracak bir kelime söyleyemedim.
Ona “Dışarıdan bir isteğinin olup olmadığını” sordum.
Hiç kimseye konuşmayan, sorulan sorulara cevap vermeyen delikanlı Murat, başını kaldırdı, el işinden “Ulus’daki Feride’ye selam söyle” dedi.
Kimdi Feride? ..
Sormadım.
Adres de almadım.
“Tamam! ” der gibi hüzünle selamımı kalbime yazarak ayrıldım Murat’tan..
At ahırlarından ayrıldıktan sonra yönümü Ulus’a çevirerek, tam heykelin bulunduğu alana gelip, “Feride Murat’ın …Selamı var” diye farklı yönlere dönerek farklı yerlerde birkaç kez tekrarladım.
Yanımda yöremdeki insanların “bu adam kime diyor? ” diyerek çevrelerine baktığını hatırlıyorum.
Onlar, belki de “kafayı yemiş biri” zehabına kapılarak “hüküm “ vermiş de olsalar, aldırmadan yoluma devam edip, yuvama döndüm..
İşte bu şiir..
Umudu tükenmiş bir delikanlının nice canların alındığı “Ulucanlar” atahırların da içinde beslediği bir umut mu bilmiyorum?
O Feride’nin anlatımıdır.
Kim ne, anlarsa..
28 Haziran 2006 –Ankara
Necati Çavdar
FERİDE
Alırlar gece; “malı”
İster, gündüz..
“Kanun adına” canı
Gaye, korumak;
Köhne düzeni.
Uymasa da sisteme
İzanı..
İbrahim ne yapar?
Hiç mühim değil.
Hasta ana aç yatar
Emir, onun değil.
Hemen zindana atar.
Baba gitti..
Suçu: fikir
Aç bilaç kalmışsın
Zira cezayı;
Dünyaya gelmekle almışsın
...
Kapı, geniş
Hücre, dar
Kilit arkasında
Ayrı dünya var.
Hemen çabuk
Yeni şekle uymalısın,
Çileyi beyninde duymalısın
.......
Dışarı zulmette;
Beyinler taş
Rutubetli zindanda;
Aydınlık, loş
Nefes almıyor
Hava, leş
Verilmiş, hüküm
Ümitler sönmüş
Bakışlar, boş
Elinde el işi Murat;
Neye, niçin koş..
Toprak yeşile hasret
Gelmez ki bir kuş.
Elveda...Kaçıncı, veda?
Bir kez etmiş, gerisi boş
Selam mı..?
Belki hayali, geride..
1983/ÇIĞLIK////////////////////////////////////////////////////////////////////
https://www.facebook.com/photo/?fbid=10153985319932700&set=a.10151506011562700
Hilton'un önünde
Komşum Veyis Taşdemir'in ısrarlı teklifiyle
Ulucanlar Cezaevi müzesini ziyaret ettik..
at ahırlarından/ 20 Şubat 2016 cuma
///////////////////////////////
At Ahırlarında Bir Umut!
Feride :
httpa//www.antoloji.com/feride-7-siiri/
Biz İÇİN :
http://www.antoloji.com/biz-icin-siiri/
Güneş Doğunca Batar
httpa//siirler.love.gen.tr/necati-cavdar/gunes-dogunca-batar.html
Görüş Günü
httpa//www.siirevreni.com/modules.php?name=News&file=article&sid=11475
Görüş Günü
Bu gün görüş günü;
Ses gelir:
Veliii..
Ziyaretçi var
Dost kardeş bir arada
Kalpler efil efil
Telden tele mendil sallar
Yürekten yüreği selamlar
Delin olmuşum; mapushane içinde
Seni senden sormaya dayanamadım
Yarın diner mi o görüşün ateşi..?
Kalpten kalbe mendil sallar
Candan cana selamlar..
Necati Çavdar
http://www.antoloji.com/gorus-gunu-12-siiri/
Feride' için yazdığım gibi hapsane ile ilgili bir birine ek olan şiirlerin, ayrılmasıyla oluştu “Görüş Günü “ ve ”Çığlık” ismini verdiğim kitap da da zeten ekli olarak yazıldı.
'Görüş Günü 'aslında başlık değil, 'Bu gün görüş günü' diye başlayan bölümün bir mısrası.
Ve ben uzun şiirden ayırmak için “görüş günü” başlığını koyarak gönderdim.
Camlar ve teller arasından ziyaretçi kabul edenler..
Ve o ziyaretçilere, hele de kucağında çocuğu ile gelen “yar” ise “ nasılsın?
Diyemeyenler
“ Delin olmuşum; mahpushane içinde
Seni senden sormaya dayanamadım” diyebilir.
Görüşün sevinci ile- yanında jandarma yada gardiyanlarda olsa – giderek, ziyaretçilere bir şey belli etmese de dönüşün acısını yüreğinde duyanlar,
“Yarın diner mi o görüşün ateşi..?
Kalpten kalbe mendil sallar Candan cana selamlar..”
der veya denileni anlar.
Gerçektende ziyarete gelenleri -gardiyanlar, jandarmalar eşliğinde-görerek, başı önde geri dönüşünü, koğuşuna girişini, yatağına uzanarak kendi başına kalışını, bir sigara tüttürüşünü..
Hele de bir suçu fikirse…
Ancak yaşayan bilir..
Ve Şiir 'Biz için” diye devam ediyor.
Bu bölümde şahsi çıkarı değil ama toplumumun menfaati için düşünen “fikri için içeri atılanlar” için özellikle Mamak’dan Ulucanlar’a gelenleri görünce yazdığım bir bölüm.
“BİZ İÇİN
Zonk zonk zonklayan beyni,
Çilesi, fikir..
Bir garip inler ta uzaktan! .
. Sana senden de yakın.
Sana sevdalı..
İnsan için, sen için..
Her an dilinde şükür
Bir yiğit sesi gelir zindandan
Zulmü katık yapmış ekmeğine
Sen için, ben için, biz için..
Feda etmiştir kendilerini
Biz için.
Senin hayalin;
Onun hayat kaynağı.
Neden yaşamayız
Biz için,
Hepimiz için..”
Necati Çavdar, edebiyat çevrelerinde gezen..
Sanatı “ desinler “ diye yapan ve onun gereğini yerine getirenlerden değildir.
Hiç bir edebiyat akımının takipçisi ve bendesi değildir.
Hemen hemen bilenen hiçbir kalıba vurulamaz ve hiçbir ideoloji, ya da resmi söylemlerle tarif edilemez.
Kendine has bir kişilik ve üsluptur.
Yazdıklarını da yaşayarak yazar, acılarını yüreğinde duyduklarını kaleme alır.
Belki sanat ve edebiyat değeri de yoktur.
Ama o yazar.
Ötesi boştur.
Türkçenin imkanları bu..
Ana sütümüz.
Duyguları ifadede kullanabileceğimiz tek araç ve ortak dil.
Belki de duyguların evrenselliği..
Hakikaten sanalda olsa bir dönem mahpuslara düşmüş, acılar çekmiş insanlarla ayın kelimelerde aynı duygu yoğunluğunda birleşmemiz mümkün ola buluyor.belki öyleleri de vardır.
Böylece ' görüş günü'de 1983 yılında şöyle bir uğrayıp geçtiğimiz Ulucanlar At Ahırları'nda yaşanan hadiselerin birer yansıması .
Saygılarımla..
//////////////////////////////////////////
Bu gün gazeteleri tararken Yenişafak gazetesinde 'Türkiye'nin en ünlü Cezaevi tarih oluyor ' başlıklı bir haber özellikle dikkatimi çekti.
İçine hüzün oturdu.
Ve bu gün nice zamandır uğramadığım necaticavdar@gmail.com adresimi açtım.
Şiir Evreni’den mesaj var
. Çeşitli zamanlarda yazdığım şiirleri göndermiştim.
Sağ olsunlar bunları belirli zaman aralıkları ile yayınlıyorlar.
Bu defa “Feride”yi yayına koymuşlar.
Ve bunun içinde güzel insanlar zahmet ederek yorum yapmışlar. Farklı bir duygu.
Ulucanlar Hapsanesi ve Feride..
Siz tesadüf deyin ben “Kader… Takdir..” deyim..
Geçtiğimiz Pazar günü Mimar Sinanın Ankara’daki tek eseri Cenabi Ahmet Camiini ziyarete giderken önünden geçerek sevgili eşim ve yanımızdaki akrabalara “bizim mekan” dediğim yer..
Hemen Yenişafak gazetesini aradım. Ali Eyvaz kardeşimden haberin kimin tarafından yazıldığını öğrenmek için sordum.
”Bilmiyorum. İmzasız ise ajans yapmıştır” dedi.
Başkan Melih, bir zamanlar Ankara’ya geldiğimde “orduevinde yer yok”” cevabı aldığımız için yakında bulunduğundan gelerek zaman zaman kaldığım eski şehirlerarası terminal yanındaki oteli yıkarak şimdi yerine dev “Başkanlık Sarayı” yaptırıyor.
Yani bir bir hatıralarımız zamana dayanmıyor, yok oluyordu.
Ulucanlarda öyle işte..
Neyse..
1980 yılında Hakkari Yüksekova'da iken..
Herkesin arkasından söylediği şekli ile bir 'Şerefsiz'in yüzüne karşı, bizde 'Şerefsizliğini' açıkça ilan etmiştik. Başka bir “şerefsiz” şahidi oldu. Verdiler askeri mahkemeye. Van, askeri mahkemesi, 'beş gün cezamıza, iki gün infaza, üç gün hapis yatmamıza' karar verdi.
Ancak karar, uygulanmayarak başka bahara havale edildi.
Bu arada Kenan “kaniatın” düdüğü öttürmesiyle, dış dünyayı kapatılan memleketimizde, meşhur söylevlerinden birini vermek ve ilk seyahatini Van’a yapmak üzere yola çıkarken bizde acilen Yüksekova’dan, “ordu”dan ayrıldık. Ceza, zaman aşımını beklemek üzere kaldı.
Ailemiz Çorum’da biz Ankara’ya yerleştik.
Fakat, adresimiz ve yerimiz bilindiği halde bir başka şerefsiz, halkın içinde rencide etmek isteyerek yaşlı babamı sıkıştırmış.
Babam bunu bana intikal ettirdi.
Hemen kağıdı kalemi alarak sözde o yetkili işgüzara mektup yazdım, adresimi de belirttim.
Alaca, Ankara’ya yazmış, onlar da Dikmen karakoluna.
Benim Demetevler’de işyerim var.
Dikmen polis karakolundan bir görevli gelerek durumu söyledi. “Buyurun” dedim. Kim korkardı.Hain kurttan?.. Zira eskiden 4 milyon metrekare resmi sınırı olan bir ülkeyi 2 milyon kilometrekare teslim alan “İT”ler, ülkenin tamamını düşmana teslim ederek kaçmış.. Kalanların bir kısmı ise 585,576 kilometrekaresine razı olarak “ kurtardık” diyerek tümünü millete hapsane yapmışlardı.
“Netekim” Kenan Kaniat da biraz daha sıkı olsun diye tüm ülkeye kilit vurmuştu.
O nedenle ha içeri ha dışarı fark etmiyordu. Adresimi,- üstelik mektup yazarak verdiğim -gözünü sevdiğim devletimin görevlileri bularak hapse koyma işlemini yapmak üzere “polis” göndermişlerdi. (Dikmen karakolundan dönemin polisi Cabbar! -eğer yaşıyorsa kulakları çınlasın- o işleri yi bilir..)
Böylece hayatta neler olup olmadığına bu cepheden de bakmak için Ulucan’lara 1983 yılında 'üç günlüğüne' bizde misafir olmuştuk.
