https://www.facebook.com/necati.cavdar/posts/10159878403982700
https://www.facebook.com/necati.cavdar/posts/10159878403982700
/////////////////////////////////
https://sorularlarisale.com/taniyanlarin-dilinden/omer-okcu-hekimoglu-ismail
ÖMER OKÇU (HEKİMOĞLU İSMAİL)
ÖMER OKÇU (HEKİMOĞLU İSMAİL)
Hekimoğlu İsmail ağabeyimizi randevu alarak 10 Nisan 2015 tarihinde İstanbul Cağaloğlu’nda kurucusu olduğu TİMAŞ Yayınları’nda ziyarettik. Bizi fevkalade samimi ve hasbi duygularla karşılardı, sorularımıza cevaplar verdi. Kendisini heyecanla dinledik ve konuşmalarımızı kamera ile kaydettik.
Hekimoğlu ağabeyimizin asıl adı Ömer Okçu’dur. Dedesinin ismi olan ‘Hekimoğlu İsmail’ imzasıyla yazılarını yazdı, böyle tanındı. 1932'de fakir düşmüş bir ailede, Erzincan’da doğdu. Anne ve babasının okuma yazması yoktu. Bu sebeple içinde kitap bulunmayan bir evde büyüdü. 1939 Erzincan Depremi'nde ablası, ağabeyi ve kardeşi depremde ölmüş, annesi, babası ve kendisi yaralı olarak kurtulmuştur.
İlk ve orta öğrenimini Erzincan'da tamamladıktan sonra 1950'de İstanbul'a giderek Zırhlı Birlikler Okulu'na yazılmıştır. 1952'de askeri okulu tamamlamasının ardından Kartal Maltepe'deki 1. Zırhlı Birlikler Tugayı'nda Tank Astsubayı olarak göreve başlamış, bir süre Erzurum/Kandilli'de görev yapmasının ardından 1960'ta Hava Kuvvetleri'ne geçerek ‘füzeci’ olmuştur. Amerika'ya elektronik üzerine 6 aylık eğitime gönderilmiş ve füzeler üzerinde uzmanlaşmıştır. Askerlik hayatı boyunca 10 kez Amerika'da eğitimlere katılmıştır.
Ömer Okçu, ilk kez 1957'de gördüğü Kuran'ı okumanın yanında, Arapça, İngilizce ve Osmanlıcayı da kendi çabasıyla öğrenmiştir. Din ile ilgilenmeye başlaması üzerine eserleriyle adını duyduğu Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ile bizzat tanışmak için 1957'de Emirdağ'a giderek Risale-i Nur talebeleri arasına katılmıştır.
1972'de ordudan emekli olan Ömer Okçu Nurcu kimliği sebebi ile birçok kez üstlerine şikâyet edilmesine rağmen çalışkanlığı ve bilgisi onun ordudan atılmasını önlemiştir. Ancak, askeriyede çok defa mahkeme kararı ile olmasa da komutan emri ile hapis cezası almıştır.
1967'de haftalık İttihad Gazetesi ile yazı hayatına başlayan Ömer Okçu, kendini gizlemek ve kitaplarını korumak adına Hekimoğlu İsmail müstear adını kullanmayı tercih etmiştir. 1967'de, 100'e yakın baskısı yapılan yüz binlerin okuduğu Minyeli Abdullah romanını yazmıştır. 1969-1974 yılları arasında Yeni Asya Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapmış, 1975'te Sur Dergisi'ni çıkarmıştır. 1975'te Ahmed Günbay Yıldız ile birlikte Türdav'ı, 1982'de ise birçok ortakla beraber, şu anda başında oğlu Osman Okçu'nun bulunduğu TİMAŞ Yayınevi’ni kurmuştur. 1988'den beri Zaman Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapmaktadır. Hekimoğlu İsmail’in 30′dan fazla eseri vardır. Yurtiçi, yurtdışı konferansları ise yüzlercedir.
Yazıları sebebi ile 11 defa hakkında soruşturma açılmıştır. Bir sene mahkûmiyet cezası almış, infaz yasası gereği cezasında indirime gidilmesi üzerine 1992'de Şile Kapalı Ceza ve Tevkifevi'nde 72 gün hapis yatmıştır.
Hekimoğlu İsmail 3 Şubat 2002’de Eyüp Sultan Camii’nde bulunduğu sırada beyin kanaması geçirmiş, komadan kurtulup evine getirilmesinin ardından 1 Mart 2002'de ikinci defa beyin kanaması geçirmiştir. Kendisine müdahale eden doktorların yüzde 5 yaşama şansı vermesine karşın hayatta kalmış ancak vücudunun sol tarafı felç olmuştur.
Hekimoğlu ağabey, hatıralarını bizzat okuyup tashih etmiştir.
Hekimoğlu İsmail Anlatıyor:
Başlangıçta bendeniz Nihal Atsız’la, Türkçülerle beraber çalışıyordum. Necip Fazıl, Osman Yüksel; onlarla da çok beraber oldum. Bir de duydum ki Said Nursi isminde bir kişi varmış, eserleri yasakmış. Madem yasak, ben de ona hizmet edeceğim dedim, gittim Emirdağ’ına. Sene 1957
BEDİÜZZAMAN: AMERİKA’DAN VE ALMANYA’DAN RİSALE-İ NUR İSTENİYOR, ORAYA GÖTÜR
Bana dediler ki; “Onları Süleymaniye Kirazlımescid sokak, 46 Numara’da bulursun.” Gittim oraya. Beni kapıda karşıladılar, gel bakalım dediler dersaneye aldılar. Önce “Niye geldin? Ne istiyorsun?” gibi sorular sordular. Dedim: “Üstad’ı tanımak istiyorum.” Dediler: “Üstad misafir kabul etmez, sen bir hizmet yap o hizmetle gidersin Üstad’ın yanına.” “Ne yapacağım?” dedim. Orada bana kitaplar verdiler, bunları Üstad’a götür dediler. Böylece Eskişehir üzerinden Emirdağ’ına gittim. Elle yazılan Osmanlıca kitaplardı, onları götürüyorum ben. O zamanlarda da bu risaleler yakalandı mı adamı hapse atıyorlar. Öyle bir devir… Askerdim aynı zamanda. Olsun dedim...
Beni Üstad’ın yanına getirdiler, kapıdan girer girmez hemen oturdum. Dedim: “Efendim, ben Kur’an okumasını bilmiyorum. Ne yapayım?” Üstad dedi: “Günah-ı kebâiri terk et. Sünnet-i Seniyyeye ittiba et. Namazı erkânı ile kıl. Sonundaki tesbihat’ı yap.” Tabi ben bunları hiç anlamadım o zaman. Ama hemen yazdım… Malum biz kalem, kâğıt, defter taşıyoruz. Hemen yazdım, anlamadım çünkü. Yanında değil, çıkınca dışarı yazdım. Sonradan gittim müftüye. İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen idi. Kâğıdı uzattım, dedim: “Hocam bunlar nedir?” Baktı “Evladım bunlar ilmihaldir. İlmihali al oku, hallolur bu iş” dedi.
Üstad sonra şunu söyledi: “Amerika’dan ve Almanya’dan Risale-i Nur isteniyor, oraya götür.” Ben de füzeci olduğum için her sene Amerika’ya gidiyorum zaten, orada füze atışları yapıyoruz. İçimden “Tamam” dedim.
GÜMRÜKLERDE YÜZ ALTMIŞ SUBAYIN BAVULU ARANDI, BENİM BAVULUM ARANMADI
Ve Risale-i Nurları Amerika’ya götürdüm. Bir bavula şahsî eşyamı koydum. Bir bavula da Risale-i Nur koydum. Hâlbuki Risale-i Nur’u daha yeni tanıdım, okumuş da değilim. İstihdam işte… Amerika’ya gittim. Türkiye gümrüklerinde, Amerika gümrüklerinde her bavul arandı. (heyecanla anlatıyor) Yüz altmış subay ve astsubayın her bavulu arandı, benim bavulum aranmadı. Bir arkadaş diyordu ki: “Yahu senin ne güçlü torpilin var böyle, senin bavulunu aramıyorlar.” Bazıları biliyordu Risale-i Nur götürdüğümü. Amerika’ya vardık. Üstad Amerika’ya götür dedi ama adres yok. Kocaman Amerika... Ben ne yapacağım şimdi, bu kitapları kime vereceğim diye düşünmeye başladım. Üstad çok keramet gösterirdi. Ben de onlardan bir kısmına şahid olmuştum. Kendi kendime dedim; Üstad bana yol gösterir...
Teksas Eyaleti Elpaso şehrinde dünyanın en büyük füze ve uçak okulundayız. Bavul okulda duruyor. Orada da sormuyorlar; başka hiç bavul yok okulda. Bu nereden geldi, niye geldi, nereye geldi diye soran yok. Başkalarının bavulu yok, yasak zaten. Biz ne kadar rütbeli olsak da okul yani orası, talebeyiz. Ayakkabı boyasına, tıraşımıza kadar dikkat ediyorlar, bavula bakmıyorlar. Papazlar geldi. Yaptığımız füzelerin insanlık âlemine faydalı olması için dua ettiler. Biz de âmin dedik. Ve İncil dağıttılar. Ben hemen bir tane aldım. Bir arkadaş da bana kızdı. “Yahu Türkiye’de hocalık yapıyorsun, burada papaz mı olacaksın?” dedi. Yani korumak istiyor beni aslında. Alma demek istiyor. “Yok, kültürdür bu, okuyacağım size ne.” dedim Yatakhaneye gidince İncil’i birinci sayfadan karıştırmaya başladım. Birinci sayfada “The İsmamic Center Washington” yazıyor. “İslam Merkezi Washington” Tamam adresi buldum dedim; hemen oraya bir mektup yazdım. “Türkiye’de Bediüzzaman Said Nursi isminde bir İslam âlimi var, eserlerini getirdim. Ne yapayım?” “Postaya ver gönder” dediler. Postaya verdim, gönderdim.
Dört sene sonra tekrar gittiğimde –zaten Türkiye’den giden uçaklar Washington’a iniyor- baktım küçük bir odada fevkalade güzel, özel bir dolap ayırmışlar. Dolabın önü kilitli camekân, Risale-i Nurlar içinde. İhlâs ve Uhuvvet Risalesi Latinceydi. Diğerlerinin hepsi el yazısı, teksir ve el yazısı büyük büyük kitaplar. Tabi anladılar adamlar; asar-ı antika… Ona göre muhafaza etmişler. Sonra, “Bunlar Risale-i Nur’dur, Bediüzzaman’ındır. Bediüzzaman bir İslam âlimidir” diye biraz anlattım onlara.
Bizim Amerika seyahatimiz 1956’da başladı, on sene devam etti. On defa füze atışı yapmaya gittim Amerika’ya. Türkiye NATO üyesi malum... Füzeleri veren de Amerika. Aslında Amerika bizi imtihan ediyor; “Türkler bu füzeleri kullanabilir mi…” diye. Onun için bizim çalışmamıza not veriyorlar devamlı. Elhamdülillah hep birinci olduk orada.
BEN RİSALE-İ NURLARI OKUMASAYDIM HAYATIM MAHVOLURDU
Üstad Bediüzzaman’la bir daha görüşemedim. Tarihçe-i Hayat 1958’de basılırken forma forma alırdım. Onları getirir okurdum. Üstad’ın hayatı bana çok tesir etti. Ben Risale-i Nurları okumasaydım, felsefe ile meşgul olan bir adamdım şimdi. Hayatım mahvolurdu… Beni Risale-i Nurlar kurtardı... Beni en çok etkileyen risaleleri soruyorsun. Risale-i Nur’da önemli olan Uhuvvet, İhlâs, bir de iktisat Risalesi… Bu üç risale beni eskiden beri ilgilendirmiştir. Ve halen de onlarla çalışıyorum. Benim şu anda yazdıklarım, konuştuklarımın hepsi Risale-i Nurdandır. Hala Risale-i Nur okurum. Bak işte önümde, masamda duruyor.
ADAM MÛSA AS. MI TANIMIYOR, YAZIYI OKUYAMIYOR, HAPSE GİRMEYİ GÖZE ALMIŞ RİSALE DAĞITIYOR
Bir hatıramı anlatayım sana:
Yine 1956 yıllarındayız. Erzincan’da vaiz efendiye götürdüm bir risale verdim. Vazifem dağıtmak yani… Akşam namazından sonra karanlık bastığında kitabı koynuma, pardösümün altına sokmuş öyle götürmüştüm evine. “Hele gel içeriye” dedi. Girdim, kitabı verdim. Vaiz efendi: “Oku bakalım, dinleyelim” dedi. “Ben okumasını bilmem” dedim. Kitap Osmanlıca Asa-yı Mûsa. “Hocam siz okuyun da ben dinleyeyim” dedim. Asa-yı Mûsa’dan okudu birazcık. Dedim: “Hocam bu Mûsa kim?” (Hekimoğlu ağabey gülüyor) Allah! Allah! Dedi adam. Sonra: “Şu hale bak. Adam Mûsa aleyhisselamı tanımıyor, yazıyı okuyamıyor, hapse girmeyi göze almış risale dağıtıyor. Aman ya Rabbi… Kardeşim benim bu işlere aklım ermez. Ne yaparsanız yapın, hiç görüşmemiş olalım. Bana kitap verdiğini kimseye söyleme” dedi. Korkuyorlardı… Bu sevk-i ilahidir… Bu istihdam-ı ilahidir…
AĞABEYLER, ÜSTAD’TAN SADAKAT DERSİNİ ALMIŞLAR, ONLAR FARKLI…
Ankara’da vazife yaparken Bayram Yüksel ağabeyle beraber Ankara’da gezer dersane arardık, kiralık ev. Yayan… O mübarek hiç yorulmazdı, ben çok yorulurdum. Bir gün dedim ki: “Bayram ağabey, ben sana dersaneler için maddeten yardım etmek istiyordum, fakat edemedim. Yazdığım kitaplardan Minyeli Abdullah’ı sana vereyim, sen bastır, sat, parasını hizmette kullan.” Dedi: “Kardeşim, Kur’an Allah’ın kitabıdır. Ben Kur’an bile basmıyorum ki bütün gücümü Risale-i Nur’a vereyim. Kur’anı başka Müslümanlar bastırıyor. Biz Risale-i Nur’dan başka bir şeyle meşgul olamayız.” Ve kabul etmedi… Onlar Üstad’tan sadakat dersini almışlar, onlar farklı… Bu kesin… Maaş yok… Para yok… Ama koşturuyorlar her gün… Devamlı koşturuyorlar… Böyle sadıktılar onlar...