Zamanında jandarma kışlasını hapsane yapmışlar. Yönetim binası karargah.. At ahırları da koğuşlar.. Ha.. Seyislerin kaldıkları yerlerde varmış!
Bunlarda özel misafirlere tahsisli gözde alanlar, yani “Köşk”..
Eee..
Ahıra göre gerçekten buralar “köşk” konumunda idi.
Hatta Ecevit’e tahsisli olanına da “ Hilton “ diyorlardı.
Kimler gelip kimler geçmişti. Kader…
Ülkeye çivi çakmayanlara inat, yüce dağlar arasında yol vermez, kervan geçirmez “Zap” suyunu aşmak, altı ay gün yüzü görmeyen insanların biraz olsun” nefes” almasını sağlamak üzere asma köprü yapan Denizleri; burada, kavak ağacı dibinde…Yani yönetim binası önünde bir sabah, ibreti alem ve yeryüzünde kötülükleri savmak(!) adına sallandırmışlardı.
Doğru yanlış..
Sağcı, solcu..
Bu ülke için düşünen, yazan bir çok insan önce Mamak, sonra buradan geçiyordu. Onlar “siyasi” olduğu için dışarı çıkamıyor. .Bizler ise “at ahırlarında” geçireceği günü az olduğundan “mahpusluğa” bile layık insanlar görülmediğimizden olacak, istersek onlara yemek götürebilirdik.
Öyle yaptım.
Ve onlardan Mamak hikayeleri dinledim.
Ve onlardan birilerinin söylediği şu sözler hiçbir zaman kulağımdan çıkmadı. “Bir gün gelecek.. Buraların..Mamakların..Kitapları yazılacak… Şiirleri yazılacak..Tiyatroları oynanacak”
O günün şartlarında sıradan(!) sözlerdi.
Ama bu gün galiba o gün..
O tanıklık ve hayat tecrübesi içinde bizde geçtik Ulucanlar at ahırlarından..
…
Koğuşumuzda Murat isminde bir genç vardı..
Hiç kimse ile konuşmayan.
Sadece el işi yaparak hem gününü geçiren hem de ihtiyaçlarını karşılayan..
Gönüldekini nakışlara döken genç.
Gizliden gizliye “müebbet alacağı” söyleniyordu meraklı kulaklara..
Artık bizim için içerdekilere “veda” zamanı gelmişti.
O vedaların kalanlar için ne kadar zor olduğunu çeken bilir.
Herkesle “veda” ettim..
Ancak sırı ona gelince…
Murat için yapamadım.
Veda sözcüğünü ya da onu çağrıştıracak bir kelime söyleyemedim.
Ona “Dışarıdan bir isteğinin olup olmadığını” sordum.
Hiç kimseye konuşmayan, sorulan sorulara cevap vermeyen delikanlı Murat, başını kaldırdı, el işinden “Ulus’daki Feride’ye selam söyle” dedi.
Kimdi Feride? ..
Sormadım.
Adres de almadım.
“Tamam! ” der gibi hüzünle selamımı kalbime yazarak ayrıldım Murat’tan..
At ahırlarından ayrıldıktan sonra yönümü Ulus’a çevirerek, tam heykelin bulunduğu alana gelip, “Feride Murat’ın …Selamı var” diye farklı yönlere dönerek farklı yerlerde birkaç kez tekrarladım.
Yanımda yöremdeki insanların “bu adam kime diyor? ” diyerek çevrelerine baktığını hatırlıyorum.
Onlar, belki de “kafayı yemiş biri” zehabına kapılarak “hüküm “ vermiş de olsalar, aldırmadan yoluma devam edip, yuvama döndüm..
İşte bu şiir..
Umudu tükenmiş bir delikanlının nice canların alındığı “Ulucanlar” atahırların da içinde beslediği bir umut mu bilmiyorum?
O Feride’nin anlatımıdır.
Kim ne, anlarsa..
28 Haziran 2006 –Ankara
Necati Çavdar
FERİDE
Alırlar gece; “malı”
İster, gündüz..
“Kanun adına” canı
Gaye, korumak;
Köhne düzeni.
Uymasa da sisteme
İzanı..
İbrahim ne yapar?
Hiç mühim değil.
Hasta ana aç yatar
Emir, onun değil.
Hemen zindana atar.
Baba gitti..
Suçu: fikir
Aç bilaç kalmışsın
Zira cezayı;
Dünyaya gelmekle almışsın
...
Kapı, geniş
Hücre, dar
Kilit arkasında
Ayrı dünya var.
Hemen çabuk
Yeni şekle uymalısın,
Çileyi beyninde duymalısın
.......
Dışarı zulmette;
Beyinler taş
Rutubetli zindanda;
Aydınlık, loş
Nefes almıyor
Hava, leş
Verilmiş, hüküm
Ümitler sönmüş
Bakışlar, boş
Elinde el işi Murat;
Neye, niçin koş..
Toprak yeşile hasret
Gelmez ki bir kuş.
Elveda...Kaçıncı, veda?
Bir kez etmiş, gerisi boş
Selam mı..?
Belki hayali, geride..
1983/ÇIĞLIK
//////////////////////////////////////////////
Komşum Veyis Taşdemir'in ısrarlı teklifiyle
Ulucanlar Cezaevi müzesini ziyaret ettik..
at ahırlarından/ 20 Şubat 2016 cuma
Komşum Veyis Taşdemir'in ısrarlı teklifiyle
Ulucanlar Cezaevi müzesini ziyaret ettik..
at ahırlarından/ 20 Şubat 2016 cuma
///////////////////////////////
At Ahırlarında Bir Umut!
Feride :
httpa//www.antoloji.com/feride-7-siiri/
Biz İÇİN :
http://www.antoloji.com/biz-icin-siiri/
Güneş Doğunca Batar
httpa//siirler.love.gen.tr/necati-cavdar/gunes-dogunca-batar.html
Görüş Günü
httpa//www.siirevreni.com/modules.php?name=News&file=article&sid=11475
Görüş Günü
Bu gün görüş günü;
Ses gelir:
Veliii..
Ziyaretçi var
Dost kardeş bir arada
Kalpler efil efil
Telden tele mendil sallar
Yürekten yüreği selamlar
Delin olmuşum; mapushane içinde
Seni senden sormaya dayanamadım
Yarın diner mi o görüşün ateşi..?
Kalpten kalbe mendil sallar
Candan cana selamlar..
Necati Çavdar
http://www.antoloji.com/gorus-gunu-12-siiri/
Feride' için yazdığım gibi hapsane ile ilgili bir birine ek olan şiirlerin, ayrılmasıyla oluştu “Görüş Günü “ ve ”Çığlık” ismini verdiğim kitap da da zeten ekli olarak yazıldı.
'Görüş Günü 'aslında başlık değil, 'Bu gün görüş günü' diye başlayan bölümün bir mısrası.
Ve ben uzun şiirden ayırmak için “görüş günü” başlığını koyarak gönderdim.
Camlar ve teller arasından ziyaretçi kabul edenler..
Ve o ziyaretçilere, hele de kucağında çocuğu ile gelen “yar” ise “ nasılsın?
Diyemeyenler
“ Delin olmuşum; mahpushane içinde
Seni senden sormaya dayanamadım” diyebilir.
Görüşün sevinci ile- yanında jandarma yada gardiyanlarda olsa – giderek, ziyaretçilere bir şey belli etmese de dönüşün acısını yüreğinde duyanlar,
“Yarın diner mi o görüşün ateşi..?
Kalpten kalbe mendil sallar Candan cana selamlar..”
der veya denileni anlar.
Gerçektende ziyarete gelenleri -gardiyanlar, jandarmalar eşliğinde-görerek, başı önde geri dönüşünü, koğuşuna girişini, yatağına uzanarak kendi başına kalışını, bir sigara tüttürüşünü..
Hele de bir suçu fikirse…
Ancak yaşayan bilir..
Ve Şiir 'Biz için” diye devam ediyor.
Bu bölümde şahsi çıkarı değil ama toplumumun menfaati için düşünen “fikri için içeri atılanlar” için özellikle Mamak’dan Ulucanlar’a gelenleri görünce yazdığım bir bölüm.
“BİZ İÇİN
Zonk zonk zonklayan beyni,
Çilesi, fikir..
Bir garip inler ta uzaktan! .
. Sana senden de yakın.
Sana sevdalı..
İnsan için, sen için..
Her an dilinde şükür
Bir yiğit sesi gelir zindandan
Zulmü katık yapmış ekmeğine
Sen için, ben için, biz için..
Feda etmiştir kendilerini
Biz için.
Senin hayalin;
Onun hayat kaynağı.
Neden yaşamayız
Biz için,
Hepimiz için..”
Necati Çavdar, edebiyat çevrelerinde gezen..
Sanatı “ desinler “ diye yapan ve onun gereğini yerine getirenlerden değildir.
Hiç bir edebiyat akımının takipçisi ve bendesi değildir.
Hemen hemen bilenen hiçbir kalıba vurulamaz ve hiçbir ideoloji, ya da resmi söylemlerle tarif edilemez.
Kendine has bir kişilik ve üsluptur.
Yazdıklarını da yaşayarak yazar, acılarını yüreğinde duyduklarını kaleme alır.
Belki sanat ve edebiyat değeri de yoktur.
Ama o yazar.
Ötesi boştur.
Türkçenin imkanları bu..
Ana sütümüz.
Duyguları ifadede kullanabileceğimiz tek araç ve ortak dil.
Belki de duyguların evrenselliği..
Hakikaten sanalda olsa bir dönem mahpuslara düşmüş, acılar çekmiş insanlarla ayın kelimelerde aynı duygu yoğunluğunda birleşmemiz mümkün ola buluyor.belki öyleleri de vardır.
Böylece ' görüş günü'de 1983 yılında şöyle bir uğrayıp geçtiğimiz Ulucanlar At Ahırları'nda yaşanan hadiselerin birer yansıması .
Saygılarımla..
//////////////////////////////////////////
Bu gün gazeteleri tararken Yenişafak gazetesinde 'Türkiye'nin en ünlü Cezaevi tarih oluyor ' başlıklı bir haber özellikle dikkatimi çekti.
İçine hüzün oturdu.
Ve bu gün nice zamandır uğramadığım necaticavdar@gmail.com adresimi açtım.
Şiir Evreni’den mesaj var
. Çeşitli zamanlarda yazdığım şiirleri göndermiştim.
Sağ olsunlar bunları belirli zaman aralıkları ile yayınlıyorlar.
Bu defa “Feride”yi yayına koymuşlar.
Ve bunun içinde güzel insanlar zahmet ederek yorum yapmışlar. Farklı bir duygu.
Ulucanlar Hapsanesi ve Feride..
Siz tesadüf deyin ben “Kader… Takdir..” deyim..
Geçtiğimiz Pazar günü Mimar Sinanın Ankara’daki tek eseri Cenabi Ahmet Camiini ziyarete giderken önünden geçerek sevgili eşim ve yanımızdaki akrabalara “bizim mekan” dediğim yer..
Hemen Yenişafak gazetesini aradım. Ali Eyvaz kardeşimden haberin kimin tarafından yazıldığını öğrenmek için sordum.
”Bilmiyorum. İmzasız ise ajans yapmıştır” dedi.
Başkan Melih, bir zamanlar Ankara’ya geldiğimde “orduevinde yer yok”” cevabı aldığımız için yakında bulunduğundan gelerek zaman zaman kaldığım eski şehirlerarası terminal yanındaki oteli yıkarak şimdi yerine dev “Başkanlık Sarayı” yaptırıyor.