‘MİNYELİ ABDULLAH’ GİBİ MISIRLILAR DA ‘ANKARALI ABDULLAH’ ROMANI YAZABİLİRLER
Minye[1], Mısır’da Nil nehri kenarında olan bir şehirdir. Minye’yi ben de bilmiyordum. 1967’de kitabı yazmaya başlayacağım zaman atlası önüme koydum, herkesin telaffuz edebileceği, Arapça bir kelime aradım, isim olarak. En iyisi “Minye” diye düşündüm. Çok kolay telaffuz ediliyor ve Arap memleketi orası. Minyeli Abdullah’ı öyle yazdık. Arabistan’dan Mısır elçiliğe ait birisi geldi; “Siz Türkiye’deki olayları Mısır’a yükleyip anlattınız. Biz de Minyeli Abdullah’ı, Ankaralı Abdullah diye yazacağız” dedi. “Yazın, ne yapayım bir şey demem” dedim…
[1] El-Minye ya da kısaca Minye, orta Mısır'da Nil ırmağının batı kıyısında bulunan bir kenttir. Kahire'nin takriben 250 km güneyinde yer almaktadır. Aynı zamanda Mısır'ın Minye ilinin idari merkezidir. Nüfusu 2006 sayımına göre 240.000 kadardır. Kent Yahuda'nın İncili'nin bulunduğu yerdir. Nüfusunun yaklaşık olarak yarısı Hıristiyan Kıpti kökenlidir. (Vikipedi Özgür Ansiklopedi)
bk. Ömer ÖZCAN, Ağabeyler Anlatıyor-VII
***
1932'de Erzincan'da doğdu. Asıl ismi Ömer Okçu'dur. Yazılarını dedesinin ismiyle yazmıştır. Lise tahsilini yaptıktan sonra yurt dışında araştırmalarda bulundu. Uzun yıllar astsubay olarak görev yaptı. İlk kitabı Minyeli Abdullah romanını 1967'de kaleme aldı. Yazıları çeşitli gazete ve dergilerde yayınlandı. Yirmi kadar kitabı vardır. 1957 yılında Üstadı ziyaret etti.
"Ekrem Ocaklı'nın vefatının hatırlattıkları"
"Bir gazetede, Gümüşhane eski milletvekillerinden Ekrem Ocaklı'nın vefat haberini okudum. Bu haber bana 1956 senesini hatırlattı. O zamanlar kerpiçten yapılmış iki odalı baba evinin bir köşesinde otururken, Ekrem Ocaklı Bey, sırtında kıymetli bir elbise ve vakur bir eda ile fakirhanemize teşrif ettiler.
"Gelmesinin tek sebebi vardı, o da, bendeniz Risale-i Nurları dağıtıyordum, haber almış, bizi görmeye gelmişti.
"Oturduk, konuştuk ve okuduk.
"Okuduk derken, o zamanlar eskimez yazıyla yazılı Risale-i Nurları ben okuyamazdım. Üstad Bediüzzaman Said Nursî, Kur'ân yazısını, öğrenilmesini istediği için, bizler de Kur'an yazısını kendi imkânlarımızla öğrenmeye gayret ediyorduk. Rahmetli Prof. Dr. Münif Çelebi'nin Kur'ân Alfabesi'ni alarak günlerce çalışıp Kur'ân-ı Kerim okumaya ve harekesiz yazıyı öğrenmeye gayret etmiştim. Öğrenmiştim de, fakat bir cümleyi belki beş dakikada okuyordum. Buna da okuma değil, heceleme denir.
"İşte bu sebepten Risale-i Nurları ben okumadım. Onlar okudular. Yer yer anlattılar. Dikkat ettim, Risale-i Nur kitapları, kültürlü kimselerin elinde bir ilim hazinesi olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.
"Ya Rab, bu milletin hali ne olacak?"
"Bu arada Ekrem Ocaklı Bey, Said Nursî Hazretlerini ziyaret etmiş, ona dair hatıralarını anlatmıştı. Hatırımda kaldığı kadarıyla 1950-1954 dönemi mebusu olan Ekrem Ocaklı Bey, bir bütçe tanziminde, Diyanet İşleri'nin bütçesi 57.000.000 lira teklif edilmişken, Meclis'in ekserisi buna karşı çıkmış ve Diyanet İşleri bütçesi 27.000.000 olarak kabul edilmiş. Böyle anlatmıştı veya hatırımda böyle kaldı. Ekrem Ocaklı Bey bu hâdiseye çok üzülmüş ve odasına kapanarak günlerce dışarı çıkmamış. Zaman zaman da 'Yâ Rab, bu milletin hali ne olacak?' diye hüngür hüngür ağlamıştı.
"Bir gün Ankara Hukuk Fakültesinden Atıf Ural isimli bir gencin kendisini görmek istediği haber verilmiş. Ayrıcı bu şahıs, Bediüzzaman'ın yanından da geliyormuş. Ekrem Ocaklı Bey hemen ayağa kalkmış, (Rahmetli bunları anlatırken yaptığı hareketleri de aynen gösteriyordu.) Ellerini bağlamış ve Atıf Ural'ı beklemeye başlamış.
"1.85 boyunda, buğday renkli, mahcup tavırlı, üstünde yeni olmayan bir elbise ile Atıf Ural içeriye girip 'Selâmün aleyküm' demiş. Kalbi yaralı olan Ekrem Ocaklı, bu gencin boynuna sarılıp hüngür hüngür ağlamak istemiş. Göz yaşlarının yaralı kalbine şifa olacağını tahmin etmiş. Fakat insan her istediğini yapamıyor ki... Nihayet, titrek adımlarla Atıf Ural'a yanaşmış. Bir yandan ağlamamak için dudağını ısırırken, bir yandan da hafif bir sesle, hattâ ancak mırıldanırcasına, 'Hoş geldin kardeşim' demiş.
"Ekrem Ocaklı Bey, bir şeyler hissetmiş, fakat ne var, ne oluyor, onu bilememiş. Bu sırada Atıf Ural Bey: 'Efendim, Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri bana dediler ki:
'Git, Ekrem'e söyle; bu dünya ona bırakılmamış. Merak etmesin. Mülkü mâlikine teslim etsin. Allah'ın işine karışmasın. Kendi vazifelerini ihmal etmesin.'
"Ekrem Ocaklı bir iki adım geriye çekilmiş, alnından ve şakaklarından yuvarlanan ter tanecikleriyle birlikte koltuğa âdeta yığılmış ve eliyle işaret etmiş:
"Otur kardeşim.'
"Sonra iki elini başına götürmüş:
"Baş üstüne. Nasıl emrederlerse öyle olsun. Elbette ki onlar daha iyi bilirler.'
"Biraz durup yutkunmuş, yumruklarını sıkıp kendini topladıktan sonra devam etmiş:
"Acaba selâm ve hürmetlerimi kendilerine götürür müsün? Ve bu acizin hürmetlerini kabul eder mi?'
"Onların telsize, telgrafa ihtiyacı yoktur"
"Doğrusu Ekrem Bey âdeta sararmış, saçları diken diken olmuştu. O anı yeniden yaşıyordu. Biz de dehşet içinde kalmıştık. Çünkü karşımızda mebusluk yapmış, bilgili, zengin, iri yarı, halk tabiri ile 'kerli ferli' bir adam vardı. Fakat bu adam, ağlıyor, 'Ya Rabbi, bu milletin hali nice olacak?' diyor. Sonra bir hukuk talebesi geliyor. Bir şeyler söylüyor. Düşününüz 20-25 yaşındaki benim gibi bir Cumhuriyet çocuğunun kafasına bu işler nasıl sığabilir? Hayret ve dehşet içinde sordum:
"Ağabey, sizin üzüldüğünüzü Bediüzzaman haber almış mı?'
"Güldü, yerine oturdu. 'Onların telsize, telgrafa, mektuba, hattâ şu dünya gözüne bile (bu meselelerde) ihtiyaçları yoktur. Onları anlamaya çalışın.'
"Bu sefer merakım büs bütün arttı. Gerçi büyüklerimiz cin, peri hikâyelerini çok anlatmıştı. Bu arada kerametlerden ve mucizelerden de bahsetmişlerdi ne yalan söyleyeyim, o zamanlar kerametle mûcize arasındaki farkı bilmiyordum. Ama harika işler yapan din büyükleri varmış. Bunları duyardım. Şimdi ise böyle hâdiselerle karşı karşıyaydım. Ekrem Bey merakımı anlamış olacak ki, devam etti: 'Madem öyle, size bir hatıramı daha anlatayım':
"Şifahen mi soracağız, kalben mi?"
"Bitlis mebusu ile beraber oturup, dört soru hazırlamıştık. Bu soruları kâğıdın üzerine yazdık. Bediüzzaman Hazretlerine soracaktık. Ben dedim ki: 'Bunları şifahen mi soracağız, kalben mi?' Bitlis mebusu, 'Kalben soracağız' dedi ve kalkıp Üstad Hazretlerine gittik. İçeri girince bizi ayakta karşıladı. Bitlis mebusu arkadaşıma sarılarak, 'Gel! Bir cesedde iki ruh taşıyan kardeşim!' dedi, boynuna sarıldı. Ben elini öpmek istedim, benim de boynuma sarılıp, 'Hoş geldin kardeşim' dedi.
"Oturduk. Üstad, hemen sorularımızı cevaplandırmaya başladı. Hem de kâğıttaki sıraya göre. Dördüncü soru, mebusluktan istifa edip etmemeye dairdi. Onu da, 'Kardeşim, siyasette meşgul olmuyorum, dördüncü sorunuza cevap veremeyeceğim.' dedi.
"Neden bu derece keramet peşinde koşuyorsunuz?"
"Arzettim ya, bu sohbet karşısında kafam allak bullak olmuştu. Kendimi toplayıp, bir şeyler öğrenmek gayesiyle sordum:
"Efendim, neden bu derece keramet peşinde koşuyorsunuz? İslâm uleması kerametten çok, ilme ve ibadete önem vermişler. Mesele sizin için daha başka mıdır?'
"Ekrem Bey, durdu, düşündü. Yukarıda da belirttiğim gibi kültürlü bir insandı. Bilhassa Âkif'in Safahat'ı üzerinde adeta ihtisas sahibi idi. O tarihlerde neşredilen Safahat kitabının yanlışlarını düzeltmişti. Bunların niçin yanlış olduklarını bir izah edişi vardı ki, Arapça, Farsça ve Türkçe'ye vukufiyeti açıkça ortadaydı. Öte yandan gecenin saati hızla ilerliyor, 12'ye yaklaşıyordu. Şehir tamamen sessizliğe bürünmüş, bizim evde, petrol lâmbasının cılız ve dalgalanan ışıkları arasında sohbetimiz hâlen devam ediyordu. Bitmesini de isteyen yoktu. Ekrem Bey, gözlerini bana dikti:
"Sorunuzu iki yönden cevaplandırmam mümkün. Birincisi, Said Nursî Hazretleri yönünden. Hâşâ bu aciz, öyle bir İslâm kahramanına ve âlimine tercüman olacak durumda değildir. Bu selâhiyeti kendimde göremem. Yalnız hep beraber düşünelim. Said Nursî gibi bir şahıs, İslâmiyeti yaşamak, anlatmak istiyor. Fakat herkes ona cephe almış. Bütün kapılar yüzüne kapanmış. Posta telgraf imkânı yok. Haberciler çok az. Sürgün, hapis, gözaltında bir Said Nursî ne yapabilir? Amma o İslamiyete hizmet aşkıyla yanıyor. Her şeyini bunun için feda etmiş. İslâmiyet'in sahibi olan Allah, dinine hizmet eden bir Said Nursî'ye beş on tane keramet vermişse, bunu yerinde görmeliyiz, anlayışla karşılamalıyız. Hizmet için böyle şeylere, her âlim ihtiyaç duymuştur. Bazılarına, ihsân-ı İlâhî olarak verilmiştir.'
"Durdu, ayaklarından bir tanesini altına alıp diğer dizine dayanarak devam etti:
"Ben, Bayburt'un bir köyündenim. Rençberiz. Çiftimiz, çubuğumuz, koyunumuz var. Nasıl ki, çoban köpeğini kapıda tutabilmek için ona sık sık et atmak gerekiyorsa, Said Nursî de, benim gibi nefs-i emmâreye mensup birisine keramet etlerini atar ki, ben de onun kapısın bekleyeyim.'
"Dehşet içindeyim, 'Estağfirullah' diyebildim. Bu tevazu karşısında toparlanıp, ellerimi dizlerimin üzerine koydum. Bir çocuk gibi tekrar sordum: 'Nasıl olur efendim?' Bu, mânâsız bir soru idi. Bir şeyler sormak itiyordum. Fakat neyi, nasıl soracağımı bilmiyordum. Bugünkü kafam olsa ona derdim ki, 'Ekrem Ağabey, eğer mümkünse Said Nursî'ni ve senin iç dünyalarını aç, bana göster.'
"Amma bu da mümkün değil. Fakat asıl öğrenmek istediğim buydu. Dış dünyanın rezaletlerinden bıkmış, sefahetten kaçıyorduk. Bir adam düşünün, kaçıyor. Fakat nereye gittiğini bilmiyor ve kimse de ona yol göstermiyor veyahut gösterilen yolların çokluğu karşısında şaşkına dönmüş ne yapacağını bilmiyor... İşte o zamanlar kalbim böyle idi.
"Ârif adamdı. Benim şaşkınlığımı anladı. Bir misal daha verdi:
"Bir hastahane düşün. Orada tabibler kiminle daha çok meşgul olur? Ağır hastalarla değil mi? İşte ben hastayım. Bediüzzaman ise tabib... Beni kerametleriyle tedavi etti. Ötelerin varlığına, ruhların kuvvetine, İslâm'ın ulviyetine bir daha inandım. Artık ben bu kapının köpeğiyim.'
"Sonra tanıdığı velilerden misaller verdi. Onlardan da keramet görmüş, onların hallerini anlattı. Böylece benim için dehşet dolu bir geceydi.
"Ekrem Ocaklı Bey, bizim eve beş altı akşam devam etti. Okudu, anlattı, dinledi ve bana ilk Ebced dersini de o verdi. Kısacası kendisinden çok istifade ettim. Allah rahmet etsin.
"Bir bedende iki ruh"
"Bilmem hatırlayacak mısınız? Bitlis mebusunu (Galiba Gıyasettin Beyi) Bediüzzaman karşılarken, 'Gel bir bedende iki ruh taşıyan kardeşim' demişti ya. İşte bunun mânâsını da Ekrem Beyden sormuştum. İzah etti. 'Gıyasettin Bey, hem ehl-i tarik idi, hem de Risale-i Nurları okurdu. İşte bunun için öyle söyledi' demişti.
"Çok soru sormamdan da anlaşıldığı üzere, ben de çok okuyan ve sigara parasını bir ömür boyu kitaba ve mecmuaya veren kimse idim. Sırası geldikçe bu hususlara tekrar dokunacağım.
"Unutmadan hemen söyleyeyim ki, Ekrem Bey, 'Ben bu kapının köpeğiyim' derken, İslâm büyüklerinin ekserisi 'ben' ile 'nefs'i aynı şey kabul etmişlerdir. Nefis, yerine göre 'düşman', yerine göre 'köpek' vesaire olarak nitelendirilmiştir. Yoksa Ekrem Beyin müstesna şahsiyetini biz de her zaman tenzih ederiz.
Ruhlar ve gerçekler
"Tabii aradan günler, geceler geçiyor. İnsan, yaşadığı anın önemli veya önemsiz olduğunu bilemediğinden notlar almıyor. Dolayısıyla bu kabil hatıralar 'Bir gün, bir gece, bir zaman' gibi ifadelerle devam ediyor. Aslında tarihlerin de zannedildiği kadar önemi olmasa gerek.
Bir gece rüyamda trendeymişim. Dediler ki:
"Bediüzzaman Said Nursî de, bu trende seyahat ediyor.'
"Hemen fırladım, Bediüzzaman'ın yanına gitmeye koyuldum. Üçüncü mevki bir kompartımanda sekiz kişi oturmuş, pencerenin dibinde de Bediüzzaman Hazretleri vardı. Ben içeri girip, Üstad'ın elini öpmek istedim. Fakat kapının önündeki adam hemen ayağa kalktı, beni göğüsleyerek dışarı çıkardı:
"Sen kimsin?' dedi. Ben de,
"E... şehrinde Risale-i Nur dağıtıyorum' diye cevap verdim.
"Bu sözümü duyan Bediüzzaman, dışarı çıktı. Koridorda onunla karşı karşıya geldik. Bediüzzaman'ın elini tuttum, öpmeye başladım. İki defa öptüm. Bu sırada Bediüzzaman gayet sinirli bir şeklide bağırdı:
"Elimi öp, şekeri öpme.'
"Dikkat ettim, Bediüzzaman'ın avucunun içi şeker doluydu. Ben de iki defa bu şekerleri öpmüşüm. Üçüncüsünde Bediüzzaman'ın elini öptüm ve uyandım.
"Saatime bakınca sabah namazının yaklaştığını anladım. Yataktan fırlayıp bir acaip hâl içinde abdest alıp namaz kıldım. Artık uyumam mümkün değildi. Heyecanlanmıştım. Çayımı kaynatıp bir taraftan şekersiz çayları acı acı içerken, öte yandan bir şeyler okumaya ve notlar almaya gayret ediyordum.
"Niçin şekersiz çay?"
"Bilhassa bazı gençler niçin şekersiz çay içtiğimi merak edebilirler. Delikanlılık çağına gelmiştim. İnsanların keyfine tabi olmak istemiyordum. Bir kaideler manzumesi arıyordum. Değişmeyen, şaşmayan bir edebiyat. Nizâmı, İslâmiyet'te bulmuştum, daha doğrusu o nizami İslâmiyet'te görmüştüm. Halbuki benim yakınlarım İslâmiyeti yeteri kadar bilmedikleri gibi, ben de İslâmiyet adına tek satır ders almamıştım. Hattâ yıllar yılı İslâm düşmanı bir zihniyetin kitaplarını okumuş, derslerini dinlemiştim. Hani zaman zaman bazı kimseler söyler ve yazarlar ya; 'Cumhuriyet devrinde dinsiz bir nesil yetiştirilmek istenmiş.' İşte ben o nesle mensup bir genç idim.
"Bakınız, bir yanda dinsiz nesil yetiştirilmek isteniyor, öte yanda ben İslâmiyet'te üstün bir nizamı görüp, ona tabi olmak istiyorum. Sanki bir yanım buz tutarken, bir yanım alev alev yanıyordu. Bu zıtlıklar dünyasında yapacağım tek şey vardı, bilgimi artırmak. İşte memuriyetten artan vakitlerimde, şekersiz çaylar ve kahveler içerek uykuyu dağıtıp, okuyordum, notlar alıyordum, düşünüyordum. Hani şu 'yalnızlık' herkesin ağzında çiğnenen bir sakız olmasaydı, 'Kalabalık şehirlerde yalnız yaşıyordum' diyebilirdim.
"Aradığın bu adam"
"Mevzuya dönecek olursak, rüyayı gördüğüm andan itibaren kuşluk vaktine kadar çalıştım, yazdım ve bekledim. Artık tahammül bitti. Mutlaka dışarı çıkmam gerekiyordu. Rüyayı tabir etmiştim. Ben Risale-i Nur hizmetlerinin şekerleme gibi tatlı, zevkli, vecdli yönünde idim. Şimdi bana tehlikeli bir vazife veriliyor. Onu yapmak gerekiyor. Acaba nedir? İşte bu halet-i ruhiye içinde, izinli olmama rağmen hemen sokağa fırladım. Yürüyorum... Nereye yürüdüğümü, nereye gittiğimi ben de bilmiyorum. Fakat o rüya için, gitmem gerekiyor, gidiyorum...
"Sadece bir yolda yürümüyorum. Bazı sokaklara dönüyorum. İşte Buğday Meydanına girdim. Bilmiyorum? Bu meydan bu mevsimde boştur. Fakat yürüyorum işte. Buğday Meydanına girer girmez tanıdığım bir arkadaşla karşılaştım. Beni görünce yanındaki adama döndü,
"İşte aradığın bu adam!..' dedi.
"Biz selâmlaştık. Musafaha yaptık. Gelen şahıs, bana dedi ki:
"Ne yapıyorsun?'
"Hariçten lise bitirme imtihanlarına girdiğimi söyleyince, o:
"Lise müdürüne Risale-i Nurlardan verdin mi?'
"İsmini, memleketini ve ne olduğunu tanımadığım şu şahsa, âdeta hayatımın hesabını vermeye başlamıştım.
"Vermedim.'
"Gayet ciddi olarak dedi ki:
"Sözler basıldı, hemen bu kitabı alıp, lise müdürüne vermen lâzım. Unutma, bizim vazifemiz tebliğdir, irşad Allah'a (c.c.) aittir. Biz iman hakikatlarından herkesi haberdar etmek zorundayız. Bu sebeple bugün veya yarın Sözler'i al, lise müdürüne ver.
"Peki' diyerek yanından ayrıldım. Geceki rüya ile bu hâdise birbirini tamamlıyordu. Şimdi işin, şekersiz yönüne gelmiştim. Eğer lise müdürüne Risale-i Nurları götürüp verecek olursam, beni okuldan uzaklaştırabilecekleri gibi, memuriyetten de atabilirlerdi.
"Sonradan öğrendiğime göre, bu arkadaşın ismi Ayhan imiş. Ege Bölgesinde bir vilayette memur iken, kalben Bediüzzaman Said Nursî'den vazife istemiş. Devled de bu arkadaşı Şark vilayetlerinden birine çekirge mücadelesi yapmak üzere göndermiş. Geldiği şehirde her ikindiden sonra öyle bir rüzgâr çıkardı ki, değil çekirgeler, insanlar bile binalara sığınmak zorunda kalırlardı. Yani, tarih boyunca çekirge âfeti görmemiş bir yere Ayhan Bey, çekirge mücadelesine gönderilmişti. Tabii o, buralarda çekirgelerle mücadele etmeyeceğini anlamış ve kendisini Risale-i Nur hizmetlerine vermişti. İşe de, bizden başlamış.
"Sizinle konuşmak istiyorum"
"Mevzumuza gelelim:
"Vecd halinde eve geldim. Sözler'i paket yaptım, koltuğumun altına alıp lisenin yolunun tuttum. Liseden içeri girdim, elimdeki paket bir şeker kutusuna benzediğinden, 'Lise müdürüne şeker götürdü' demesinler diye, paketi hademeler odasına bıraktım. Lise müdürünün yanına girdim.
"Hocam, sizinle bir meseleyi konuşmak istiyorum.'
"Müdür sandalyesinden kalktı. Ellerini arkasına bağladı. Yanıma kadar sokulup:
"Ne söyleyeceksin?'
"Efendim, Türkiye'de Bediüzzaman Said Nursî isimli bir şahıs vardır. Bu şahıs pek çok kitap yazmıştır ve taraftarları da bulunmaktadır. Siz de münevver bir kimsesiniz. Bu şahıs ve kitapları hakkında bilgi sahibi olmalısınız.'
"Bana çok kimseler tesir etmek istemiştir. Her grup, her ideoloji beni kendilerine çekmeye çalışmıştır. Ben ise hiçbir gruba ve ideolojiye mensup değilim ve olamam da. Sonra siz bir talebesiniz. Benimle bu gibi hususları konuşamazsınız.'
"Hocam, bu hususları sizinle konuşabilmem için ne yapmam lâzım?'
"Hemen müdürün odasından ayrıldım, muavinin odasına gittim. İmtihana giriş karnemi muavine verdim. 'Artık imtihanlara girmeyeceğim, talebe değilim' dedim ve hızla müdürün odasına döndüm.
"Talebelikten ayrıldım. Şimdi sıra geldi, tevkif edilmeye ve memuriyetten atılmaya. Ne olursa olsun, yaptığım işlerin kötü olmadığına, bilâkis iyi olduğuna inanmıştım. Ben, insanlara içki, kumar dağıtmıyordum. Kitap veriyordum. Böyle birş eye karşı çıkılırsa, ben de karşı durmasını bilmeliydim. İşte bu azimle müdürün odasına girdim:
"Efendim, artık talebe değilim.'
"Seni dinliyorum. Fakat az konuş, benim anlatacağım çok şeyler var. Siz henüz öğrenme çağındasızın.'
"Mutlaka efendim, siz bugün bizim hocamız olduğunuz gibi, yarın ve her zaman hocamız olarak kalacaksınız. Her mevzuda biz sizlerden çok şeyler öğreneceğiz. Arzetmek istediğim husus şu kadardır: Türkiye'de Bediüzzaman Said Nursî isminde bir şahıs, Risale-i Nur kitaplarını yazmıştır. Risale-i Nur Talebeleri de vardır. Siz bunlardan haberdar olmalısınız. Bendeniz size Bediüzzaman'ın bir kitabını hediye olarak getirdim, kabul buyurunuz.'
"Müdür Bey, Türkiye'deki Turancılık, Kürtçülük ve Panislâmizm hakkında geniş geniş bilgi verdi. Belki bir buçuk saat, belki iki saat konuştuk. Ekseriyetle ben, kendilerini dinledim.
"Efendim, Descartes'i okuyan nasıl rasyonalist olmuyorsa, Bediüzzaman'ın bir kitabını okuyan da hemen Nurcu olmaz. Olsa olsa Risale-i Nurlar hakkında bilgi sahibi olabilir. Ben size Nurcu olun veya olmayın demiyorum, diyemem de. Ama siz mademki hocamsınız, münevver bir insansınız, Risale-i Nurları okumak zorundasınız ki, talebelerinize ve öğretmenlere duyup işittiklerinizi değil, okuyup tetkik ettiklerinizi anlatabilesiniz. Takdir buyurursunuz ki, en doğru yol da budur.'
"Kitabı istedi. Hemen hademeler odasına gidip getirdim ve kendisine takdim ettim. Teşekkür ve hürmetlerimi belirterek müsaadelerini isteyerek ayrıldım.
"Tarihçe-i Hayat basılıyor"
"1959 senesinde Tarihçe-i Hayat basılıyordu. Ben, forma forma alıp koyuyordum. Çünkü Bediüzzaman'ın hayatını çok merak ediyordum. Tarihçe-i Hayat'ta ise, Bediüzzaman'ın hayatından çok, fikirlerine yer verilmişti. Bunun sebebini sorduğumda dediler ki:
"Bediüzzaman'ın hizmetinde bulunanlardan biri, onun hayatını yazıyormuş. Bediüzzaman bu notları yırttırmış. Hayatından çok fikre yer verilmesini uygun görmüş...'
"Tabii Bediüzzaman gibi ihlâslı bir kimse, kendi hayatını kendisi yazamaz ve yazdıramazdı. Amma onun vefatından sonra, Bediüzzaman'ın hayatını bir değil, birçok kimseler yazmalı ve birçok eserler onun hayatına ayna tutmalıydı ki, idealist gençlerimiz ibret alsınlar.
"Eskişehir'e doğru"
"Tarihçe-i Hayat'ın baskısı bitip ciltlenince, arkadaşlar, Üstad'a götürülmek üzere, bir bavul dolusu kitap verdiler. Ben de, hatırladığım kadarıyla, akşam Haydarpaşa'dan hareket eden Anadolu Ekspresine bindim. Gece yarısından sonra Eskişehir'e indim, bir taksi ile söylenen otele gittim.
"Otelde uyumam mümkün olmadı. Şimdi anlıyorum ki, beni oldukça evham basmış, bir sürü korkuların pençesinde kıvranıp durmuşum. Daha evvel belirttiğim gibi, bu korkuların başında, memuriyetten atılmak, hapis olmak gibi hususlar geliyordu.