Yani bir bir hatıralarımız zamana dayanmıyor, yok oluyordu.
Ulucanlarda öyle işte..
Neyse..
1980 yılında Hakkari Yüksekova'da iken..
Herkesin arkasından söylediği şekli ile bir 'Şerefsiz'in yüzüne karşı, bizde 'Şerefsizliğini' açıkça ilan etmiştik. Başka bir “şerefsiz” şahidi oldu. Verdiler askeri mahkemeye. Van, askeri mahkemesi, 'beş gün cezamıza, iki gün infaza, üç gün hapis yatmamıza' karar verdi.
Ancak karar, uygulanmayarak başka bahara havale edildi.
Bu arada Kenan “kaniatın” düdüğü öttürmesiyle, dış dünyayı kapatılan memleketimizde, meşhur söylevlerinden birini vermek ve ilk seyahatini Van’a yapmak üzere yola çıkarken bizde acilen Yüksekova’dan, “ordu”dan ayrıldık. Ceza, zaman aşımını beklemek üzere kaldı.
Ailemiz Çorum’da biz Ankara’ya yerleştik.
Fakat, adresimiz ve yerimiz bilindiği halde bir başka şerefsiz, halkın içinde rencide etmek isteyerek yaşlı babamı sıkıştırmış.
Babam bunu bana intikal ettirdi.
Hemen kağıdı kalemi alarak sözde o yetkili işgüzara mektup yazdım, adresimi de belirttim.
Alaca, Ankara’ya yazmış, onlar da Dikmen karakoluna.
Benim Demetevler’de işyerim var.
Dikmen polis karakolundan bir görevli gelerek durumu söyledi. “Buyurun” dedim. Kim korkardı.Hain kurttan?.. Zira eskiden 4 milyon metrekare resmi sınırı olan bir ülkeyi 2 milyon kilometrekare teslim alan “İT”ler, ülkenin tamamını düşmana teslim ederek kaçmış.. Kalanların bir kısmı ise 585,576 kilometrekaresine razı olarak “ kurtardık” diyerek tümünü millete hapsane yapmışlardı.
“Netekim” Kenan Kaniat da biraz daha sıkı olsun diye tüm ülkeye kilit vurmuştu.
O nedenle ha içeri ha dışarı fark etmiyordu. Adresimi,- üstelik mektup yazarak verdiğim -gözünü sevdiğim devletimin görevlileri bularak hapse koyma işlemini yapmak üzere “polis” göndermişlerdi. (Dikmen karakolundan dönemin polisi Cabbar! -eğer yaşıyorsa kulakları çınlasın- o işleri yi bilir..)
Böylece hayatta neler olup olmadığına bu cepheden de bakmak için Ulucan’lara 1983 yılında 'üç günlüğüne' bizde misafir olmuştuk.
Zamanında jandarma kışlasını hapsane yapmışlar. Yönetim binası karargah.. At ahırları da koğuşlar.. Ha.. Seyislerin kaldıkları yerlerde varmış!
Bunlarda özel misafirlere tahsisli gözde alanlar, yani “Köşk”..
Eee..
Ahıra göre gerçekten buralar “köşk” konumunda idi.
Hatta Ecevit’e tahsisli olanına da “ Hilton “ diyorlardı.
Kimler gelip kimler geçmişti. Kader…
Ülkeye çivi çakmayanlara inat, yüce dağlar arasında yol vermez, kervan geçirmez “Zap” suyunu aşmak, altı ay gün yüzü görmeyen insanların biraz olsun” nefes” almasını sağlamak üzere asma köprü yapan Denizleri; burada, kavak ağacı dibinde…Yani yönetim binası önünde bir sabah, ibreti alem ve yeryüzünde kötülükleri savmak(!) adına sallandırmışlardı.
Doğru yanlış..
Sağcı, solcu..
Bu ülke için düşünen, yazan bir çok insan önce Mamak, sonra buradan geçiyordu. Onlar “siyasi” olduğu için dışarı çıkamıyor. .Bizler ise “at ahırlarında” geçireceği günü az olduğundan “mahpusluğa” bile layık insanlar görülmediğimizden olacak, istersek onlara yemek götürebilirdik.
Öyle yaptım.
Ve onlardan Mamak hikayeleri dinledim.
Ve onlardan birilerinin söylediği şu sözler hiçbir zaman kulağımdan çıkmadı. “Bir gün gelecek.. Buraların..Mamakların..Kitapları yazılacak… Şiirleri yazılacak..Tiyatroları oynanacak”
O günün şartlarında sıradan(!) sözlerdi.
Ama bu gün galiba o gün..
O tanıklık ve hayat tecrübesi içinde bizde geçtik Ulucanlar at ahırlarından..
…
Koğuşumuzda Murat isminde bir genç vardı..
Hiç kimse ile konuşmayan.
Sadece el işi yaparak hem gününü geçiren hem de ihtiyaçlarını karşılayan..
Gönüldekini nakışlara döken genç.
Gizliden gizliye “müebbet alacağı” söyleniyordu meraklı kulaklara..
Artık bizim için içerdekilere “veda” zamanı gelmişti.
O vedaların kalanlar için ne kadar zor olduğunu çeken bilir.
Herkesle “veda” ettim..
Ancak sırı ona gelince…
Murat için yapamadım.
Veda sözcüğünü ya da onu çağrıştıracak bir kelime söyleyemedim.
Ona “Dışarıdan bir isteğinin olup olmadığını” sordum.
Hiç kimseye konuşmayan, sorulan sorulara cevap vermeyen delikanlı Murat, başını kaldırdı, el işinden “Ulus’daki Feride’ye selam söyle” dedi.
Kimdi Feride? ..
Sormadım.
Adres de almadım.
“Tamam! ” der gibi hüzünle selamımı kalbime yazarak ayrıldım Murat’tan..
At ahırlarından ayrıldıktan sonra yönümü Ulus’a çevirerek, tam heykelin bulunduğu alana gelip, “Feride Murat’ın …Selamı var” diye farklı yönlere dönerek farklı yerlerde birkaç kez tekrarladım.
Yanımda yöremdeki insanların “bu adam kime diyor? ” diyerek çevrelerine baktığını hatırlıyorum.
Onlar, belki de “kafayı yemiş biri” zehabına kapılarak “hüküm “ vermiş de olsalar, aldırmadan yoluma devam edip, yuvama döndüm..
İşte bu şiir..
Umudu tükenmiş bir delikanlının nice canların alındığı “Ulucanlar” atahırların da içinde beslediği bir umut mu bilmiyorum?
O Feride’nin anlatımıdır.
Kim ne, anlarsa..
28 Haziran 2006 –Ankara
Necati Çavdar
FERİDE
Alırlar gece; “malı”
İster, gündüz..
“Kanun adına” canı
Gaye, korumak;
Köhne düzeni.
Uymasa da sisteme
İzanı..
İbrahim ne yapar?
Hiç mühim değil.
Hasta ana aç yatar
Emir, onun değil.
Hemen zindana atar.
Baba gitti..
Suçu: fikir
Aç bilaç kalmışsın
Zira cezayı;
Dünyaya gelmekle almışsın
...
Kapı, geniş
Hücre, dar
Kilit arkasında
Ayrı dünya var.
Hemen çabuk
Yeni şekle uymalısın,
Çileyi beyninde duymalısın
.......
Dışarı zulmette;
Beyinler taş
Rutubetli zindanda;
Aydınlık, loş
Nefes almıyor
Hava, leş
Verilmiş, hüküm
Ümitler sönmüş
Bakışlar, boş
Elinde el işi Murat;
Neye, niçin koş..
Toprak yeşile hasret
Gelmez ki bir kuş.
Elveda...Kaçıncı, veda?
Bir kez etmiş, gerisi boş
Selam mı..?
Belki hayali, geride..
1983/ÇIĞLIK
//////////////////////////////////////////////
Komşum Veyis Taşdemir'in ısrarlı teklifiyle
Ulucanlar Cezaevi müzesini ziyaret ettik..
at ahırlarından/ 20 Şubat 2016 cuma
Daha Azını Gör
— Ankara Ulucanlar Cezaevi'de.
///////////////////////////////////////////////////////////
&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&
///////////////////////////////////////////////////////////
&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&
Hilton'un önünde
Komşum Veyis Taşdemir'in ısrarlı teklifiyle
Ulucanlar Cezaevi müzesini ziyaret ettik..
at ahırlarından/ 20 Şubat 2016 cuma
///////////////////////////////
At Ahırlarında Bir Umut!
Feride :
httpa//www.antoloji.com/feride-7-siiri/
Biz İÇİN :
http://www.antoloji.com/biz-icin-siiri/
Güneş Doğunca Batar
httpa//siirler.love.gen.tr/necati-cavdar/gunes-dogunca-batar.html
Görüş Günü
httpa//www.siirevreni.com/modules.php?name=News&file=article&sid=11475
Görüş Günü
Bu gün görüş günü;
Ses gelir:
Veliii..
Ziyaretçi var
Dost kardeş bir arada
Kalpler efil efil
Telden tele mendil sallar
Yürekten yüreği selamlar
Delin olmuşum; mapushane içinde
Seni senden sormaya dayanamadım
Yarın diner mi o görüşün ateşi..?
Kalpten kalbe mendil sallar
Candan cana selamlar..
Necati Çavdar
http://www.antoloji.com/gorus-gunu-12-siiri/
Feride' için yazdığım gibi hapsane ile ilgili bir birine ek olan şiirlerin, ayrılmasıyla oluştu “Görüş Günü “ ve ”Çığlık” ismini verdiğim kitap da da zeten ekli olarak yazıldı.
'Görüş Günü 'aslında başlık değil, 'Bu gün görüş günü' diye başlayan bölümün bir mısrası.
Ve ben uzun şiirden ayırmak için “görüş günü” başlığını koyarak gönderdim.
Camlar ve teller arasından ziyaretçi kabul edenler..
Ve o ziyaretçilere, hele de kucağında çocuğu ile gelen “yar” ise “ nasılsın?
Diyemeyenler
“ Delin olmuşum; mahpushane içinde
Seni senden sormaya dayanamadım” diyebilir.
Görüşün sevinci ile- yanında jandarma yada gardiyanlarda olsa – giderek, ziyaretçilere bir şey belli etmese de dönüşün acısını yüreğinde duyanlar,
“Yarın diner mi o görüşün ateşi..?
Kalpten kalbe mendil sallar Candan cana selamlar..”
der veya denileni anlar.
Gerçektende ziyarete gelenleri -gardiyanlar, jandarmalar eşliğinde-görerek, başı önde geri dönüşünü, koğuşuna girişini, yatağına uzanarak kendi başına kalışını, bir sigara tüttürüşünü..
Hele de bir suçu fikirse…
Ancak yaşayan bilir..
Ve Şiir 'Biz için” diye devam ediyor.
Bu bölümde şahsi çıkarı değil ama toplumumun menfaati için düşünen “fikri için içeri atılanlar” için özellikle Mamak’dan Ulucanlar’a gelenleri görünce yazdığım bir bölüm.
“BİZ İÇİN
Zonk zonk zonklayan beyni,
Çilesi, fikir..
Bir garip inler ta uzaktan! .
. Sana senden de yakın.
Sana sevdalı..
İnsan için, sen için..
Her an dilinde şükür
Bir yiğit sesi gelir zindandan
Zulmü katık yapmış ekmeğine
Sen için, ben için, biz için..
Feda etmiştir kendilerini
Biz için.
Senin hayalin;
Onun hayat kaynağı.
Neden yaşamayız
Biz için,
Hepimiz için..”
Necati Çavdar, edebiyat çevrelerinde gezen..