"Bir Avrupalı yazarın söylediği gibi: 'Korkusuz insan olmaz. Önemli olan korktuğunuz halde yine gayeye gidebilmenizdir.' Ben de insan olarak korkuyordum. Fakat Müslüman olarak gayeme gidiyordum. O günleri bir şükran ifadesi olarak hatırlayıp, Allah'ın sonsuz lûtf-u inayetine şükrederim.
"Sabah ezanları okununca, namazı bir camide kıldım. Emirdağ'a kalkan otobüslerin garajını buldum, sonra kahvaltı yapıp hemen garaja döndüm. Bileti alıp bavulumla birlikte otobüse bindim. O zamanlar modern otobüsler yoktu. Ufak, eski otobüsler vardı. Bunların üstüne de dağ gibi denkler sarılırdı. Otobüs acaip bir şey olurdu.
"Herkes Bediüzzaman'dan bahsediyordu"
"Ne ise, yola çıktık. Herkes Bediüzzaman'dan bahsediyordu. Düşündüm: 'Bunlar Bediüzzaman'dan bahsediyorlar ki, ben de bunlarla konuşayım ve beni yakalasınlar, kitapları elimden alsınlar.' Bu sebeple hiç kimseyle, hiçbir şey konuşmadım. Soru soran olduysa gayet kısa cevap verdim ve devamlı susarak hâdiselerin sonunu bekledim.
"Bediüzzaman'ın kerametlerini hatırlayıp, 'Aman, bana keramet göstermese' diyordum. Öyle ya, kalpten geçen sorulara cevap vermek, kesekâğıdının ters şekilde gelip ele yapışması... Ve, benim gördüğüm rüyalar, daha başka işittiklerim... Bunların bütünü kafamı allak bullak ediyor, keramet görmek istemiyordum. Doğrusu, kerametlerden korkuyordum. Aklımın alamayacağı, gözümün alışmadığı şeyler görmek, elbette beni endişeye düşürürdü. 'Mademki Üstad kalpten sorulan sorulara cevap veriyor, ben de kerametten korkuyorum, bana keramet göstermese' diyerek, yoluma devam etti.
"Emirdağ'a varıyorum"
"Şöyle bir tasarım vardı:
"Emirdağ'a inince hemen bavulu elime alıp, güya Emirdağ'ın yerlisi imiş gibi, bir sokağa doğru yürümeye başlayacaktım. O sokakta yaşlı bir kadınla karşılaşırsam, Bediüzzaman'ın kaldığı yeri soracaktım. Arzettim ya, beni öyle bir evham basmıştı ki, herkesi sivil polis zannedecek duruma gelmiştim. Hattâ belki bu yüzden genç hanımlara bile Bediüzzaman'ın kaldığı yeri sormayıp, ancak ve ancak yaşlı hanımlara sormayı kafamda tasarlıyordum.
"Nihayet Emirdağ'a geldim. Otobüsten indim. Şoför muavini, otobüsün üstündeki bavulların ve denklerin iplerini çözüp yavaş yavaş eşyaları sahiplerine veriyordu, ben de bekliyordum. Bu sırada otuz-otuz beş yaşlarında esmer, zayıfça birisi geldi. Kalabalığın içinde üç kişiyi işaret ederek, 'Siz şimdi gelin' diğer iki kişiyi de işaret ederek, 'Siz de sonra gelin' dedi.
"Ben bavulu elime aldım ve bu şahsı takip etmeye başladım. 'Eyvah' diyordum. 'Otobüsten iner inmez hemen polise yakalandık.' Kaçmanın, bir tarafa gitmenin, bir şey söylemenin imkânı ve gereği yoktu. İster istemez bavul önümde öndeki şahsı takip ettim. Bir bahçeden içeri girince, karakola geldiğime inandım. Çünkü o zamanlar, karakollar genellikle bahçe içinde bulunurdu ki, güya bazı kimselere sopa attıklarında feryadı dışarıdan duyulmasın diye. Böyle derlerdi. Bu sözün sıhhat derecesini bilmiyordum. Fakat ekseri vilâyet ve kasabalarda karakolların bahçe içinde olduğu da gerçekti.
"Üstad'ın kaldığı yere gelmiştik"
"Merdivenlerden birinci kata çıktık. Odalardan birinde gaz ocağı, çaydanlık, rahleler, kitaplar, kalemler görünce sevindim. Artık Üstad'ın kaldığı yere gelmiştik. Selâmlaştık, oturduk. Biraz sonra Üstad içeri girdi, sırtında tahmin ederim, bezden yapılmış siyah bir cübbe vardı. Boynunda beyaz bir atkı, başında kendine has bir sarık vardı, saçları uzundu. Bediüzzaman'ın içeriye girmesiyle kendimi on beşinci, on altıncı asır da yaşayan bir Osmanlı zannettim. O devir birden bire yanıma gelmişti.
"Zaten gıyaben Bediüzzaman'ın çok tesirindeydim. Evin fakirane hali, Bediüzzaman'ın giyimi bana daha da tesir etti. Yerimden kımıldayamadım. Bediüzzaman gelip benim çok yakınımdaki sedire oturdu. Misafirlerden biri kalkıp elini öpmek istedi. O iki eliyle selâmlayarak elini öptürmedi. Ve hepimiz oturduk. Evvelâ umumî bir konuşma yaptı. Bu konuşmanın içinde dedi ki:
"Almanya ve Amerika'dan Risale-i Nurlar isteniyor. Buraya gidecek kardeşlerimiz Risale-i Nur götürsünler.'
"Sonra her birimizle tek tek konuşmaya başladı. Söylediklerini hepimiz işitiyorduk. Bu sohbetten sonra, 'Ben hastayım. Fazla kalamayacağım' diyerek kendi odasına çekildi. Bizler de müsaade alarak odadan çıktık. Hemen yandaki oda, Bediüzzaman'a aitti. Kapıdan bir göz attım. Yerde hiçbir şey yoktu. Tertemiz tahtalar vardı. Bir köşede ve pencerenin önünde karyola bulunuyordu. Bu fakirane bir hayat, her tarafta görülüyordu. Oradan çıkıp bir bakkal dükkânına gittik.
"Hemen belirteyim ki, götürdüğüm Tarihçe-i Hayat, Lâtin harfleriyle yazılmıştı. Bediüzzaman bu eserleri aldı ve memnun oldu. Aylarca sonra Tarihçe-i Hayat hakkında takibat açıldı.
"İki yüzlü bayrak hâdisesi"
"Evet, Bediüzzaman'ın yanından çıkıp bir bakkal dükkânına girdik. Yine o zamanlar Peyami Safa 'iki yüzlü bayrak' hâdisesinden bahsedip, yeraltı hareketlerinin olduğuna dikkati çekmek istemişti. Hâdise Emirdağ'da olmuştu. Bu hâdiseyi de soruşturup Peyami Safa'ya yazayım, dedim.
"Öğrendiğime göre, Adnan Menderes, Emirdağ'a gelmiş. Yirmi beş yaşlarında, gayet utangaç olan cami imamı ise düşünmüş ki: 'Başvekilimiz kasabamızı ziyaret ediyor, acaba biz ne gibi bir iltifatta bulunabiliriz?' Hemen aklına, minberin altında bulunan bayrak geliyor. Bu bayrağın ne ve nasıl olduğunu bilmeden koşup alıyor ve caminin damından sallıyor. Menderes de bu bayrağın altından geçmiş...
"Efendim, Osmanlı'ya ait her şey silinip süpürülürken, bayrakları da toplayıp, yakıyorlarmış. Bir köylü: 'Üzerinde Kelime-i Şehadet bulunan bayrağı yaktırmam' diyerek camiye geliyor, gizlice bayrağı alıp, beline dolayıp, köyün yolunu tutuyor. Aradan yıllar geçip DP iktidara gelince, 'Artık iyi günler geldi' diyerek, getirip, bayrağı yerine koymuş. Adnan Menderes de Emirdağ'ı ziyaret edince, imam efendi, bu bayrağı hatırlayıp, işin sonu nereye varır, hesaplamadan, hemen caminin damına çıkıp, sallamaya başlamış. Uzun müddet bayrağı tutmuş olacak ki, aşağıdan birisi müezzine, 'Biraz da sen çık, bayrağı tut, imam yorulmuştur' demiş.
"Adnan Menderes gittikten sonra şikâyetler başlıyor, zabıtlar tutuluyor ve gece yarısı imam, müezzin ve müezzine bayrağı tutmasını söyleyen kişi, birer saat arayla evlerinden alınıp, karakola getiriliyor. Bu hâdise gazetelere intikal, edince, Peyami Safa feryadı basıyor: 'Yeraltı hareketleri var, iki yüzlü bayrak çekiliyor' vesaire...
"Emirdağ'dan ayrılıyoruz"
"Bediüzzaman bize haber göndermiş. 'Hemen Emirdağ'dan ayrılsınlar' diye. Fakat araba yok. Pazar günleri Eskişehir'e araba bulmak mümkün değilmiş.
"Ceylan Çalışkan'ın kullandığı bir taksi geldi, bizi Çifteler'e kadar bırakacaktı. Taksiye üç arkadaş binerken baktım, Bediüzzaman'ın bize tek tek söylediği sözlerden, benimle ilgili olanının hatırlıyorum, diğerlerini hatırlamıyordum. Yanımdaki arkadaşa:
"Bediüzzaman benim için ne söyledi?'
"Ben de onu düşünüyordum. Sizlere söyledikleri hatırımda kalmamış, bana söylediğini biliyorum.'
"Üçüncü arkadaş daha kültürlü ve Risale-i Nurları da iyi bilen bir kimse idi. O, 'Bu meseleleri karıştırmayın' deyince, biz de 'Peki' diyerek, arabaya bindik. Hemen çocuklar koşarak geldiler ve arabaya doldular. Belki on beş-yirmi çocuk.. Hepsi de 6 ilâ 8 yaşları civarında... Arabaya binince başladılar, 'Annem beni yetiştirdi, bu hizmete yolladı' marşını söylemeye. Bediüzzaman çocukları çok severmiş. Çocuklar da her zaman ona alâka göstermeye çalışıyordu.
"Emirdağ'ın çıkışında jandarma okuluna gelince, çocuklar indirildi ve hepsi koşarak geriye döndüler. Yollarda bir kısım vatandaşlar durup, arabaya dönüyor ve hürmetle selâm veriyorlardı. İçeride Bediüzzaman'ın olduğunu zannediyorlardı.
"Çifteler'e geldik, yine araba yok. Sorup soruşturduk, bir otobüs ile bir de şoförü varmış... Onu bulduk, Eskişehir'e gitmek istediğimiz söyledik. 'Herbiriniz onar lira verirseniz, götürürüm' dedi. Doğrusu çok ucuz bulduk. Çifteler'den Eskişehir'e otuz lira için bir otobüs gidecek, ucuz... Otobüse bindik, çok beklemeden hareket edildi. Geçtiğimiz mahallede yolcular binmeye başladılar. Eskişehir'e indiğimizde ayakta yer yoktu. Şoför daha evvel inmiş, bizi beklemiş. Biz kendisine hiçbir şey söylememişken, o şöyle dedi:
"Hoca Efendinin talebelerini her getirişimde otobüs böyle dolar. Siz zannediyor musunuz ki, otuz lira için geldim? Böyledir işte, üç kişiyle yola çıkarım, tıklım tıklım Eskişehir'e inerim. Allah bereket versin...'
"Bütün bunlar karşısında sadece susup dinliyorum ve düşünüyorum. Arkadaşlardan ayrıldık. Bunlardan biri hukukçu, biri de desinatörmüş. İkisini de Bediüzzaman'ı ziyaret sırasında tanıdım.
"Tekrar trene binip, yoluma devam ettim. 'Almanya ve Amerika'dan Risale-i Nurlar isteniyormuş, oraya gidenler götürmeli...' Bu cümlenin benimle ne alakası olur? Fakat neden hep bunu düşünüyorum?
"Amerika'ya yolculuk"
"İki veya üç ay sonra Amerika'ya kurs emrim geldi. İlişiğimi kesip Erzurum'dan trene bindim. Beni uğurlayan iki kişi vardı. Milliyetçi olan İsmail Can, 'Amerika'ya ne götüreceksin?' diye sordu.
"Risale-i Nurları...'
"Kardeşim, ömründe bir defa Amerika'ya gideceksin Amerika yerine hapishaneye gitme...'
"Diğeri Nakşî Tarikatına bağlı bir dindardı. O,
"Bu, emri verene aittir, bizi ilgilendirmez' dedi. Halbuki bu şahsa da Bediüzzaman'ı ziyaret ettiğimden, onun söylediği sözlerden bahsetmemiştim.
"Milliyetçi olan,
"Öyle ise ben karışmıyorum kardeşim, sözümü geri aldım' dedi ve tren de hareket etti.
"Tahmin edeceğiniz gibi kafam karma karışıktı. Ne oluyor, birinin söylediğini, diğeri tekrar ediyor ve anlamadığım bir hal içinde gidiyorum.
"Ankara'ya gelince Risale-i Nurları temin ettim. Bunların bir kısmı eskimez yazı, pek azı yeni yazı ile idi. Eskimez yazı olanlarından sadece İhlâs Risalesi Mısır baskısı olup, Arapça idi. Diğerleri teksirle yazılmıştı. Teksirle yazılanların bazılarında sayfaların bir yüzü boştu. Boylu ve enli kitaplardı. Bütün risaleleri topladım, bir bavul dolusu kadardı. Onları bavula doldurdum, bavuldaki elbise, çamaşır ve ayakkabı gibi eşyalarımı da valize yerleştirdim. Böylece Esenboğa Havaalanına gittik.
"Dört motorlu iki Amerikan uçağı terminale yaklaşmıştı. O zamanlar jetlerle yolculuk yaygın değildi. Okyanusu pervaneli uçaklarla aşacaktık.
"Aranmayan tek bavul"
"Çıkış kontrolleri başladı. Yüz kişiydik. En başta yüksek dereceli kumandanların bavulları, gümrük çıkış kontrolüne tabi tutuluyordu. Bu durumu görünce canım iyice sıkıldı. Onların bavulları kontrol edildikten sonra bizimkiler haydi haydi... Artık dönüşü olmayan bir noktaya gelinmişti. Öyle ise hali, vaziyeti olduğu gibi kabul etmekten başka çare yok. Biz de kabul ettik, bekledik.