Sanatı “ desinler “ diye yapan ve onun gereğini yerine getirenlerden değildir.
Hiç bir edebiyat akımının takipçisi ve bendesi değildir.
Hemen hemen bilenen hiçbir kalıba vurulamaz ve hiçbir ideoloji, ya da resmi söylemlerle tarif edilemez.
Kendine has bir kişilik ve üsluptur.
Yazdıklarını da yaşayarak yazar, acılarını yüreğinde duyduklarını kaleme alır.
Belki sanat ve edebiyat değeri de yoktur.
Ama o yazar.
Ötesi boştur.
Türkçenin imkanları bu..
Ana sütümüz.
Duyguları ifadede kullanabileceğimiz tek araç ve ortak dil.
Belki de duyguların evrenselliği..
Hakikaten sanalda olsa bir dönem mahpuslara düşmüş, acılar çekmiş insanlarla ayın kelimelerde aynı duygu yoğunluğunda birleşmemiz mümkün ola buluyor.belki öyleleri de vardır.
Böylece ' görüş günü'de 1983 yılında şöyle bir uğrayıp geçtiğimiz Ulucanlar At Ahırları'nda yaşanan hadiselerin birer yansıması .
Saygılarımla..
//////////////////////////////////////////
Bu gün gazeteleri tararken Yenişafak gazetesinde 'Türkiye'nin en ünlü Cezaevi tarih oluyor ' başlıklı bir haber özellikle dikkatimi çekti.
İçine hüzün oturdu.
Ve bu gün nice zamandır uğramadığım necaticavdar@gmail.com adresimi açtım.
Şiir Evreni’den mesaj var
. Çeşitli zamanlarda yazdığım şiirleri göndermiştim.
Sağ olsunlar bunları belirli zaman aralıkları ile yayınlıyorlar.
Bu defa “Feride”yi yayına koymuşlar.
Ve bunun içinde güzel insanlar zahmet ederek yorum yapmışlar. Farklı bir duygu.
Ulucanlar Hapsanesi ve Feride..
Siz tesadüf deyin ben “Kader… Takdir..” deyim..
Geçtiğimiz Pazar günü Mimar Sinanın Ankara’daki tek eseri Cenabi Ahmet Camiini ziyarete giderken önünden geçerek sevgili eşim ve yanımızdaki akrabalara “bizim mekan” dediğim yer..
Hemen Yenişafak gazetesini aradım. Ali Eyvaz kardeşimden haberin kimin tarafından yazıldığını öğrenmek için sordum.
”Bilmiyorum. İmzasız ise ajans yapmıştır” dedi.
Başkan Melih, bir zamanlar Ankara’ya geldiğimde “orduevinde yer yok”” cevabı aldığımız için yakında bulunduğundan gelerek zaman zaman kaldığım eski şehirlerarası terminal yanındaki oteli yıkarak şimdi yerine dev “Başkanlık Sarayı” yaptırıyor.
Yani bir bir hatıralarımız zamana dayanmıyor, yok oluyordu.
Ulucanlarda öyle işte..
Neyse..
1980 yılında Hakkari Yüksekova'da iken..
Herkesin arkasından söylediği şekli ile bir 'Şerefsiz'in yüzüne karşı, bizde 'Şerefsizliğini' açıkça ilan etmiştik. Başka bir “şerefsiz” şahidi oldu. Verdiler askeri mahkemeye. Van, askeri mahkemesi, 'beş gün cezamıza, iki gün infaza, üç gün hapis yatmamıza' karar verdi.
Ancak karar, uygulanmayarak başka bahara havale edildi.
Bu arada Kenan “kaniatın” düdüğü öttürmesiyle, dış dünyayı kapatılan memleketimizde, meşhur söylevlerinden birini vermek ve ilk seyahatini Van’a yapmak üzere yola çıkarken bizde acilen Yüksekova’dan, “ordu”dan ayrıldık. Ceza, zaman aşımını beklemek üzere kaldı.
Ailemiz Çorum’da biz Ankara’ya yerleştik.
Fakat, adresimiz ve yerimiz bilindiği halde bir başka şerefsiz, halkın içinde rencide etmek isteyerek yaşlı babamı sıkıştırmış.
Babam bunu bana intikal ettirdi.
Hemen kağıdı kalemi alarak sözde o yetkili işgüzara mektup yazdım, adresimi de belirttim.
Alaca, Ankara’ya yazmış, onlar da Dikmen karakoluna.
Benim Demetevler’de işyerim var.
Dikmen polis karakolundan bir görevli gelerek durumu söyledi. “Buyurun” dedim. Kim korkardı.Hain kurttan?.. Zira eskiden 4 milyon metrekare resmi sınırı olan bir ülkeyi 2 milyon kilometrekare teslim alan “İT”ler, ülkenin tamamını düşmana teslim ederek kaçmış.. Kalanların bir kısmı ise 585,576 kilometrekaresine razı olarak “ kurtardık” diyerek tümünü millete hapsane yapmışlardı.
“Netekim” Kenan Kaniat da biraz daha sıkı olsun diye tüm ülkeye kilit vurmuştu.
O nedenle ha içeri ha dışarı fark etmiyordu. Adresimi,- üstelik mektup yazarak verdiğim -gözünü sevdiğim devletimin görevlileri bularak hapse koyma işlemini yapmak üzere “polis” göndermişlerdi. (Dikmen karakolundan dönemin polisi Cabbar! -eğer yaşıyorsa kulakları çınlasın- o işleri yi bilir..)
Böylece hayatta neler olup olmadığına bu cepheden de bakmak için Ulucan’lara 1983 yılında 'üç günlüğüne' bizde misafir olmuştuk.
Zamanında jandarma kışlasını hapsane yapmışlar. Yönetim binası karargah.. At ahırları da koğuşlar.. Ha.. Seyislerin kaldıkları yerlerde varmış!
Bunlarda özel misafirlere tahsisli gözde alanlar, yani “Köşk”..
Eee..
Ahıra göre gerçekten buralar “köşk” konumunda idi.
Hatta Ecevit’e tahsisli olanına da “ Hilton “ diyorlardı.
Kimler gelip kimler geçmişti. Kader…
Ülkeye çivi çakmayanlara inat, yüce dağlar arasında yol vermez, kervan geçirmez “Zap” suyunu aşmak, altı ay gün yüzü görmeyen insanların biraz olsun” nefes” almasını sağlamak üzere asma köprü yapan Denizleri; burada, kavak ağacı dibinde…Yani yönetim binası önünde bir sabah, ibreti alem ve yeryüzünde kötülükleri savmak(!) adına sallandırmışlardı.
Doğru yanlış..
Sağcı, solcu..
Bu ülke için düşünen, yazan bir çok insan önce Mamak, sonra buradan geçiyordu. Onlar “siyasi” olduğu için dışarı çıkamıyor. .Bizler ise “at ahırlarında” geçireceği günü az olduğundan “mahpusluğa” bile layık insanlar görülmediğimizden olacak, istersek onlara yemek götürebilirdik.
Öyle yaptım.
Ve onlardan Mamak hikayeleri dinledim.
Ve onlardan birilerinin söylediği şu sözler hiçbir zaman kulağımdan çıkmadı. “Bir gün gelecek.. Buraların..Mamakların..Kitapları yazılacak… Şiirleri yazılacak..Tiyatroları oynanacak”
O günün şartlarında sıradan(!) sözlerdi.
Ama bu gün galiba o gün..
O tanıklık ve hayat tecrübesi içinde bizde geçtik Ulucanlar at ahırlarından..
…
Koğuşumuzda Murat isminde bir genç vardı..
Hiç kimse ile konuşmayan.
Sadece el işi yaparak hem gününü geçiren hem de ihtiyaçlarını karşılayan..
Gönüldekini nakışlara döken genç.
Gizliden gizliye “müebbet alacağı” söyleniyordu meraklı kulaklara..
Artık bizim için içerdekilere “veda” zamanı gelmişti.
O vedaların kalanlar için ne kadar zor olduğunu çeken bilir.
Herkesle “veda” ettim..
Ancak sırı ona gelince…
Murat için yapamadım.
Veda sözcüğünü ya da onu çağrıştıracak bir kelime söyleyemedim.
Ona “Dışarıdan bir isteğinin olup olmadığını” sordum.
Hiç kimseye konuşmayan, sorulan sorulara cevap vermeyen delikanlı Murat, başını kaldırdı, el işinden “Ulus’daki Feride’ye selam söyle” dedi.
Kimdi Feride? ..
Sormadım.
Adres de almadım.
“Tamam! ” der gibi hüzünle selamımı kalbime yazarak ayrıldım Murat’tan..
At ahırlarından ayrıldıktan sonra yönümü Ulus’a çevirerek, tam heykelin bulunduğu alana gelip, “Feride Murat’ın …Selamı var” diye farklı yönlere dönerek farklı yerlerde birkaç kez tekrarladım.
Yanımda yöremdeki insanların “bu adam kime diyor? ” diyerek çevrelerine baktığını hatırlıyorum.
Onlar, belki de “kafayı yemiş biri” zehabına kapılarak “hüküm “ vermiş de olsalar, aldırmadan yoluma devam edip, yuvama döndüm..
İşte bu şiir..
Umudu tükenmiş bir delikanlının nice canların alındığı “Ulucanlar” atahırların da içinde beslediği bir umut mu bilmiyorum?
O Feride’nin anlatımıdır.
Kim ne, anlarsa..
28 Haziran 2006 –Ankara
Necati Çavdar
FERİDE
Alırlar gece; “malı”
İster, gündüz..
“Kanun adına” canı
Gaye, korumak;
Köhne düzeni.
Uymasa da sisteme
İzanı..
İbrahim ne yapar?
Hiç mühim değil.
Hasta ana aç yatar
Emir, onun değil.
Hemen zindana atar.
Baba gitti..
Suçu: fikir
Aç bilaç kalmışsın
Zira cezayı;
Dünyaya gelmekle almışsın
...
Kapı, geniş
Hücre, dar
Kilit arkasında
Ayrı dünya var.
Hemen çabuk
Yeni şekle uymalısın,
Çileyi beyninde duymalısın
.......
Dışarı zulmette;
Beyinler taş
Rutubetli zindanda;
Aydınlık, loş
Nefes almıyor
Hava, leş
Verilmiş, hüküm
Ümitler sönmüş
Bakışlar, boş
Elinde el işi Murat;
Neye, niçin koş..
Toprak yeşile hasret
Gelmez ki bir kuş.
Elveda...Kaçıncı, veda?
Bir kez etmiş, gerisi boş
Selam mı..?
Belki hayali, geride..
1983/ÇIĞLIK
//////////////////////////////////////////////
Komşum Veyis Taşdemir'in ısrarlı teklifiyle
Ulucanlar Cezaevi müzesini ziyaret ettik..
at ahırlarından/ 20 Şubat 2016 cuma
Komşum Veyis Taşdemir'in ısrarlı teklifiyle
Ulucanlar Cezaevi müzesini ziyaret ettik..
at ahırlarından/ 20 Şubat 2016 cuma
///////////////////////////////
At Ahırlarında Bir Umut!
Feride :
httpa//www.antoloji.com/feride-7-siiri/
Biz İÇİN :
http://www.antoloji.com/biz-icin-siiri/
Güneş Doğunca Batar
httpa//siirler.love.gen.tr/necati-cavdar/gunes-dogunca-batar.html
Görüş Günü
httpa//www.siirevreni.com/modules.php?name=News&file=article&sid=11475
Görüş Günü
Bu gün görüş günü;
Ses gelir:
Veliii..