"Sıra benim bavulları kontrole geldi. Memur içinde Risale-i Nurlar olan bavulu tuttuğu gibi döner merdivene attı.
"Yine o zamanlar diyeceğim, çünkü çoktandır Esenboğa Havaalanından dış ülkelere hareket etmedim. Evet o zamanlar gümrük muayene bandının arkasında yuvarlak, ağaçlardan yapılmış bir yer vardı. Bavullar bu yuvarlak ağaçların üzerine konunca, her ağaç kendi ekseni etrafında dönüyor, bavul da rahat bir kayışla aşağı iniyordu. Oradan da alınıp, uçağa yükleniyordu.
"Risale-i Nurlar bulunan kocaman ve ağır bavul hiç açılmadan giden tek bavul oldu. Diğerleri iyice arandı. Bu arada benim valiz de arandı, hattâ iki veya üç kutu lokum vardı. Onları dahi sordular ve yokladılar.
"Amerika'da gümrük kontrolleri, bizden daha sıkı. Ayrıca Amerikan gümrükçüler çok selâhiyetli, bütün bavullar ve çantalar iyice aranıp, bilhassa yiyecek maddesi sokmuyorlardı. Sarî hastalıklardan korkuyorlarmış. Elma, armut gibi meyveleri üretmek için ziraat bahçelerine gönderirlermiş, geri kalan yiyecekleri de yakarak imha ederlermiş.
"Onlar da bavulları tek tek aramaya başladılar, bizim Risale-i Nur dolu bavula gelince adamcağız bir 'okey' çekti ve yine açılmayan tek bavul, bizimki oldu. Tabii Amerikalı gümrükçü de valizimi kontrol etti.
"Amerika'ya inince başladım Risale-i Nurları verecek adres aramaya. Washington'daki The Islamic Center'e mektup yazıp, Bediüzzaman hakkında bilgi verdim, arzu ettikleri takdirde Risale-i Nurların göndereceğimi belirttim. Kısa zamanda mektup geldi, eserleri istiyorlardı. Bir arkadaşımla oturduk. Türk personeline göstermeden, nasıl götürürüz, diye sohbetler yapıp, plânlar hazırladık. Yani Amerikan topraklarında Risale-i Nurları yine Türk personelinden gizliyorduk.
"Gerçi vatandaşlarımızın ekserisi İslâmiyete bağlıydılar. İslâmiyete hizmet için yazılmış Risale-i Nurlar, bazı çevrelerce halka yanlış tanıtılmıştı. Hâdiselere sebebiyet vermemek için tedbir alıyorduk, hepsi bu kadar.
"İki arkadaş kitapları omuzladık. Amerikan mezarlıklarından geçerek yola çıktık. Oradan otobüse bindik ve şehre inip, hemen Risale-i Nurları taahhütlü olarak postaladık. Daha sonra bu eserlerin alındığına dair mektup geldi, teşekkür ediyorlardı.
"Keramet niçin verilmiş?"
"Bütün bunların sonunda anladım ki, Bediüzzaman'a keramet iki sebebe binaen verilmiş. Birincisi imkânsız diyebileceğimiz şartlar için İslâmiyete hizmet ediyordu. Hizmetin yürümesi için kerametlere ihtiyaç duyuluyordu. Yukarıdaki misalde de görüldüğü gibi.
"İkincisi: Türkiye'de İslâmiyeti öğrenme imkânı yoktu. Öğrenilmeyince yaşanmıyordu da. Zaten yaşayanları da kınıyorlardı. Bediüzzaman gibi garip, fakir bir âlime kim, ne için bağlanacak? İşte ona bağlananların evvelâ kerametler çekmiş olabilir. Böylece bir kısım Risale-i Nur talebeleri evini, işini bırakarak, sonunun nereye varacağını hesaplamadan, Bediüzzaman'la birlikte hapse gidebiliyorlardı. İnsanlık tarihinde Bediüzzaman gibi, imkânsızlıklar içinde yaşayıp kitleleri peşinde sürükleyen bahtiyarların sayısı çok azdır.
"Hemen belirteyim ki, Risale-i Nurlardaki ifadeler, ispatlar, buluşlar keramet derecesinde insana tesir etmektedir. Kafama takılan, yıllarca cevabını bulamadığım sorularıma, Risale-i Nurlarda cevap bulmuş bir kimseyim.
"Öte yanda, Bediüzzaman'ın hayatı, bir keramet... Evden, barktan vazgeçmek... Mevkiyi, makamı, menfaatı terketmek... Hakikatleri söylemek için, idamı göze almak. Bir ömür boyu sürgün hayatı yaşamak veya hapiste yatmak. Meselâ ben, Bediüzzaman'ın bu yönlerini öğrenince, 'Neden kumarbazlar, sarhoşlar sokaklarda serbest serbest dolaşıyorlar da, İslâmiyete hizmet etmeye çalışan Bediüzzaman hapse atılıyor?' diye âdeta isyan edip, onun yardımına koşmuşumdur.
"1954-1955 yıllarında okuyamadığım Risale-i Nurları dağıtıyordum. Gördüğüm şahıslar, 'Bu kitaplarda ne yazıyor?' derlerdi. Ben de, 'Siz hocasınız, okuyabilirsiniz. Ben okuyamıyorum, fakat öğrenmeye çalışıyorum. İslâmiyete hizmet eden Bediüzzaman hapismiş, ona yardım ediyoruz. Siz okuyunuz, bize de anlatınız' derdim. Onlar da okuyup, anlatırlardı, hoşuma giderdi.
"Diyebilirim ki, bana en çok tesir eden Bediüzzaman'ın hayatıdır. Öyle bir hayat yaşadı ki, onu romanlara bile sığdıramıyoruz. Öyle bir hayat yaşadı ki, en güzel romanlarımız dahi onun hayatı yanında cılız kalır."
(Son Şahitler kitabının, üçüncü cildinden derlenmiştir...)
* * *
İslamiyet’i kıyamete kadar devam ettirecek olan Allah, Said Nursi’yi yirminci asır hastanesine baştabip olarak çıkardı. Hastalık iman zayıflığıydı. Said Nursi eserlerinin bütününü tahkiki iman üzerine yazdı.
***
20. asır hastanesine çıkarılmış bir baştabiptir Bediüzzaman Said Nursi. 20. asrın hastalığı, "iman zayıflığı" olduğundan eserlerini iman üzerine yazmıştır.
"Günah-ı kebairi terk, sünnet-i seniyyeye ittiba, namazı tadil-i erkan ile kılmak, sonunda tesbihatı çekmek."
"1948'de lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. ‘Bize Halık'ımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah'tan bahsetmiyorlar.' dediler. Ben de dedim: Sizin okuduğunuz fenlerden her fen kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah'tan bahsedip, Halık'ı tanıttırıyor."
"Aziz, Sıddık Kardeşlerim!"Birden ruhuma gelmiş bir endişeyi beyan ediyorum. Ehl-i dalalet, Risale-i Nur'un elmas kılınçlarına mukabele edemedikleri için, şakirdleri içinde, derd-i maişet cihetinden ve bahar mevsimi gafletinden istifade ederek; meşrebler veya hissiyatları muhalefetinden zayıf damarları bulup, şakirdler içindeki tesanüdü sarsmak istediklerini hissettim ve anladım."Sakın! Çok dikkat ediniz. İçinize bir mübayenet düşmesin. İnsan, hatadan hali olamaz, fakat tövbe kapısı açıktır. Nefis ve şeytan, sizi kardeşinize karşı itiraza ve haklı olarak tenkide sevk ettiği vakit, ‘Biz değil böyle cüz'i hukukumuzu; belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevi saadetimizi, Risale-i Nur'un en kuvvetli rabıtası olan tesanüde feda etmeye mükellefiz. O bize kazandırdığı netice itibarıyla dünyaya, enaniyete ait her şeyi feda etmek vazifemizdir.' deyip nefsinizi susturunuz!.. Medar-ı niza bir mes'ele varsa, meşveret ediniz... Çok sıkı tutmayınız. Herkes bir meşrebde olmaz. Müsamaha ile birbirine bakmak şimdi elzemdir. Umum kardeşlerimize birer birer selam ederiz."
Suikast
Üstad’a 1923’te Ankara’da zehir verdiler. Bu ağır hastalığından sonra Arapça Zeyl-ül Hubab’ı yazmıştır.
Bize Yakın Olan
Emirdağ’da Sabah
İmandan gelen kuvvet
Bediüzzaman inziva sırasında sürekli namazda oturur gibi oturduğundan ayakları yara olmuştu.
Biliyorlar ki şehitler ölmez. Vuruldukları an, cennet hayatına geçecekler. Hürmet ettiğim bazı insanlar vardı, hâlâ var. Onları üzmemek için dikkatli hareket ederim. Onları üzmekten korkarım. Bu kadar nimetleri bana veren Allah'a karşı saygısızlık yapmaktan korkarım. Kalbimizi çalıştıran Allah, hayalimizden geçenleri bilir. Elhamdülillah beynimizde İslami ilimler, kalbimizde iman var. Böylece dünya denilen bu mekanda "İnsan" olduğumuzu Allah'ın izniyle ispat edip, ahirete gideceğiz inşallah. Dünya denilen bu fabrikada çalışıp, ücretimizi almaya gideceğiz inşallah...
///////////////////////////////////////////////////////
Hekimoğlu İsmail (Ömer Okçu) İle “Said Nursi”den “Necip Fazıl”a…
TAKDİM
Hekimoğlu İsmail (Ömer Okçu), 1932 yılında Erzincan’da, okuma yazma bilmeyen bir anne babanın çocuğu olarak, kitab bulunmayan bir evde dünyaya gelir. Yıllar sonra dedesinin ismi olan Hekimoğlu İsmail mahlasıyla yazdığı “Minyeli Abdullah” adlı eseri satış rekorları kıracak, eserin sinema uyarlaması ise kapalı gişe oynayacaktır.
İlkokulu bitirdiğinde, ileride geçim sıkıntısı çekmemek arzusuyla memur olmak ister ve bunun için, maddî sıkıntılar içinde ortaokula gider; bir yandan okurken, diğer yandan da fizikî güç gerektiren işlerde çalışmaktadır. Ortaokulu bitirdiği dönemde, gördüğü bir ilân üzerine astsubay olmaya karar verir. Olur da.
Yıl 1950. Bir ikindi vakti Süleymaniye Camii’ne girer. Cemaat iki kişidir. Biri o, diğeri imam. Hoca efendi “haydi kametle” der. Peki kamet nasıl getirilir? Hayatının işte bu safhasında, okumaya ve her şeyi araştırmaya başlar. “Serdengeçti“, derken “Büyük Doğu” ile tanışır. İlk yazılarını Babaeski’de tek odalı bir evde yazar ve mesleğinin nezaketine nazaran, büyük bir cesaretle Üstad Necib Fazıl’a yollar. Görev yaptığı dönemde füze eğitimi için Amerika’ya gönderilir. Türk Hava Kuvvetleri’nden 1972 yılında emekli olur.
1967 yılında yazdığı “Minyeli Abdullah” adlı romanı sebebiyle defalarca gözaltına alınır ve bir bölümü gönüldaşlarımızla birlikte aynı koğuşta olmak üzere bir müddet de hapis yatar. Pek çok gazete ve dergide yazılar yazmış, yurtiçi ve yurtdışında sayısız konferanslar vermiş, bu süreçte 40’dan fazla esere imzasını atmıştır. Hâlen Zaman gazetesindeki köşesinde yazmaktadır.
Ömer Okçu ağabey, beynine giden damarlarda yaşanan tıkanıklık sebebiyle geçtiğimiz yıllarda felç geçirmiş olup, uzunca bir süredir de tedavi görmekte. Bu kıymetli röportaj için teşekkür etmek, duyduğumuz şükran hissini ifade etmekte âciz kalacaktır. Kendilerine âcil şifalar ve hayırlı uzun ömürler diliyoruz.
Röportaj: Hayreddin Soykan
***
Ömer ağabey, geçirdiğiniz ve hâlen de süren ağır rahatsızlığınıza rağmen, dâvânın ve müminlerin istifadesi söz konusu olan yerde, üstelik son haddiyle mazur olduğunuz hâlde bile nefse bahane tanımayıcı bir vazife aşkıyla röportaj teklifimizi kabul etmeniz, bizleri ziyadesiyle mütehassis ve mahcub etti. Bu heyecanınız, “20’lik ihtiyarlar ve 70’lik delikanlılar” tesbitinin ne derece isabet arzettiğine dair canlı bir şahitlik kıymeti teşkil etti bizim için. Dilerseniz, sohbetimize bu noktadan başlayalım. Bir müslümanın sahib olması gereken “vazife aşkı” hasletiyle ilgili olarak bizlere neler söyleyebilirsiniz?
Bediüzzaman şöyle buyuruyor: “Der tarık-ı acz-i mendi lazım amed çar çiz; acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey aziz!..”
Yani, “Ben aciz, siz acizlere yolumu şöyle çizerim; acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, Allah’a karşı aczinizi fakrınızı bilin. Şevk-i mutlak, her durumda çalışın. Şükr-ü mutlak, her halinize şükredin.”
Bediüzzaman 80 yaşındayken, dağın tepesinde ağacın üstüne çıkmış, oturmuş, Risale-i Nurları okuyor, tashih ediyordu. Yani “ihtiyarladım, hastalandım, çalışamam” yok!..
Ömer Nasuhi Bilmen Hazretleri hastalanmıştı. Onu ziyarete gittim. Yere serili bir yatağın üzerinde yorganı sırtına almış, hocam oturuyor… Klasik bir soru, “nasılsınız” diye sordum. Buyurdu ki, “Şu tefsiri bitirip ölmeyi diliyorum Allah’tan...” Gerçekten Allah onun duasını kabul etti. On ciltlik tefsirini tamamladı ve vefat etti.