Ziyaretçi var
Dost kardeş bir arada
Kalpler efil efil
Telden tele mendil sallar
Yürekten yüreği selamlar
Delin olmuşum; mapushane içinde
Seni senden sormaya dayanamadım
Yarın diner mi o görüşün ateşi..?
Kalpten kalbe mendil sallar
Candan cana selamlar..
Necati Çavdar
http://www.antoloji.com/gorus-gunu-12-siiri/
Feride' için yazdığım gibi hapsane ile ilgili bir birine ek olan şiirlerin, ayrılmasıyla oluştu “Görüş Günü “ ve ”Çığlık” ismini verdiğim kitap da da zeten ekli olarak yazıldı.
'Görüş Günü 'aslında başlık değil, 'Bu gün görüş günü' diye başlayan bölümün bir mısrası.
Ve ben uzun şiirden ayırmak için “görüş günü” başlığını koyarak gönderdim.
Camlar ve teller arasından ziyaretçi kabul edenler..
Ve o ziyaretçilere, hele de kucağında çocuğu ile gelen “yar” ise “ nasılsın?
Diyemeyenler
“ Delin olmuşum; mahpushane içinde
Seni senden sormaya dayanamadım” diyebilir.
Görüşün sevinci ile- yanında jandarma yada gardiyanlarda olsa – giderek, ziyaretçilere bir şey belli etmese de dönüşün acısını yüreğinde duyanlar,
“Yarın diner mi o görüşün ateşi..?
Kalpten kalbe mendil sallar Candan cana selamlar..”
der veya denileni anlar.
Gerçektende ziyarete gelenleri -gardiyanlar, jandarmalar eşliğinde-görerek, başı önde geri dönüşünü, koğuşuna girişini, yatağına uzanarak kendi başına kalışını, bir sigara tüttürüşünü..
Hele de bir suçu fikirse…
Ancak yaşayan bilir..
Ve Şiir 'Biz için” diye devam ediyor.
Bu bölümde şahsi çıkarı değil ama toplumumun menfaati için düşünen “fikri için içeri atılanlar” için özellikle Mamak’dan Ulucanlar’a gelenleri görünce yazdığım bir bölüm.
“BİZ İÇİN
Zonk zonk zonklayan beyni,
Çilesi, fikir..
Bir garip inler ta uzaktan! .
. Sana senden de yakın.
Sana sevdalı..
İnsan için, sen için..
Her an dilinde şükür
Bir yiğit sesi gelir zindandan
Zulmü katık yapmış ekmeğine
Sen için, ben için, biz için..
Feda etmiştir kendilerini
Biz için.
Senin hayalin;
Onun hayat kaynağı.
Neden yaşamayız
Biz için,
Hepimiz için..”
Necati Çavdar, edebiyat çevrelerinde gezen..
Sanatı “ desinler “ diye yapan ve onun gereğini yerine getirenlerden değildir.
Hiç bir edebiyat akımının takipçisi ve bendesi değildir.
Hemen hemen bilenen hiçbir kalıba vurulamaz ve hiçbir ideoloji, ya da resmi söylemlerle tarif edilemez.
Kendine has bir kişilik ve üsluptur.
Yazdıklarını da yaşayarak yazar, acılarını yüreğinde duyduklarını kaleme alır.
Belki sanat ve edebiyat değeri de yoktur.
Ama o yazar.
Ötesi boştur.
Türkçenin imkanları bu..
Ana sütümüz.
Duyguları ifadede kullanabileceğimiz tek araç ve ortak dil.
Belki de duyguların evrenselliği..
Hakikaten sanalda olsa bir dönem mahpuslara düşmüş, acılar çekmiş insanlarla ayın kelimelerde aynı duygu yoğunluğunda birleşmemiz mümkün ola buluyor.belki öyleleri de vardır.
Böylece ' görüş günü'de 1983 yılında şöyle bir uğrayıp geçtiğimiz Ulucanlar At Ahırları'nda yaşanan hadiselerin birer yansıması .
Saygılarımla..
//////////////////////////////////////////
Bu gün gazeteleri tararken Yenişafak gazetesinde 'Türkiye'nin en ünlü Cezaevi tarih oluyor ' başlıklı bir haber özellikle dikkatimi çekti.
İçine hüzün oturdu.
Ve bu gün nice zamandır uğramadığım necaticavdar@gmail.com adresimi açtım.
Şiir Evreni’den mesaj var
. Çeşitli zamanlarda yazdığım şiirleri göndermiştim.
Sağ olsunlar bunları belirli zaman aralıkları ile yayınlıyorlar.
Bu defa “Feride”yi yayına koymuşlar.
Ve bunun içinde güzel insanlar zahmet ederek yorum yapmışlar. Farklı bir duygu.
Ulucanlar Hapsanesi ve Feride..
Siz tesadüf deyin ben “Kader… Takdir..” deyim..
Geçtiğimiz Pazar günü Mimar Sinanın Ankara’daki tek eseri Cenabi Ahmet Camiini ziyarete giderken önünden geçerek sevgili eşim ve yanımızdaki akrabalara “bizim mekan” dediğim yer..
Hemen Yenişafak gazetesini aradım. Ali Eyvaz kardeşimden haberin kimin tarafından yazıldığını öğrenmek için sordum.
”Bilmiyorum. İmzasız ise ajans yapmıştır” dedi.
Başkan Melih, bir zamanlar Ankara’ya geldiğimde “orduevinde yer yok”” cevabı aldığımız için yakında bulunduğundan gelerek zaman zaman kaldığım eski şehirlerarası terminal yanındaki oteli yıkarak şimdi yerine dev “Başkanlık Sarayı” yaptırıyor.
Yani bir bir hatıralarımız zamana dayanmıyor, yok oluyordu.
Ulucanlarda öyle işte..
Neyse..
1980 yılında Hakkari Yüksekova'da iken..
Herkesin arkasından söylediği şekli ile bir 'Şerefsiz'in yüzüne karşı, bizde 'Şerefsizliğini' açıkça ilan etmiştik. Başka bir “şerefsiz” şahidi oldu. Verdiler askeri mahkemeye. Van, askeri mahkemesi, 'beş gün cezamıza, iki gün infaza, üç gün hapis yatmamıza' karar verdi.
Ancak karar, uygulanmayarak başka bahara havale edildi.
Bu arada Kenan “kaniatın” düdüğü öttürmesiyle, dış dünyayı kapatılan memleketimizde, meşhur söylevlerinden birini vermek ve ilk seyahatini Van’a yapmak üzere yola çıkarken bizde acilen Yüksekova’dan, “ordu”dan ayrıldık. Ceza, zaman aşımını beklemek üzere kaldı.
Ailemiz Çorum’da biz Ankara’ya yerleştik.
Fakat, adresimiz ve yerimiz bilindiği halde bir başka şerefsiz, halkın içinde rencide etmek isteyerek yaşlı babamı sıkıştırmış.
Babam bunu bana intikal ettirdi.
Hemen kağıdı kalemi alarak sözde o yetkili işgüzara mektup yazdım, adresimi de belirttim.
Alaca, Ankara’ya yazmış, onlar da Dikmen karakoluna.
Benim Demetevler’de işyerim var.
Dikmen polis karakolundan bir görevli gelerek durumu söyledi. “Buyurun” dedim. Kim korkardı.Hain kurttan?.. Zira eskiden 4 milyon metrekare resmi sınırı olan bir ülkeyi 2 milyon kilometrekare teslim alan “İT”ler, ülkenin tamamını düşmana teslim ederek kaçmış.. Kalanların bir kısmı ise 585,576 kilometrekaresine razı olarak “ kurtardık” diyerek tümünü millete hapsane yapmışlardı.
“Netekim” Kenan Kaniat da biraz daha sıkı olsun diye tüm ülkeye kilit vurmuştu.
O nedenle ha içeri ha dışarı fark etmiyordu. Adresimi,- üstelik mektup yazarak verdiğim -gözünü sevdiğim devletimin görevlileri bularak hapse koyma işlemini yapmak üzere “polis” göndermişlerdi. (Dikmen karakolundan dönemin polisi Cabbar! -eğer yaşıyorsa kulakları çınlasın- o işleri yi bilir..)
Böylece hayatta neler olup olmadığına bu cepheden de bakmak için Ulucan’lara 1983 yılında 'üç günlüğüne' bizde misafir olmuştuk.
Zamanında jandarma kışlasını hapsane yapmışlar. Yönetim binası karargah.. At ahırları da koğuşlar.. Ha.. Seyislerin kaldıkları yerlerde varmış!
Bunlarda özel misafirlere tahsisli gözde alanlar, yani “Köşk”..
Eee..
Ahıra göre gerçekten buralar “köşk” konumunda idi.
Hatta Ecevit’e tahsisli olanına da “ Hilton “ diyorlardı.
Kimler gelip kimler geçmişti. Kader…
Ülkeye çivi çakmayanlara inat, yüce dağlar arasında yol vermez, kervan geçirmez “Zap” suyunu aşmak, altı ay gün yüzü görmeyen insanların biraz olsun” nefes” almasını sağlamak üzere asma köprü yapan Denizleri; burada, kavak ağacı dibinde…Yani yönetim binası önünde bir sabah, ibreti alem ve yeryüzünde kötülükleri savmak(!) adına sallandırmışlardı.
Doğru yanlış..
Sağcı, solcu..
Bu ülke için düşünen, yazan bir çok insan önce Mamak, sonra buradan geçiyordu. Onlar “siyasi” olduğu için dışarı çıkamıyor. .Bizler ise “at ahırlarında” geçireceği günü az olduğundan “mahpusluğa” bile layık insanlar görülmediğimizden olacak, istersek onlara yemek götürebilirdik.
Öyle yaptım.
Ve onlardan Mamak hikayeleri dinledim.
Ve onlardan birilerinin söylediği şu sözler hiçbir zaman kulağımdan çıkmadı. “Bir gün gelecek.. Buraların..Mamakların..Kitapları yazılacak… Şiirleri yazılacak..Tiyatroları oynanacak”
O günün şartlarında sıradan(!) sözlerdi.
Ama bu gün galiba o gün..
O tanıklık ve hayat tecrübesi içinde bizde geçtik Ulucanlar at ahırlarından..
…
Koğuşumuzda Murat isminde bir genç vardı..
Hiç kimse ile konuşmayan.
Sadece el işi yaparak hem gününü geçiren hem de ihtiyaçlarını karşılayan..
Gönüldekini nakışlara döken genç.
Gizliden gizliye “müebbet alacağı” söyleniyordu meraklı kulaklara..
Artık bizim için içerdekilere “veda” zamanı gelmişti.
O vedaların kalanlar için ne kadar zor olduğunu çeken bilir.
Herkesle “veda” ettim..
Ancak sırı ona gelince…
Murat için yapamadım.
Veda sözcüğünü ya da onu çağrıştıracak bir kelime söyleyemedim.
Ona “Dışarıdan bir isteğinin olup olmadığını” sordum.
Hiç kimseye konuşmayan, sorulan sorulara cevap vermeyen delikanlı Murat, başını kaldırdı, el işinden “Ulus’daki Feride’ye selam söyle” dedi.
Kimdi Feride? ..
Sormadım.
Adres de almadım.
“Tamam! ” der gibi hüzünle selamımı kalbime yazarak ayrıldım Murat’tan..
At ahırlarından ayrıldıktan sonra yönümü Ulus’a çevirerek, tam heykelin bulunduğu alana gelip, “Feride Murat’ın …Selamı var” diye farklı yönlere dönerek farklı yerlerde birkaç kez tekrarladım.
Yanımda yöremdeki insanların “bu adam kime diyor? ” diyerek çevrelerine baktığını hatırlıyorum.