Mehmet Zahit Kotku Hazretleri, Zeyrek’te otururdu, biz akın akın oraya giderdik. Onun huzurunda oturmak bize şevk verirdi. “Tövbe edin, ‘Allah’ deyin.” derdi. Acayip bir şeydi onun hayatı… Günahların sel gibi aktığı bir devirde o, büyük bir kaya gibi, günah selinin önüne geçti, gelen çöplükler o kayada yeşerdi… Gezmek yok, tozmak yok, maaş yok, para yok. Kapıdan çıkınca hemen öldürülebilirdi amma o onlarla alâkadar olmazdı. Teslim olmuştu, ne olursa olsun…
Rahmetli Hulusi Yahyagil ağabey… 1928 Dersim hareketinde bölük komutanıydı. Demek ki yaşı 91, 92’ydi ben gördüğümde. Yürüyemiyordu. Onu kucaklar derse götürürlerdi. Ders bitince yine kucaklar eve getirirlerdi. Sorulan sorulara cevap verir, ilmi konuları açıklardı. Hulusi ağabey, içimizde bir abide gibi dururdu.
Yaşar Tunagür hocam; Allah rahmet eylesin, ömrünün sonuna kadar aklını ve kültürünü İslam’a hizmette kullandı. Kısacası hayatını İslam’a vakfetti.
Necip Fazıl, benim şeyhimdi… “Geceler bizim!” diye haykırır, sabahlara kadar vazifesi uğruna çalışırdı.
Yıllarca gezdirdim hoyrat başımı,
Aradım bir ömür, arkadaşımı.
Ölsem dikecek yok mezar taşımı;
Halime ben bile hayret ederim.
Yarış atı besleyecek kadar zenginken, öldüğünde mezar taşı diktirecekleri bir parası yoktu. Malını, mülkünü, canını Allah için harcadı…
Biz böyle mübarek insanların yaşayışına hayran olduk…
Onlardan öğrendiğimiz şuydu: Yılgınlık, ümitsizlik ve bahaneler, Müslüman’ın semtine uğrayamaz.
“Genç bilebilse, ihtiyar yapabilse” hikmeti, malûmunuz. Bu bahiste sizlerin tecrübe ve değerlendirmeleri bizler için son derece kıymetli. Genel bir çerçeve dâhilinde, nelere dikkat etmemizi tavsiye edersiniz?
İsterseniz Asr-ı Saadet’e gidelim. Sahabenin az olduğu devirleri düşünelim. Her tarafı müşrikler doldurmuşken, bir avuç sahabenin durumunu hayal edelim. Bunlardan biri diyebilir ki: “Ben bir insanım. Benim cürmüm ne ki hükmüm ne olsun? Koskoca dünyada İslamiyet’i yayma dâvâsını nasıl güdebilirim?” Ama böyle dememişler. Onlar, “mademki ben Müslüman’ım, öyleyse İslamiyet’i öğrenmeliyim ve yaşamalıyım” diyerek, tek başlarına da kalsalar, İslamiyet’i öğrenmek ve anlamak gayesiyle yaşamışlar. Allah’ın rızasını bunda aramışlar, bu gaye onların hayatını doldurmuş.
Her genç ben ne olacağım demelidir. Ve bir hedef tayin etmelidir. Futbol oyununda gol kelimesinin mânâsı, hedeftir. Yani o oyunda hedef olduğu için oyuncular koşuyor. Hedef olmasa hiçbiri koşmaz. İşte insanın da hayatında hedefler olmalıdır. Mesela gençlik yıllarımda “ben sefil perişan olmayacağım” diye kendi kendime konuşurdum. Bu sebeple gençler kahveye giderken ben derse gittim. Amacım oraya gidenlerden farklı olmaktı. Kendi kendime İngilizce, Osmanlıca öğrendim. Kitaplar okudum, kitapları anlamaya çalıştım. Çünkü benim bir hedefim vardı.
Gençlere tavsiyem, gelecekteki hayatlarını daha iyi şartlarda yaşamak istiyorlarsa bugünden hazırlansınlar. Maddî güç olmadan, hizmet de olmaz. Önce eğitim veya sanat üzerinde durmalı ki ekonomik bir sıkıntı yaşamasın. Ayrıca ilim ve irfan için eğitim almalı…
80 Yıllık ömrümde neler gördüm, neler geçirdim… Bir gence ilk tavsiyem şu: Mutlaka alimlerin yanında, yakınında ol. Onların derslerine, sohbetlerine katıl. Bugünün gençleri alimlerin dizinin dibinde oturacak, başka türlü olmaz.
Mevlana Şemseddin Muhammed Rucî Hazretlerine atfen, hepimizin kulağına küpe bir hikmet şöyle: “Şu halk ne garip şeydir! Yarın olsa da bir iş işlesem diye bir lâf eder. Bilmez ki, bugün, dünün yarınıdır. Bugün ne işlemiştir ki, yarın bir şey işleyebilsin“. Aynı şekilde, “Erteleyenler, yarıncılar helâk oldu” meâlindeki hadis-i şerîf de malûmumuz. Maddî-manevî kabiliyetlerimizi daha fazla ertelemeden geliştirmemiz ve vazifelerimizi tam vaktinde aşk ve şevkle yapabilmemiz noktasında bizlere neler söyleyebilirsiniz?
Mesela elimizde bir fidan var. “Ya hu yarın dikerim ben bunu.” diyor adam… Yarına kadar da fidanın kökleri hava alır, kurur. Adam “yarın” fidanı dikince de fidan yeşermiyor. Aynen öyle de, “yarın ben iyi insan olacağım diyen, bugün kötü adamdır.” Niye bugün değil de yarın? “Yarın iyi olacağım” diyoruz; bu emri veren benim! Hayatımızı Kur’an ölçüsünde yaşamaya bugünden başlayacağız. Tren zamanında kalkar, uçak zamanında havalanır, geç kalan yetişemez… Güneş mesaisine bir dakika bile gecikmiyor. Fırtınalar, takvimin söylediği zamanda kopuyor, çiçekler, vakti gelir gelmez açıyor… Bu ilahî nizamın dışına çıkıp, “ vazifeyi sonra yaparım” diyen, gemiyi kaçırır…
Hayat bir imtihan, malûmunuz. Türlü dertle, belâyla ve hastalıkla beraber, muhtelif imkânsızlıklarla da boğuşmak durumunda kalıyoruz. Bir günümüz bollukla geçerken diğer günümüz darlıkla, bir günümüz sıhhatle geçerken diğer günümüz rahatsızlıkla, bir günümüz izzetle geçerken diğer günümüz zilletle, bir günümüz gönül ferahlığıyla geçerken diğer günümüz üzüntüyle geçiyor. Böyle olunca, gönlümüzce bir şeyler yapabileceğimiz o saat bir türlü gelmiyor sanki. Peki, bu dert ve mazeretleri ileri sürmekte hakikaten mazur muyuz sizce?
1950 yılında bir rüya gördüm. Trende gidiyorum. Dediler ki: “Bediüzzaman Said Nursi de, bu trende seyahat ediyor.”
Hemen fırladım, Bediüzzaman’ın yanına gitmeye koyuldum. Üçüncü mevki bir kompartımanda sekiz kişi oturmuş, pencerenin dibinde de Bediüzzaman Hazretleri vardı. Ben içeri girip, Üstad’ın elini öpmek istedim. Fakat kapının önündeki adam hemen ayağa kalktı, beni göğüsleyerek dışarı çıkardı:
“Sen kimsin?” dedi. Ben de,
“Risale-i Nur dağıtıyorum” diye cevap verdim.
Bu sözümü duyan Bediüzzaman, dışarı çıktı. Koridorda onunla karşı karşıya geldik. Bediüzzaman’ın elini tuttum, öpmeye başladım. İki defa öptüm. Bu sırada Bediüzzaman gayet sinirli bir şekilde bağırdı:
“Elimi öp, şekeri öpme!”
Dikkat ettim, Bediüzzaman’ın avucunun içi şeker doluydu. Ben de iki defa bu şekerleri öpmüşüm. Üçüncüsünde Bediüzzaman’ın elini öptüm ve uyandım…
Rüyayı kendim tabir ettim: Şimdi ben bu hizmetin şekerleme tarafındayım fakat çileli zamanlar da gelecek…
Nitekim öyle oldu…
Mahkemelerde, hapishanelerde, karakollarda dolaştırıldım. Allah’ın lütfuyla tahkikî iman derslerinden geri kalmadım.
Şu anda hasta yatıyorum. Ameliyat oldum. Hastalık, Allah’ın gönderdiği bir hediyedir. Çünkü hastalığı veren Allah’tır. Allah’ın yarattıklarında kötülük yoktur.
Hastanede yatarken dedim ki, “hani insan Ankara’ya gider gelir ya, ben de ahirete gittim geldim. Ahirete gidip gelmenin yorgunluğunu hissediyorum…”
Türlü derde deva buldum ben elimle çok zaman,
Kimse bilmez bir tabibe ben de muhtacım şimdi.
Durgun sular, akıntı olmadığında bulanır, rüzgâr esmese hava kirlenir. Hayat bir bütündür. Sağlık hastalıkla, iyilikler musibetlerle çalkalanır. İnsan bazen dünya hayatına o kadar dalıyor ki, ölüm aklına bile gelmiyor. Çevresindeki insanlara ölümü yakıştırıyor fakat ölümün bir gün kendi kapısını çalacağını düşünmüyor. Hastalıklar, musibetler burada devreye giriyor, “Ey insan, ölüm var, ahiret var, aklını başına al” diyor. Geçen zaman geri gelmiyor. Ömrünün sınırlı olduğu gerçeğini unutuyor insan. Şimdi ben dönüp maziye bakıyorum, ömrüm bir kuş tüyü gibi uçup gitmiş. Sanki bir gün bile yaşamamışım…
Üstad Necip Fazıl diyor ki,
Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap,
Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
Selâm, selâm sana haşmetli azap;
Yandıkça gelişen tılsımlı kütük…
İnsan böyle… Yandıkça gelişir.
Bir sırrımı ifşa edeyim… Ne zaman ki Amerika’dan getirdiğim buzdolabını ve teybi hizmete verdim, ondan sonra bende inkişaf başladı… Yani müridi demiş “Şeyhim himmet.” Şeyh demiş “Evladım hizmet…”
Eskiler der ki, “Yok olmayan var olamaz.” Seksen yıllık ömrümde, çeşit çeşit dertler gördüm, sonuç: Minyeli Abdullah…
Koca bir ömrü İslam dâvâsını tebliğe vakfeden, her vesileyle yazan ve gerek sohbet gerek konferans dairesinde insanımızla fikir ve tecrübelerini paylaşan, hatta bu uğurda bir bölümünü gönüldaşlarımızla birlikte geçirmek üzere cezaevinde de yatan bir büyüğümüz olarak, bir dâvâ, bir ideal adamının tesirli olması bakımından en başta dikkat etmesi gereken husus, sizce söyledikleri veya yazdıkları mıdır, yoksa başka bazı hasletleri mi?
Osman Yüksel Serdengeçti, dâvâ adamını şöyle açıklamıştı:
“Sofraya yürür gibi, sehpaya gitmeyenler dâvâ adamı değildir.” Hanımı, hapis yattığı yıllarda, çocuğunu tedavi ettirecek para bulamadığı için depresyona girip ayrıldı. Ankara’da Denizciler Caddesi’ndeki dükkânını şöyle tarif ediyor: “Kömürlüğü ömürlük yaptık, yeryüzünden iki buçuk metre aşağıdayız. Ölüm bile bizim için yükseliş olacaktır.” Küçücük bir dükkânda yaşıyordu. Tuvalet ihtiyacı için, caminin tuvaletine giderdi.
İnsan hayatına sığmayacak işler yapan insanlar var… Eski bir binanın taş duvarında, taşların arasından bir filiz çıkıyor ve çiçek açıyor. Bu çiçek, içinde bulunduğu şartları hiçe sayıyor. “Bu duvarda toprak yok, su yok, güneş, rüzgâr beni hırpalar” demiyor. Çiçek, şartlara meydan okuyarak yeşeriyor. Lisan-ı hâl ile diyor ki: “Allah bana ‘yeşer’ dedi, ben de yeşerdim. Sonuç ve şartlar ne olursa olsun…” İşte dâvâ adamı budur!
Yazı yazmak kolay, tesir etmek zordur.
İslamiyet, ölçü ve ahenk dinidir. Ölçü ve ahenk ise “güzel“i ortaya koyar. Güzel yaşanmış bir hayat, aynı zamanda bir eserdir. Hiçbir nazım ve nesir, güzel yaşanan bir hayat kadar güzel ve tesirli değildir.
Peygamber Efendimiz’in hayatı en üstün ve en tesirli bir eserdir. Öyle ki; O’nun biyografisi bile yaşadığı hayatın gölgesidir. Sahabe, “anam babam sana feda olsun” diyor, o kadar hayran bırakmış kendine…
Bir arkadaşım, Amerikalıya demişti ki; “Size İslamiyet’i anlatayım mı?” Amerikalı da dedi ki; “Ben senin hayatını beğenmiyorum ki dinini anlatasın! Bu konuda seni dinlemek istemiyorum. Sen, bira içmeyen Amerikalılara benziyorsun!” Gerçekten o arkadaşın ahlâkı çok bozuktu. Şaka yapacağım, milleti güldüreceğim diye kötü şeyler anlatırdı.
Sonuçta bir Hıristiyan, Müslüman’ı beğenmedi.
İnandığı gibi yaşamak, belagatin en tesirlisidir. Dikkat edin, İslam büyükleri, susabildikleri kadar susmuşlar, sadece İslamiyet’i yaşamışlar.
Harf inkılâbından sonra Kur’an yazısını okuyamaz olduk. Risale-i Nur’lar da eskimez yazıyla yazılıyordu. Kitapları aldım, okuyamadım. Okuyanları dinleyemedim. Anlayamıyordum Risale-i Nur’ları… Fakat Bediüzzaman’ı ziyarete gittim, onun fakir yaşayışını gördüm, çok hoşuma gitti. Hayatını anlatan ağabeyleri dinledim, kitaplar okudum, O’nu çok beğendim. Yani ben Risale-i Nur’ları okuyarak değil, Bediüzzaman’ın yaşayışının tesirinde kalarak Nur talebesi oldum. ALLAH demenin yasak olduğu devirlerde ALLAH deyişine, elinde zengin olma imkânları varken, fakirane yaşamasına hayran kalarak bağlandım ona…
Zübeyir ağabeyi, Bayram ağabeyi, Hüsrev ağabeyi, Tahir ağabeyi düşündükçe diyorum ki; “Bu hayatlara nasıl hayran olmazsın!”