Onlar, belki de “kafayı yemiş biri” zehabına kapılarak “hüküm “ vermiş de olsalar, aldırmadan yoluma devam edip, yuvama döndüm..
İşte bu şiir..
Umudu tükenmiş bir delikanlının nice canların alındığı “Ulucanlar” atahırların da içinde beslediği bir umut mu bilmiyorum?
O Feride’nin anlatımıdır.
Kim ne, anlarsa..
28 Haziran 2006 –Ankara
Necati Çavdar
FERİDE
Alırlar gece; “malı”
İster, gündüz..
“Kanun adına” canı
Gaye, korumak;
Köhne düzeni.
Uymasa da sisteme
İzanı..
İbrahim ne yapar?
Hiç mühim değil.
Hasta ana aç yatar
Emir, onun değil.
Hemen zindana atar.
Baba gitti..
Suçu: fikir
Aç bilaç kalmışsın
Zira cezayı;
Dünyaya gelmekle almışsın
...
Kapı, geniş
Hücre, dar
Kilit arkasında
Ayrı dünya var.
Hemen çabuk
Yeni şekle uymalısın,
Çileyi beyninde duymalısın
.......
Dışarı zulmette;
Beyinler taş
Rutubetli zindanda;
Aydınlık, loş
Nefes almıyor
Hava, leş
Verilmiş, hüküm
Ümitler sönmüş
Bakışlar, boş
Elinde el işi Murat;
Neye, niçin koş..
Toprak yeşile hasret
Gelmez ki bir kuş.
Elveda...Kaçıncı, veda?
Bir kez etmiş, gerisi boş
Selam mı..?
Belki hayali, geride..
1983/ÇIĞLIK
//////////////////////////////////////////////
Komşum Veyis Taşdemir'in ısrarlı teklifiyle
Ulucanlar Cezaevi müzesini ziyaret ettik..
at ahırlarından/ 20 Şubat 2016 cuma
— Ankara Ulucanlar Cezaevi'de.
///////////////////////////////////////////https://www.facebook.com/photo/?fbid=10151506011702700&set=ms.c.eJxlk0kSAzEIA3~_UYsf~_~%3B8dSk1Omde3CIAns5u1tY~_5rsWYf~%3ByO5JEVyLl~%3BdEMKaMCHBWZHUE1lCDkm5kMvOHULoKybZZ1qIdF7Rc1cIvT9GQZxO06knnZozmHzGkCRzznIhWiOaJbFsOs3hBvMoEV9HNF~_mWkanZdxFOV1UDknzWmqNNcFdPAf1Jm181XKHXcynD321~%3BJ2RS5iSmub0jV~_qX3ibwjM~-.bps.a.10151506011562700
//////////////////////////////////////////////
Komşum Veyis Taşdemir'in ısrarlı teklifiyle
Ulucanlar Cezaevi müzesini ziyaret ettik..
at ahırlarından/ 20 Şubat 2016 cuma
https://www.facebook.com/photo/?fbid=10151506013937700&set=a.10151506011562700
Güneş, Doğunca Batar
Mahpushane bir tuhaf bina
Süvariden kalma; hatıra, o gün bu yana
Ne izahı mümkün nede tarifi
Görkemli bina önün de bir uzun selvi
Dibinde asılan üç kişi en son ki
Karşıladı nazik bir bayan
İkinci katta; torba dolu bir oda.
Kapısında koskocaman bir balta,
Demir saplı bir baston.!
Tecrit ki, tecrit; tam zindan
Ufak yarıklı iki delikli tuvalet
İçerde b.. duvarla ayrı
Koku ki; ne koku anlayın gayrı.
Hava yok ki ne mümkün teneffüs
Çare yok üstüne kapanmış kapı
Çek pisliği içine .. Yutmuşsun hapı
Uyku mu? Ne mümkün bulursan yatağı
İmdada geldi: Sür, sür hacı yağı
Yatak .. On altı kişiye on şilte
Babanın evimi bura? Hapishane işte
Hemen başlıyorlar; yeni hayata, girişte
Af konuşuluyor; her harekette, işte
Bakıyorlar; biri birine şüpheli şüpheli
Bir kısmı; vurdumduymaz, hem de ümitli
Tecritten lutfile çıkardılar
İnsanlar sayılıp, dizildiler
Kelle adedine göre yazıldılar
Attılar, ahır bozması koğuşa
Gacırdayarak, kapandı kapılar
Yarın mı..? Ne ümit .. Hüzün ve keder
Burada başkadır haller
Burada gözler bir başka parlar
Zaman nasıl geçer?
Voltada sanki zikrini çeker
Çok işler ama
Bir a..duyunca durur diller
Mahkumun .. ışığı.. belki af çıkar
Güneş orada, doğunca batar
Batınca; ...düşse ne çıkar?
Mahkumun çilesi;
Çeker de belki çıkar
Bu gün tam on beş gün oldu
-“Yarın” dedim; hayal oldu
Her an hücrem; hırsız, cani ile doldu
Kimi bir gün, kimi üç günde gitti.
Acılar beni bu hücrede de buldu
Yalnızlık; sırdaşım, yoldaşım oldu
Beklerim haberi gelmez
Gardiyan hiç halim bilmez
Evde bir buçuk yıllık yavrum
-“Geleceğim” diyen babası gelmez
Hücre kapısı...tak ....tak..
Hırsızı, canisi gitti tek tek
Onlar mı? Adi suçlu !
Bizimki düşünce...
Her dönem büyük tehlike
Aradaki en mühim fark...
Mahpushane bir tuhaf bina
Süvariden kalma; hatıra, o gün bu yana
Ne izahı mümkün nede tarifi
Görkemli bina önün de bir uzun selvi
Dibinde asılan üç kişi en son ki
Karşıladı nazik bir bayan
İkinci katta; torba dolu bir oda.
Kapısında koskocaman bir balta,
Demir saplı bir baston.!
Tecrit ki, tecrit; tam zindan
Ufak yarıklı iki delikli tuvalet
İçerde b.. duvarla ayrı
Koku ki; ne koku anlayın gayrı.
Hava yok ki ne mümkün teneffüs
Çare yok üstüne kapanmış kapı
Çek pisliği içine .. Yutmuşsun hapı
Uyku mu? Ne mümkün bulursan yatağı
İmdada geldi: Sür, sür hacı yağı
Yatak .. On altı kişiye on şilte
Babanın evimi bura? Hapishane işte
Hemen başlıyorlar; yeni hayata, girişte
Af konuşuluyor; her harekette, işte
Bakıyorlar; biri birine şüpheli şüpheli
Bir kısmı; vurdumduymaz, hem de ümitli
Tecritten lutfile çıkardılar
İnsanlar sayılıp, dizildiler
Kelle adedine göre yazıldılar
Attılar, ahır bozması koğuşa
Gacırdayarak, kapandı kapılar
Yarın mı..? Ne ümit .. Hüzün ve keder
Burada başkadır haller
Burada gözler bir başka parlar
Zaman nasıl geçer?
Voltada sanki zikrini çeker
Çok işler ama
Bir a..duyunca durur diller
Mahkumun .. ışığı.. belki af çıkar
Güneş orada, doğunca batar
Batınca; ...düşse ne çıkar?
Mahkumun çilesi;
Çeker de belki çıkar
Bu gün tam on beş gün oldu
-“Yarın” dedim; hayal oldu
Her an hücrem; hırsız, cani ile doldu
Kimi bir gün, kimi üç günde gitti.
Acılar beni bu hücrede de buldu
Yalnızlık; sırdaşım, yoldaşım oldu
Beklerim haberi gelmez
Gardiyan hiç halim bilmez
Evde bir buçuk yıllık yavrum
-“Geleceğim” diyen babası gelmez
Hücre kapısı...tak ....tak..
Hırsızı, canisi gitti tek tek
Onlar mı? Adi suçlu !
Bizimki düşünce...
Her dönem büyük tehlike
Aradaki en mühim fark...
— Ankara Ulucanlar Cezaevi'de.
Güneş, Doğunca Batar
Mahpushane bir tuhaf bina
Süvariden kalma; hatıra, o gün bu yana
Ne izahı mümkün nede tarifi
Görkemli bina önün de bir uzun selvi
Dibinde asılan üç kişi en son ki
Karşıladı nazik bir bayan
İkinci katta; torba dolu bir oda.
Kapısında koskocaman bir balta,
Demir saplı bir baston.!
Tecrit ki, tecrit; tam zindan
Ufak yarıklı iki delikli tuvalet
İçerde b.. duvarla ayrı
Koku ki; ne koku anlayın gayrı.
Hava yok ki ne mümkün teneffüs
Çare yok üstüne kapanmış kapı
Çek pisliği içine .. Yutmuşsun hapı
Uyku mu? Ne mümkün bulursan yatağı
İmdada geldi: Sür, sür hacı yağı
Yatak .. On altı kişiye on şilte
Babanın evimi bura? Hapishane işte
Hemen başlıyorlar; yeni hayata, girişte
Af konuşuluyor; her harekette, işte
Bakıyorlar; biri birine şüpheli şüpheli
Bir kısmı; vurdumduymaz, hem de ümitli
Tecritten lutfile çıkardılar
İnsanlar sayılıp, dizildiler
Kelle adedine göre yazıldılar
Attılar, ahır bozması koğuşa
Gacırdayarak, kapandı kapılar
Yarın mı..? Ne ümit .. Hüzün ve keder
Burada başkadır haller
Burada gözler bir başka parlar
Zaman nasıl geçer?
Voltada sanki zikrini çeker
Çok işler ama
Bir a..duyunca durur diller
Mahkumun .. ışığı.. belki af çıkar
Güneş orada, doğunca batar
Batınca; ...düşse ne çıkar?
Mahkumun çilesi;
Çeker de belki çıkar
Bu gün tam on beş gün oldu
-“Yarın” dedim; hayal oldu
Her an hücrem; hırsız, cani ile doldu
Kimi bir gün, kimi üç günde gitti.
Acılar beni bu hücrede de buldu
Yalnızlık; sırdaşım, yoldaşım oldu
Beklerim haberi gelmez
Gardiyan hiç halim bilmez
Evde bir buçuk yıllık yavrum
-“Geleceğim” diyen babası gelmez
Hücre kapısı...tak ....tak..
Hırsızı, canisi gitti tek tek
Onlar mı? Adi suçlu !
Bizimki düşünce...
Her dönem büyük tehlike
Aradaki en mühim fark...
Mahpushane bir tuhaf bina
Süvariden kalma; hatıra, o gün bu yana
Ne izahı mümkün nede tarifi
Görkemli bina önün de bir uzun selvi
Dibinde asılan üç kişi en son ki
Karşıladı nazik bir bayan
İkinci katta; torba dolu bir oda.
Kapısında koskocaman bir balta,
Demir saplı bir baston.!
Tecrit ki, tecrit; tam zindan
Ufak yarıklı iki delikli tuvalet
İçerde b.. duvarla ayrı
Koku ki; ne koku anlayın gayrı.
Hava yok ki ne mümkün teneffüs
Çare yok üstüne kapanmış kapı
Çek pisliği içine .. Yutmuşsun hapı
Uyku mu? Ne mümkün bulursan yatağı
İmdada geldi: Sür, sür hacı yağı
Yatak .. On altı kişiye on şilte
Babanın evimi bura? Hapishane işte
Hemen başlıyorlar; yeni hayata, girişte
Af konuşuluyor; her harekette, işte
Bakıyorlar; biri birine şüpheli şüpheli
Bir kısmı; vurdumduymaz, hem de ümitli
Tecritten lutfile çıkardılar
İnsanlar sayılıp, dizildiler
Kelle adedine göre yazıldılar
Attılar, ahır bozması koğuşa
Gacırdayarak, kapandı kapılar
Yarın mı..? Ne ümit .. Hüzün ve keder
Burada başkadır haller
Burada gözler bir başka parlar
Zaman nasıl geçer?