Onlar, dünyaya önem vermedikleri için önemli oldular!
Allah razı olsun Ömer ağabey, size çok teşekkür ediyor, tekrar geçmiş olsun diyor, Allah’tan hayırlı, sıhhatli, bereketli uzun ömürler diliyoruz.
//////////////
/////////////
HEKİMOĞLU İSMAİL (ASTSUBAY, YAZAR, GAZETECİ, KÖŞE YAZARI. ASIL ADI
ÖMER OKÇU.)Hocam bize kısaca kendinizden bahseder misiniz?
1932 de Erzincan’da doğdum, annem babam okuma yazma bilmezdi. Kendi kendime Osmanlıca öğrendim, İngilizce öğrendim sonra askeri okula girdim. 1952’de Elektronikçi oldum. Devlet beni Amerika’ya gönderdi. Füzeci olduğum için devlet beni her sene Amerika’ya gönderirdi. Ben şöyle düşündüm “Müslümanlar hangi noktalarda kötü duruma düşüyor? Bilhassa ayet ve hadisleri anlamakta.” Ve o noktalarda çalıştım. Mesela okullar tabiatçılığı anlattı, ben “İlimler ve Yorumlar”ı yazarak tabiatı Allah’ın yarattığını anlattım. Tabiat yaratılmıştır, yaratan değildir. Bunu anlattım. Müslümanların karşılaştığı olayları yazarak Müslümanların madden kalkınması gerektiğini anlattım. Yani madden kalkınmayan Müslümanlar, fazla da bir şey yapamıyor. Onu anlattım. İşte her kitabım bir gayeye aittir. Yüz soruda Bediüzzüman’ı anlattım mesela. İşte her kitap bu şekilde başlı başına bir gaye için yazılmıştır. Bu şekilde çalışmalara devam ediyoruz.
Hocam Bediüzzaman Said Nursi ile olan görüşmenizi bize anlatabilir misiniz?
1956’da “Tarihçeyi Hayat”ı Bediüzzaman’a götürdüm, postacılık yaptım. O zaman Said Nursi’ye (ra) dedim ki: “Ben Kur’ân okumasını bilmiyorum, ne yapayım? O da buyurdu ki: “Günahı terk, sünneti seniyyeye ittiba, namazı erkânıyla kılmak, sonundaki tesbihatı çekmek. Bunları yap dedi.” Ben de bu emri yerine getirebilmek için Ömer Nasuhi Bilmen’in Büyük İslam İlmihali’ni aldım. Onu hayatım boyunca okudum, uyguladım. Onun bu tavsiyelerini yerine getirdiğim için çok mutlu ve huzurluyum. Allah O’ndan razı olsun.
Hocam 1953 yılından itibaren sigaraya vereceğiniz parayı kitaba verdiğinizi söylemiştiniz. Sizce kitap okumak neden önemli?
Medeniyetlerin esası kitaptır. En iyi arkadaş, en iyi dost kitaptır. Yani kitap okumayan insanın beyni bomboştur. Sonra ben okumamaktan çok korkuyorum; çünkü koyunlar okumaz. Yani okumayınca koyun olacağımı zannediyorum. O bakımdan ben devamlı okurum. İşte bu kütüphanenin kitaplarını kendi paramla aldım. Okudum ve onları Timaş’a bağışladım. Evimde kütüphanem var, köyde kütüphanem var, her yerde kütüphanem var. Büyük bir kütüphanemi de Yeni Asya Gazetesi’ne bağışladım. Müslüman kitapla haşir neşir olmalı. Küçük de olsa kendi evine bir kütüphane kurmalı ve sürekli okumalı.
Sizce insanlar neden kitap okumalı?
Beyin ilim ister, kalp iman ister. Eğer insan okumazsa beyni aç kalır, sıkıntı başlar. “Of ne yapsam, sıkıldım” diye eğlencelere gider, daha kötü daha berbat olur. Onun için okuma mecburiyeti var. Dinin ihtiyacı. Zaten okumayanlar erken bunar. Çabukça aptallaşırlar. Okumak şart; okuyacağız ki beynimiz çalışsın. Çalışmazsa, çalışmayan demirin paslandığı gibi beynimiz de paslanır ve işlevini kaybeder. İşlevini kaybeden bir insan beyninin koyundan ne farkı olur, söyler misiniz?
Hocam kitap okurken en iyi verimi nasıl elde edersiniz?
Şimdi burada önemli olan nokta şudur; Yemek yiyoruz beslendiğimizi anlamıyoruz, ama biz bilmeden besleniyoruz. Kitap da öyledir; okuruz yani ilmen, manen beslendiğimizi anlamayız, ama besleniriz. Kültür, insanın öğrenip de unuttuğu şeylere denir. İnsanın unuttuklarına kültür denir. Biz kitap okumayı bırakmayalım, istemesek de verim elde ederiz.
Hocam bizim ülkemizdeki Müslümanların en büyük sorunu sigara içmek. Müslüman neden sigara içmemeli?
Sigara haramdır. Ben sigara hiç içmedim ve içmemde. Evime sigara almam, sigara hediye etmem. Belki on defa Amerika’ya gidip geldim. Birçok kişi benden oranın sigarasını istedi, ben oradan bir paket sigara getirmedim. Yani sigaraya tamamen karşıyım.
Hocam, Minyeli Abdullah kitabınızı yazdığınız dönemle şu anki dönemi kıyasladığınızda Türkiye’de ne gibi değişmeler oldu?
1944’te Türkçülerin lideri Nihat Atsız hapisde, komünistlerin lideri Nazım Hikmet hapisde, İslam alimi Bediuzzaman hapisde. O zamanlar risaleleri okumak büyük bir suçtu. Hemen atarlardı içeriye. “Eee dedik, böyle ne oluyor ya’” Komünistler yayınladıkları dergilerle dertlerini anlatıyorlardı. Dindarların böyle bir durumu yoktu. Mesela Nazım Hikmet’in şiirleri, yazıları, kitapları; Şevket Süreyya Aydemir’in kitapları falan. Mesela emekli bir öğretmen “Bizim Köy” adlı bir kitap yazmıştı. Sefalet Kitabı. Zaten komünistlerin bütün yayınları sefaleti işliyordu. Türkiye battı, gitti falan gibi. Dedik ki, dindarların çektiği çileleri anlatan kitap yok. Ben de Minyeli Abdullah’ı yazdım. Dindarların çektikleri çileleri anlatayım istedim. Minyeli Abdullah’da anlatılanlar, o dönemde Müslümanların çektiği çilelerdi.
Bu zamanda da böyle sıkıntılar var mı?
Bu zamanın da kendine göre çileleri var. Nedir bunlar? Açık saçık kadınlar, meyhaneler, kumarhaneler. Bunlar hep gençleri kendine çekiyor. O gencin onlara gitmemesi büyük bir cihad. Yani bugün 20 yaşındaki bir gencin içki içmemesi keramettir. Kız arkadaş edinmemesi keramettir. Kumar oynamaması keramettir. Hem de faydalı keramettir bunlar. Yani bu devrin mücadelesi de o.
Hocam peki günümüz gençliğine neler tavsiye edersiniz?
İçkiden, kumardan, fuhuştan uzak kalsınlar. Ya zanaat öğrensinler ya da lisan öğrensinler. Osmanlıcayı öğrensinler. Bediüzzaman Said Nursi’nin risalelerini okusunlar.
Bize öğrencilik yıllarınız da unutmadığınız bir anınızı anlatır mısınız?
Mesela ben öğrenci evinde kalıyordum gençlik yıllarında. Bir keresinde hela tıkanmıştı. Hela taşmıştı ve her taraf pisti. Hemen üstümü çıkardım. Elimi soktum her helayı kontrol ettim. Bir helada bez atmışlar hemen onu tuttum çıkardım. Yani gençlerden biri, iç çamaşırı kirlenince onu helaya atmış. Bu sık sık olurdu. Ben de onu elimle çıkardım, hela açıldı. Bir de süpürdüm temizledim oldu işte. Şimdi böyle yapmayıp da küfür müfür edilse, kim attı bunu, diye dolaşılsa, huzur bozulurdu. Arkadaşlar adam çağıralım dedi. Adam geldi, kanal açacağım, dedi. O kanalı açmak günler sürer, dünyanın parası gidecek. Ama benim tecrübem var; birisi bir çamaşır attı tıkadı ve çektim açtım. Mesela bir başka zaman evde kalan bir arkadaş, ben ayrılacağım dedi. “Niye ayrılıyorsun, ne var kardeşim?” dedim. Ya işte falan arkadaş burnuyla oynuyor, ben iğreniyorum ondan, dedi. Ben de o gün sohbette isim vermeden onun yanlış olduğunu söyledim. Arkadaş bir daha yapmadı. Kimse de evden gitmedi. Herkes onu bunu bahane edip evlerden ayrılırsa, o zaman ne olur? O evler boş kalır. Halbuki, İslamiyet Erkam (r.anh)’ın evinde başladı. Evler çok önemlidir. Bugünkü evler Erkam(r.anh)’ın evinden geliyor. İlk defa Peygamberimizin toplanıp konuştuğu yer orasıdır. En büyük sevap da en büyük günah da evlerde işlenir. Bugün evlerde kumar oynanıyor, bazı evlerde zina yapılıyor, bazı evlerde uyuşturucu kullanılıyor. Allah orda hizmet edenlerden razı olsun, Allah yardımcıları olsun.
Hocam önümüzdeki haftalar Kutlu Doğum Haftası. Çeşit çeşit programlar yapılacaktır. Bununla ilgili neler söylemek istersiniz?
Kutlu Doğum, yani mevlit Peygamberimiz’in (sav) doğumu. Kutlu Doğum’da ilk yapılacak iş hemen bir siyer kitabı almak, onu okumak ve o siyer kitabında anlatılan Peygamberimiz’in (sav) hayatına uygun yaşamaya başlamaktır. İkincisi, mesela bir insan dese ki “Ben iyi bir Müslüman olacağım, ne yapayım?” Yapacağı iş budur. Bu kandilde veya Kutlu Doğum’a yapılacak iş ilmihali alıp okuyup, uygulamaktır. O zaman Kutlu Doğum’u kutlamış olur. İslamiyeti yaşamayanın kutlaması bir işe yaramaz.
Röportaj: Feyyaz KALKAN
//////////////
https://www.haber7.com/guncel/haber/419271-esi-hekimoglu-ismaili-anlatti
Eşi, Hekimoğlu İsmail'i anlattı - 12.07.2009
Sermin Okçu, 50 yıllık hayat arkadaşı Hekimoğlu İsmail'in çileli hayat hikâyesini anlattı. 50 yıllık birlikteliklerine iki çocuk, 57 kitap ve sayısız konferans sığdıran bir çift onlar.
Gülizar Baki'nin röportajı
Ömer Okçu'nun 50 yıllık hayat arkadaşı Sermin Okçu: Hekimoğlu İsmail'e hizmet etmekten şeref duyuyorum
Eşinin ünlü romanı Minyeli Abdullah'ı yazdığını, kitap yayımlandıktan çok sonra, evine gelen Minyeli Abdullah hayranlarından öğrendiğini anlatan Sermin Hanım, hep geri planda kalmayı tercih ettiğini söylüyor.
Türkiye'de kitleleri derinden etkileyen üç kitaptan biri mutlaka Minyeli Abdullah'tır. Sabah gazetesinde tefrika edildiği ve Türkiye'yi ayağa kaldırdığı günden bu zamana tam 43 yıl geçti. Fakat her yeni nesil aynı heyecanla okuyor. Hâlâ binlerce satıyor. Hava Ast Subayı Ömer Okçu'nun, Ankara'da mütevazı bir evde eşinin bile haberi olmadan kaleme aldığı Minyeli Abdullah'ı Türkiye'de duymayan, bilmeyen neredeyse yok.
Minyeli Abdullah gibi çok satan onlarca kitabı olan ve Hekimoğlu İsmail müstearını (takma ad) kullanan Ömer Okçu, hiç şüphesiz toplumun düşünce yapısını derinden etkilemiş bir yazar. Okçu, şimdi 77 yaşında. Onca kitap ve şöhrete rağmen hâlâ mütevazı bir evde, mütevazı bir hayat yaşıyor. Kısa bir süre önce kolon kanseri teşhisiyle hastaneye yatırıldı ve ağır bir ameliyat geçirdi. Neyse ki sağlık durumu her geçen gün iyiye gidiyor. Taburcu olduğunu öğrenince Çengelköy'deki evine geçmiş olsun ziyaretine gittik.
Ömer Bey, geniş pencereleri bahçeye açılan mütevazı bir salonda istirahat ediyor. Yanı başındaki sehpanın üzerinde kalem ve not defteri var. Bir de yazıları. Diğer yanında hayat arkadaşı Sermin Okçu. Yazmayı, 8 yıl önce felç geçirdiğinde de bırakmamıştı, ağır bir ameliyat atlattığı şu günlerde de bırakmıyor. Yazdıkça, anlattıkça kendisini iyi hissediyor. Sermin Hanım da; "Yazmak, onu hayatta tutuyor." diyor. Zaman'daki köşesinde hastalığının kendisine hissettirdiklerini okuyucusuyla paylaşıyor.
Sermin Hanım, Hekimoğlu'nun çileli hayat hikâyesinin en yakın tanığı. 50 yıllık birlikteliklerine iki çocuk, 57 kitap ve sayısız konferans sığdıran bir çift onlar. Hep geride durmayı, eşinin yazı hayatına karışmamayı tercih etmiş. Komşuları bile onun Hekimoğlu İsmail'in eşi olduğunu bilmemiş. Ziyaretimizde Sermin Hanım'a Hekimoğlu İsmail'i ve çileli hayatlarını sorduk. Bizi kırmadı ve ilk defa anlattı. Samimi ve güçlü bir kadın. Heyecanlandığı ya da üzüldüğü zaman aksanı Erzincanlı olduğunu ele veriyor. Eşinin yanı başından hiç ayrılmıyor. Onun eşi olmaktan, ona hizmet etmekten şeref duyduğunu söylüyor.
Ömer Okçu ile nasıl tanıştınız?