Voltada sanki zikrini çeker
Çok işler ama
Bir a..duyunca durur diller
Mahkumun .. ışığı.. belki af çıkar
Güneş orada, doğunca batar
Batınca; ...düşse ne çıkar?
Mahkumun çilesi;
Çeker de belki çıkar
Bu gün tam on beş gün oldu
-“Yarın” dedim; hayal oldu
Her an hücrem; hırsız, cani ile doldu
Kimi bir gün, kimi üç günde gitti.
Acılar beni bu hücrede de buldu
Yalnızlık; sırdaşım, yoldaşım oldu
Beklerim haberi gelmez
Gardiyan hiç halim bilmez
Evde bir buçuk yıllık yavrum
-“Geleceğim” diyen babası gelmez
Hücre kapısı...tak ....tak..
Hırsızı, canisi gitti tek tek
Onlar mı? Adi suçlu !
Bizimki düşünce...
Her dönem büyük tehlike
Aradaki en mühim fark...
FERİDE
Alırlar gece; “malı”
İster, gündüz..
“Kanun adına” canı
Gaye, korumak;
Köhne düzeni.
Uymasa da sisteme
İzanı..
İbrahim ne yapar?
Hiç mühim değil.
Hasta ana aç yatar
Emir, onun değil.
Hemen zindana atar.
Baba gitti..
Suçu: fikir
Aç bilaç kalmışsın
Zira cezayı;
Dünyaya gelmekle almışsın
Kapı, geniş
Hücre, dar
Kilit arkasında
Ayrı dünya var.
Hemen çabuk
Yeni şekle uymalısın,
Çileyi beyninde duymalısın
Dışarı zulmette;
Beyinler taş
Rutubetli zindanda;
Aydınlık, loş
Nefes almıyor
Hava, leş
Verilmiş, hüküm
Ümitler sönmüş
Bakışlar, boş
Elinde el işi Murat;
Neye, niçin koş..
Toprak yeşile hasret
Gelmez ki bir kuş.
Elveda...Kaçıncı, veda?
Bir kez etmiş, gerisi boş
Selam mı..?
Belki hayali, geride..
Alırlar gece; “malı”
İster, gündüz..
“Kanun adına” canı
Gaye, korumak;
Köhne düzeni.
Uymasa da sisteme
İzanı..
İbrahim ne yapar?
Hiç mühim değil.
Hasta ana aç yatar
Emir, onun değil.
Hemen zindana atar.
Baba gitti..
Suçu: fikir
Aç bilaç kalmışsın
Zira cezayı;
Dünyaya gelmekle almışsın
Kapı, geniş
Hücre, dar
Kilit arkasında
Ayrı dünya var.
Hemen çabuk
Yeni şekle uymalısın,
Çileyi beyninde duymalısın
Dışarı zulmette;
Beyinler taş
Rutubetli zindanda;
Aydınlık, loş
Nefes almıyor
Hava, leş
Verilmiş, hüküm
Ümitler sönmüş
Bakışlar, boş
Elinde el işi Murat;
Neye, niçin koş..
Toprak yeşile hasret
Gelmez ki bir kuş.
Elveda...Kaçıncı, veda?
Bir kez etmiş, gerisi boş
Selam mı..?
Belki hayali, geride..
https://www.facebook.com/photo/?fbid=10151506012182700&set=a.10151506011562700
Biz İçin
Zonk zonk zonklayan beyni,
Çilesi, fikir..
Bir garip inler ta uzaktan! ..
Sana senden yakın
Sana sevdalı, insan için sen için..
Her an dilinde şükür, sermayesi tefekkür
Bir yiğit sesi gelir zindandan
Zulmü katık yapmış ekmeğine
Sen için, ben için, biz için
Feda etmiştir kendilerini
Biz için
Senin hayalin;
Onun hayat kaynağı,
Neden, yaşamayız? ..
Biz için,
Hepimiz için..
Necati Çavdar
Zonk zonk zonklayan beyni,
Çilesi, fikir..
Bir garip inler ta uzaktan! ..
Sana senden yakın
Sana sevdalı, insan için sen için..
Her an dilinde şükür, sermayesi tefekkür
Bir yiğit sesi gelir zindandan
Zulmü katık yapmış ekmeğine
Sen için, ben için, biz için
Feda etmiştir kendilerini
Biz için
Senin hayalin;
Onun hayat kaynağı,
Neden, yaşamayız? ..
Biz için,
Hepimiz için..
Necati Çavdar
— Ankara Ulucanlar Cezaevi'de.
https://www.facebook.com/photo/?fbid=10151506012147700&set=a.10151506011562700

1 Mart 2013 · · Ankara ·
Feride..
Alırlar gece; “malı”
İster, gündüz..
“Kanun adına” canı
Gaye, korumak;
Köhne düzeni.
Uymasa da sisteme
İzanı..
İbrahim ne yapar?
Hiç mühim değil.
Hasta ana aç yatar
Emir, onun değil.
Hemen zindana atar.
Baba gitti..
Suçu: fikir
Aç bilaç kalmışsın
Zira cezayı;
Dünyaya gelmekle almışsın
...
Kapı, geniş
Hücre, dar
Kilit arkasında
Ayrı dünya var.
Hemen çabuk
Yeni şekle uymalısın,
Çileyi beyninde duymalısın
.......
Dışarı zulmette;
Beyinler taş
Rutubetli zindanda;
Aydınlık, loş
Nefes almıyor
Hava, leş
Verilmiş, hüküm
Ümitler sönmüş
Bakışlar, boş
Elinde el işi Murat;
Neye, niçin koş..
Toprak yeşile hasret
Gelmez ki bir kuş.
Elveda...Kaçıncı, veda?
Bir kez etmiş, gerisi boş
Selam mı..?
Belki hayali, geride..
Medrese-i Yusufiye-Ulucanlar - 1983
Necati Çavdar
Alırlar gece; “malı”
İster, gündüz..
“Kanun adına” canı
Gaye, korumak;
Köhne düzeni.
Uymasa da sisteme
İzanı..
İbrahim ne yapar?
Hiç mühim değil.
Hasta ana aç yatar
Emir, onun değil.
Hemen zindana atar.
Baba gitti..
Suçu: fikir
Aç bilaç kalmışsın
Zira cezayı;
Dünyaya gelmekle almışsın
...
Kapı, geniş
Hücre, dar
Kilit arkasında
Ayrı dünya var.
Hemen çabuk
Yeni şekle uymalısın,
Çileyi beyninde duymalısın
.......
Dışarı zulmette;
Beyinler taş
Rutubetli zindanda;
Aydınlık, loş
Nefes almıyor
Hava, leş
Verilmiş, hüküm
Ümitler sönmüş
Bakışlar, boş
Elinde el işi Murat;
Neye, niçin koş..
Toprak yeşile hasret
Gelmez ki bir kuş.
Elveda...Kaçıncı, veda?
Bir kez etmiş, gerisi boş
Selam mı..?
Belki hayali, geride..
Medrese-i Yusufiye-Ulucanlar - 1983
Necati Çavdar
Daha Azını Gör
— Ankara Ulucanlar Cezaevi'de.
https://www.facebook.com/photo/?fbid=10151506014662700&set=a.10151506011562700
GÖRÜŞ GÜNÜ
Bu gün görüş günü;
Ses gelir: Veliii.. Ziyaretçi var
Dost kardeş bir arada
Kalpler efil efil
Telden tele mendil sallar
Yürekten yüreği selamlar
Delin olmuşum; mapushane içinde
Seni senden sormaya dayanamadım
Yarın diner mi o görüşün ateşi..?
Kalpten kalbe mendil sallar
Candan cana selamlar..
Bu gün görüş günü;
Ses gelir: Veliii.. Ziyaretçi var
Dost kardeş bir arada
Kalpler efil efil
Telden tele mendil sallar
Yürekten yüreği selamlar
Delin olmuşum; mapushane içinde
Seni senden sormaya dayanamadım
Yarın diner mi o görüşün ateşi..?
Kalpten kalbe mendil sallar
Candan cana selamlar..
— Ankara Ulucanlar Cezaevi'de.
%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%
TARİHTE BUGÜN
7 yıl önce
Komşum Veyis Taşdemir'in ısrarlı teklifiyle
Ulucanlar Cezaevi müzesini ziyaret ettik..
at ahırlarından/ 20 Şubat 2016 cuma
/////////////////////////
Feride :
httpa//www.antoloji.com/feride-7-siiri/
Biz İÇİN :
Güneş Doğunca Batar
httpa//siirler.love.gen.tr/necati-cavdar/gunes-dogunca-batar.html
Görüş Günü
httpa//www.siirevreni.com/modules.php?name=News&file=article&sid=11475
Görüş Günü
Bu gün görüş günü;
Ses gelir:
Veliii..
Ziyaretçi var
Dost kardeş bir arada
Kalpler efil efil
Telden tele mendil sallar
Yürekten yüreği selamlar
Delin olmuşum; mapushane içinde
Seni senden sormaya dayanamadım
Yarın diner mi o görüşün ateşi..?
Kalpten kalbe mendil sallar
Candan cana selamlar..
Necati Çavdar
Feride' için yazdığım gibi hapsane ile ilgili bir birine ek olan şiirlerin, ayrılmasıyla oluştu “Görüş Günü “ ve ”Çığlık” ismini verdiğim kitap da da zeten ekli olarak yazıldı.
'Görüş Günü 'aslında başlık değil, 'Bu gün görüş günü' diye başlayan bölümün bir mısrası.
Ve ben uzun şiirden ayırmak için “görüş günü” başlığını koyarak gönderdim.
Camlar ve teller arasından ziyaretçi kabul edenler..
Ve o ziyaretçilere, hele de kucağında çocuğu ile gelen “yar” ise “ nasılsın?
Diyemeyenler
“ Delin olmuşum; mahpushane içinde
Seni senden sormaya dayanamadım” diyebilir.
Görüşün sevinci ile- yanında jandarma yada gardiyanlarda olsa – giderek, ziyaretçilere bir şey belli etmese de dönüşün acısını yüreğinde duyanlar,
“Yarın diner mi o görüşün ateşi..?
Kalpten kalbe mendil sallar Candan cana selamlar..”
der veya denileni anlar.
Gerçektende ziyarete gelenleri -gardiyanlar, jandarmalar eşliğinde-görerek, başı önde geri dönüşünü, koğuşuna girişini, yatağına uzanarak kendi başına kalışını, bir sigara tüttürüşünü..
Hele de bir suçu fikirse…
Ancak yaşayan bilir..
Ve Şiir 'Biz için” diye devam ediyor.
Bu bölümde şahsi çıkarı değil ama toplumumun menfaati için düşünen “fikri için içeri atılanlar” için özellikle Mamak’dan Ulucanlar’a gelenleri görünce yazdığım bir bölüm.
“BİZ İÇİN
Zonk zonk zonklayan beyni,
Çilesi, fikir..
Bir garip inler ta uzaktan! .
. Sana senden de yakın.
Sana sevdalı..
İnsan için, sen için..
Her an dilinde şükür
Bir yiğit sesi gelir zindandan
Zulmü katık yapmış ekmeğine
Sen için, ben için, biz için..
Feda etmiştir kendilerini
Biz için.
Senin hayalin;
Onun hayat kaynağı.
Neden yaşamayız
Biz için,
Hepimiz için..”
Necati Çavdar, edebiyat çevrelerinde gezen..
Sanatı “ desinler “ diye yapan ve onun gereğini yerine getirenlerden değildir.
Hiç bir edebiyat akımının takipçisi ve bendesi değildir.
Hemen hemen bilenen hiçbir kalıba vurulamaz ve hiçbir ideoloji, ya da resmi söylemlerle tarif edilemez.
Kendine has bir kişilik ve üsluptur.
Yazdıklarını da yaşayarak yazar, acılarını yüreğinde duyduklarını kaleme alır.
Belki sanat ve edebiyat değeri de yoktur.
Ama o yazar.
Ötesi boştur.
Türkçenin imkanları bu..
Ana sütümüz.
Duyguları ifadede kullanabileceğimiz tek araç ve ortak dil.
Belki de duyguların evrenselliği..
Hakikaten sanalda olsa bir dönem mahpuslara düşmüş, acılar çekmiş insanlarla ayın kelimelerde aynı duygu yoğunluğunda birleşmemiz mümkün ola buluyor.belki öyleleri de vardır.
Böylece ' görüş günü'de 1983 yılında şöyle bir uğrayıp geçtiğimiz Ulucanlar At Ahırları'nda yaşanan hadiselerin birer yansıması .
Saygılarımla..
//////////////////////////////////////////
Bu gün gazeteleri tararken Yenişafak gazetesinde 'Türkiye'nin en ünlü Cezaevi tarih oluyor ' başlıklı bir haber özellikle dikkatimi çekti.
İçine hüzün oturdu.
Ve bu gün nice zamandır uğramadığım necaticavdar@gmail.com adresimi açtım.
Şiir Evreni’den mesaj var
. Çeşitli zamanlarda yazdığım şiirleri göndermiştim.
Sağ olsunlar bunları belirli zaman aralıkları ile yayınlıyorlar.
Bu defa “Feride”yi yayına koymuşlar.
Ve bunun içinde güzel insanlar zahmet ederek yorum yapmışlar. Farklı bir duygu.
Ulucanlar Hapsanesi ve Feride..
Siz tesadüf deyin ben “Kader… Takdir..” deyim..
Geçtiğimiz Pazar günü Mimar Sinanın Ankara’daki tek eseri Cenabi Ahmet Camiini ziyarete giderken önünden geçerek sevgili eşim ve yanımızdaki akrabalara “bizim mekan” dediğim yer..
Hemen Yenişafak gazetesini aradım. Ali Eyvaz kardeşimden haberin kimin tarafından yazıldığını öğrenmek için sordum.
”Bilmiyorum. İmzasız ise ajans yapmıştır” dedi.
Başkan Melih, bir zamanlar Ankara’ya geldiğimde “orduevinde yer yok”” cevabı aldığımız için yakında bulunduğundan gelerek zaman zaman kaldığım eski şehirlerarası terminal yanındaki oteli yıkarak şimdi yerine dev “Başkanlık Sarayı” yaptırıyor.
Yani bir bir hatıralarımız zamana dayanmıyor, yok oluyordu.
Ulucanlarda öyle işte..
Neyse..
1980 yılında Hakkari Yüksekova'da iken..
Herkesin arkasından söylediği şekli ile bir 'Şerefsiz'in yüzüne karşı, bizde 'Şerefsizliğini' açıkça ilan etmiştik. Başka bir “şerefsiz” şahidi oldu. Verdiler askeri mahkemeye. Van, askeri mahkemesi, 'beş gün cezamıza, iki gün infaza, üç gün hapis yatmamıza' karar verdi.
Ancak karar, uygulanmayarak başka bahara havale edildi.
Bu arada Kenan “kaniatın” düdüğü öttürmesiyle, dış dünyayı kapatılan memleketimizde, meşhur söylevlerinden birini vermek ve ilk seyahatini Van’a yapmak üzere yola çıkarken bizde acilen Yüksekova’dan, “ordu”dan ayrıldık. Ceza, zaman aşımını beklemek üzere kaldı.
Ailemiz Çorum’da biz Ankara’ya yerleştik.
Fakat, adresimiz ve yerimiz bilindiği halde bir başka şerefsiz, halkın içinde rencide etmek isteyerek yaşlı babamı sıkıştırmış.
Babam bunu bana intikal ettirdi.
Hemen kağıdı kalemi alarak sözde o yetkili işgüzara mektup yazdım, adresimi de belirttim.
Alaca, Ankara’ya yazmış, onlar da Dikmen karakoluna.
Benim Demetevler’de işyerim var.
Dikmen polis karakolundan bir görevli gelerek durumu söyledi. “Buyurun” dedim. Kim korkardı.Hain kurttan?.. Zira eskiden 4 milyon metrekare resmi sınırı olan bir ülkeyi 2 milyon kilometrekare teslim alan “İT”ler, ülkenin tamamını düşmana teslim ederek kaçmış.. Kalanların bir kısmı ise 585,576 kilometrekaresine razı olarak “ kurtardık” diyerek tümünü millete hapsane yapmışlardı.
“Netekim” Kenan Kaniat da biraz daha sıkı olsun diye tüm ülkeye kilit vurmuştu.
O nedenle ha içeri ha dışarı fark etmiyordu. Adresimi,- üstelik mektup yazarak verdiğim -gözünü sevdiğim devletimin görevlileri bularak hapse koyma işlemini yapmak üzere “polis” göndermişlerdi. (Dikmen karakolundan dönemin polisi Cabbar! -eğer yaşıyorsa kulakları çınlasın- o işleri yi bilir..)
Böylece hayatta neler olup olmadığına bu cepheden de bakmak için Ulucan’lara 1983 yılında 'üç günlüğüne' bizde misafir olmuştuk.
Zamanında jandarma kışlasını hapsane yapmışlar. Yönetim binası karargah.. At ahırları da koğuşlar.. Ha.. Seyislerin kaldıkları yerlerde varmış!
Bunlarda özel misafirlere tahsisli gözde alanlar, yani “Köşk”..
Eee..
Ahıra göre gerçekten buralar “köşk” konumunda idi.
Hatta Ecevit’e tahsisli olanına da “ Hilton “ diyorlardı.
Kimler gelip kimler geçmişti. Kader…
Ülkeye çivi çakmayanlara inat, yüce dağlar arasında yol vermez, kervan geçirmez “Zap” suyunu aşmak, altı ay gün yüzü görmeyen insanların biraz olsun” nefes” almasını sağlamak üzere asma köprü yapan Denizleri; burada, kavak ağacı dibinde…Yani yönetim binası önünde bir sabah, ibreti alem ve yeryüzünde kötülükleri savmak(!) adına sallandırmışlardı.
Doğru yanlış..
Sağcı, solcu..
Bu ülke için düşünen, yazan bir çok insan önce Mamak, sonra buradan geçiyordu. Onlar “siyasi” olduğu için dışarı çıkamıyor. .Bizler ise “at ahırlarında” geçireceği günü az olduğundan “mahpusluğa” bile layık insanlar görülmediğimizden olacak, istersek onlara yemek götürebilirdik.
Öyle yaptım.
Ve onlardan Mamak hikayeleri dinledim.
Ve onlardan birilerinin söylediği şu sözler hiçbir zaman kulağımdan çıkmadı. “Bir gün gelecek.. Buraların..Mamakların..Kitapları yazılacak… Şiirleri yazılacak..Tiyatroları oynanacak”
O günün şartlarında sıradan(!) sözlerdi.
Ama bu gün galiba o gün..
O tanıklık ve hayat tecrübesi içinde bizde geçtik Ulucanlar at ahırlarından..
…
Koğuşumuzda Murat isminde bir genç vardı..
Hiç kimse ile konuşmayan.
Sadece el işi yaparak hem gününü geçiren hem de ihtiyaçlarını karşılayan..
Gönüldekini nakışlara döken genç.
Gizliden gizliye “müebbet alacağı” söyleniyordu meraklı kulaklara..
Artık bizim için içerdekilere “veda” zamanı gelmişti.
O vedaların kalanlar için ne kadar zor olduğunu çeken bilir.
Herkesle “veda” ettim..
Ancak sırı ona gelince…
Murat için yapamadım.
Veda sözcüğünü ya da onu çağrıştıracak bir kelime söyleyemedim.
Ona “Dışarıdan bir isteğinin olup olmadığını” sordum.
Hiç kimseye konuşmayan, sorulan sorulara cevap vermeyen delikanlı Murat, başını kaldırdı, el işinden “Ulus’daki Feride’ye selam söyle” dedi.
Kimdi Feride? ..
Sormadım.
Adres de almadım.
“Tamam! ” der gibi hüzünle selamımı kalbime yazarak ayrıldım Murat’tan..
At ahırlarından ayrıldıktan sonra yönümü Ulus’a çevirerek, tam heykelin bulunduğu alana gelip, “Feride Murat’ın …Selamı var” diye farklı yönlere dönerek farklı yerlerde birkaç kez tekrarladım.
Yanımda yöremdeki insanların “bu adam kime diyor? ” diyerek çevrelerine baktığını hatırlıyorum.
Onlar, belki de “kafayı yemiş biri” zehabına kapılarak “hüküm “ vermiş de olsalar, aldırmadan yoluma devam edip, yuvama döndüm..
İşte bu şiir..
Umudu tükenmiş bir delikanlının nice canların alındığı “Ulucanlar” atahırların da içinde beslediği bir umut mu bilmiyorum?
O Feride’nin anlatımıdır.
Kim ne, anlarsa..
28 Haziran 2006 –Ankara
Necati Çavdar
FERİDE
Alırlar gece; “malı”
İster, gündüz..
“Kanun adına” canı
Gaye, korumak;
Köhne düzeni.
Uymasa da sisteme
İzanı..
İbrahim ne yapar?
Hiç mühim değil.
Hasta ana aç yatar
Emir, onun değil.
Hemen zindana atar.
Baba gitti..
Suçu: fikir
Aç bilaç kalmışsın
Zira cezayı;
Dünyaya gelmekle almışsın
...
Kapı, geniş
Hücre, dar
Kilit arkasında
Ayrı dünya var.
Hemen çabuk
Yeni şekle uymalısın,
Çileyi beyninde duymalısın
.......
Dışarı zulmette;
Beyinler taş
Rutubetli zindanda;
Aydınlık, loş
Nefes almıyor
Hava, leş
Verilmiş, hüküm
Ümitler sönmüş
Bakışlar, boş
Elinde el işi Murat;
Neye, niçin koş..
Toprak yeşile hasret
Gelmez ki bir kuş.
Elveda...Kaçıncı, veda?
Bir kez etmiş, gerisi boş
Selam mı..?
Belki hayali, geride..
1983/ÇIĞLIK
//////////////////////////////////////////////
Komşum Veyis Taşdemir'in ısrarlı teklifiyle
Ulucanlar Cezaevi müzesini ziyaret ettik..
at ahırlarından/ 20 Şubat 2016 cuma
Tüm ifadeler:
6Ersan Çavdar, Süleyman Bülbül ve 4 diğer kişi1 Paylaşım
%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%%



































































































































































































































.jpg)





































Hiç yorum yok:
Yorum Gönder