Bizim zamanımızda görücü usulü vardı. 50 yıl önce. Aileler beğenmiş, biz de görüştük. Beğendik birbirimizi.
Ömer Bey nasıl birisiydi?
Genç, ince, uzun boylu, güzel bir delikanlıydı. Zaten babam, temiz bir çocuk, namaz da kılıyor diye razı olmuştu. Namaz kılması etkilemişti babamı. O zamanlar ben de bir başkaydım, Ömer Bey de.
Erzincan'a mı yerleştiniz?
Evlendikten 3 gün sonra İstanbul'a gittik. Askeriyeye yakın olduğu için (Ömer Okçu 1972'de emekli oluncaya kadar askeriyede subaydı) Ümraniye'de ev tuttuk. Ümraniye o zaman köydü. Çok yalnız kaldım orada. Ömer Bey, her sene 1520 gün Amerika'ya atış talimlerine giderdi. Hayatı hep okuyup yazmakla geçti. Eve geldiğinde çocuklarla hal hatır eder, benimle konuşur, sonra odasına yazmaya ve okumaya geçerdi. Rahatsız etmezdik onu. Bizim çocuklarla ayrı bir dünyamız vardı, onun ayrı.
Minyeli Abdullah'ı yazdığından da haberdar değilmişsiniz. Hatta kitap çıktıktan çok sonra öğrenmişsiniz. Bu doğru mu?
Evlendiğim günden beri Ömer Bey hep okur ve yazar. Gazetelere yazıyor sanıyordum. Meğer roman yazıyormuş. Minyeli Abdullah gazetede yayınlandıktan sonra, insanlar eve beni Sevde (romandaki kahramanın adı) diye görmeye gelince öğrendim. İnsanların benden çok beklentileri olurdu. Hâlbuki benim Sevde'yle bir alakam yok. Bilakis ben kendimi pek ön plana çıkartmazdım.
Neden ön plana çıkmak istemiyordunuz?
O yıllarda her ağızdan bir şey çıkıyordu. Yıllarca oturduğumuz yerlerde komşularımızın benden haberi olmamıştır. Zaten ilk yıllarda Ömer Bey asker olduğu için kendimizi pek belli etmiyorduk. Sırf Ömer Bey namaz kılıyor diye evimizi aramaya geliyorlardı. İlk geldiklerinde çok zoruma gitti. "Acaba biz hırsız mıyız, eşim askeriyenin şu kadar bir şeyini mi getirdi? Getirenleri aramıyor da bizim evi niye arıyorlar?" diye üzülmüştüm.
Kitapları ve yazıları nerede olurdu?
Ömer Efendi nerede saklıyordunuz Minyeli'yi?
Ömer Okçu: Buzdolabının altında.
Sermin Okçu: Bak ben de bilmiyorum. Kuyuyu biliyordum ama buzdolabının altını bilmiyordum. Evin bahçesinde suyu kurumuş bir kuyu vardı. Kuyunun orta yerinde bir motor. Komşulara motor bozuldu, onu tamir ediyor derdik. Hâlbuki Minyeli'yi oraya saklıyor. İkide bir motor bozuldu diye kuyuya iniyordu.
Ömer Bey yazarken ve okurken siz ne yapıyordunuz?
Ömer Bey yazmaya başladı mı yanına ancak çok önemli bir şey soracaksam girerdim. Çocukları da alır içeride otururduk. Onu rahatsız etmezdik. Çay içmezdi. Yanına meyve ve su koyardım. Canı ne isterse kalkar kendi alırdı. Bana veya çocuklara söylemezdi (Ağlıyor). Hiç kimseye yük olmazdı. Beklentisi olan biri değildir. Her şeyi kendisi yapardı. O anlamda bir eş olarak kendisinden razıyım.
'Arada biraz da bizimle ilgilen der' miydiniz?
O zamanlar çevremdekiler derdi ki, "Eşin gidip geziyor, sen niye onunla gitmiyorsun?" Ben de, "O hizmete gidiyor, yoğunluğunun arasında bizimle ilgilenemez." derdim. Zamanı zayi olmasın diye saati saatine ayarlardı her işini. Kimi yere otobüsle, kimine uçakla gider, bekâr evlerinde, öğrenci yanında kalırdı. Çocuklar var, beni nasıl götürsün? "Eşin sizi bırakıp gidiyor." diyenlere, "Canı sağ olsun da gitsin hizmete." derdim. Hâlâ keşke canı sağ olsun, gücü yetsin de gitsin hizmete diyorum (Ağlıyor).
İki çocuğunuz var. Daha çok olmasını ister miydiniz?
Ah şimdi çok pişmanım. Bir tane daha olsaydı keşke. Oğluma da kızıma da çok yük biniyor. Çok yoruluyorlar. Bilmiyorum. Yazı böyleymiş herhalde. Olmadı. Çocuklar evlenince, yalnız kalınca çok pişman oldum, bir tane daha olsaydı diye. Ama her gün Allah'a çok şükrediyorum. Babalarının bu hastalığında evlatlarım bana yardımcı olmasa ben ne yapardım? Benden iyi bakıyorlar babalarına. Evlat vazifelerini ziyadesiyle yapıyorlar.
"Ömer Bey'e bebeğim gibi bakıyorum"
Hekimoğlu'nun hastalık döneminde yanından hiç ayrılmadınız. Hastanede hep yanındaydınız. Siz nasılsınız?
İyiyim çok şükür. 8 yıl oldu felç olalı. Ben de yaşlandım ama Allah yardım ediyor. Ama bu son rahatsızlığı bizi çok yıprattı. Şükrediyoruz yine de. Ömer Bey'e şimdi "bebeğim" diyorum. Bebek gibi bakıyorum ona.
Birbirinize nasıl hitap edersiniz?
İsmimizle çağırırız. Bazen Ömer Bey derim. O bana Sermin der, bazen de hanım...
Sinirlendiği zaman size nasıl seslenir?
Ekseri Sermin der.
Size hediye alır mıydı?
Evlilik yıldönümümüzde alırdı. Ya bir çiçek ya elbise ya da eşarp...
Her evlilikte olduğu gibi darıldığınız olur muydu?
Ne kadar darılsak da çocuklara belli etmezdik. Fazla dargınlığımız olmazdı. Hele öyle karşı karşıya gelip ağız münakaşası hiçbir zaman yapmadık. Evliliğimizin ilk yıllarında bazen not yazar masanın üzerine koyardı. O kadar. Torunlarına da bunu yapar. Bir şey söyleyeceği zaman onlar için hikâye yazar.
Ömer Bey'e çok mektup gelirmiş. Onları okur muydunuz?
Kendisi açar ve okurdu. Cevap yazar, sonra da mektupları saklamazdı. İnsanların özel hayatları olduğu için hassasiyet gösterirdi. Ben okumazdım. İstemezdi de. Hastalandıktan sonra çok insan geldi. Bize hocam şu iyiliği yaptı, şu zaman şunu yaptı diye. Yaptığını söyleyen biri değildir. Ziyaret edenlerden öğrendim yaptıklarını. Hiçbirinden haberdar değilim. Belki o zamanlar bana söyleseydi razı olmazdım. Tabii gencim, çocuklar var, ihtiyaçlar... İyi ki söylememiş. İyi ki gitmiş, iyi ki vermiş, iyi ki yapmış... Yaptığı iyilikler bize karşı geldi. Nerede sıkışsak orada yardım geldi.
Hekimoğlu'na mektup yazan birçok kadın vardı. Kıskanıyor muydunuz?
Hiç aklıma gelmezdi. O kadar güvenim vardı ki. Eşimi biliyordum. Hiçbir gün kıskanmadım. Onun başka derdi vardı kızım. Davasında bazen gözü ailesini bile görmüyordu. "Derdimi Seviyorum" diye kitabı var.
'Bir Deliyle Evlendim' kitabı hakkında ne düşünüyorsunuz?
İlk duyduğumda güldüm. Hatta bana çok takılan oldu. "Bu ismi nasıl kabul ettin?" dediler. Onlara, "Kitabı okumadan bana niye soruyorsunuz ki. Okuyun." derdim. Kitabın gayesi ve içeriği belli.
Her ailenin kendine ait kısa-uzun vadeli planları vardır. Ev alacaktır, araba, koltuk, çocukların okulu vs. Sizin böyle hedefleriniz, planlarınız var mıydı?
Hiç hedefimiz yoktu. Allah ne nasip etmişse oydu. Aldığımız maaş belliydi. Kendimize göre idare ederdik. Benim de zaten süse, eşyaya merakım yoktur. Minyeli Abdullah kitabı çıktığında Ankara'daydık. Asker aileleri beni merak etmişler, geldiler. Beni gözlerinde ne kadar büyütmüşlerse karşılarına mütevazı bir ev ve hanım çıkınca şaşırdılar.
Nasıl tepki gösterdiler?
"Biz böyle beklemiyoruz." demişlerdi. Tepkileri tuhafıma gitmişti. "Nasıl böyle konuşabilirler?" diye düşünmüştüm. Yaşantımız hâlâ öyledir. Geçen gün bir radyo Minyeli Abdullah'ı oynatacakmış. Ömer Bey, Osman'a (oğlu Osman Okçu, Timaş Yayınları Genel Yayın Yönetmeni) "Sakın telifini almayasın." dedi. Oğlum Osman, "Baba, anneme lazımmış, alayım anneme vereyim." diye takılıyor. 'Yok' dedi. Zaten ben de istemem. Bu zamandan sonra elimizden gelen iyiliği yapalım da. Ne iyilik yapabilirsek o bizim için kârdır. Ne yapayım parayı? Ömer Bey, kitaplarından, yazılarından aldığı parayı ailesi için kullanmamıştır. Hepsini Allah yolunda harcamıştır.
///////////////////
https://mehmedkirkinci.com/hekimoglu-ismail.html
Hekimoğlu İsmail
2000 yılında Hekimoğlu İsmail’in oğlu Osman ve bir grup muhibbi gelerek Hekimoğlu’nun hayatıyla ilgili bir kitap çıkarmak istediklerini söylediler. Ve benden Hekimoğlu hakkındaki hatıralarımı yazmamı istediler. Ben de aşağıdaki yazıyı kaleme alarak kendilerine takdim ettim:
”Bismihi Suphanehu”
Azim ve irade sahibi olan bir mücahit, geç de olsa muzaffer olur ve hedefine varabilir. Bütün hayır ve hasenatta muvaffak olmanın yegane yolu ihlas ve sadakat ile çalışmak ve her türlü engeli aşmakta sabır ve sebat göstermektir.
Her insan milletine karşı bir çok vazifelerle mükelleftir. Bu vazifeleri bir sıralamaya tâbi tutacak olursak birinci dereceyi ilim, irfan ve irşat yoluyla manevî cihat yapma alır. Çünkü cihat insanın fıtratında mündemiçtir, zira hayatın esas ve temeli de ona bakar.
Bütün peygamberler, müceddidler ve mürşitler de bu mukaddes vazifeyi ifa için taraf-ı İlâhîden tavzif edilmişlerdir. Asrımızda da bu manevî cihadı, yazdığı 6.000 sayfalık Risale-i Nur Külliyatı’yla Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri hakkıyla ifa etmiştir. Kendisinden sonra da bu mukaddes davayı talebeleri omuzlamışlar, büyük bir şevk ve fevkalade bir azim ile sürdürmüşlerdir. Tebrike şayandır ki, Hekimoğlu İsmail de bu talebelerden biri olarak manevî cihadı ihtiyar etmiş ve hayatını ona vakfetmiştir. Terakki ve tekamülün esasını teşkil eden, bu manevî cihad her zaman olduğu gibi asrımızın da en zaruri bir ihtiyacıdır. Çünkü millet ve memleketimizin hayatı ve istikbali buna vabestedir.
Hekimoğlu, Risale-i Nur’un pek sadık, gayyur bir şakirdidir. O, hayatı temiz, hissiyatı temiz, etrafını daima nur-u irfan ile aydınlatmaya gayret eden alicenap ve hamiyetperver bir zattır. Onun hizmetindeki ahval ve harekatına dikkat edilince, akıl ve hikmete muvafık olduğu görülür, hakikat ve fazileti görmekten ürken gözler hariç.
Nurlardan tefeyyüz ettiği hakikatleri o müstesna deha ve zekasıyla kitap, konferans ve sohbetler halinde dokumaya muvaffak olmuştur. O, marifet cevherlerinden birçok mücevher kuleler yapmayı başarmış bir manevîyat mimarıdır.
O keskin zekası yanında engin bir hayal gücüne de maliktir. Risale-i Nur’un inceliklerine, derinliklerine fevkalade nüfuz eden selim bir fikre ve cevval bir gönüle sahiptir. Risale-i Nur onun ruhunda ve vicdanında silinmez izler bırakmıştır.
Her insaf sahibi teslim eder ki, Hekimoğlu hakk’ı neşir ve tebliğde cansiperane cesaret ve şecaat ibraz eden, manevî cihadında ancak Hakk’tan korkan, halktan havf ve endişe etmeyen bir kahramandır. Zira mehafetullah ile dolu bir kalp sahibi, Halık’ından başka kimden korkar ki?
Memlekette sapık ideolojileri ve ahlâksızlığı hâkim kılmak için çaba gösteren menfî neşriyata karşı, yalnız ve yalnız avn-i ilâhîye sığınarak ihtiyar ettiği mücadelesini kemal-i azim ve sebat ile ifa etmiştir ve etmektedir. Köşe yazılarından sohbetlere, konferanslara, romanlara kadar birçok farklı sahada faydalı çalışmalarda bulunmuş ve Allah’ın izni ile hepsinde muvaffak olmuştur.
Hekimoğlu denince akla ilk gelen şey “Minyeli Abdullah” romanıdır. O bu eseri ile romanda da yeni bir çığır açmış ve bu sahada da bir hüsn-ü misal olmuştur. Bu eser milletimizin ulvî hislerini rencide eden, behimî ve şehvanî hisleri tahrik eden romanlara karşı bir alternatif olmuştur. Bu romanı okuyan gençler, Hekimoğlu’nun hassasiyetle gösterdiği incelikleri, remizleri kavramış ve bu eserden çok istifade etmişlerdir.
Her insaf ve idrak sahibi kabul eder ki, Hekimoğlu asrımızın dert ve ızdırabını vicdanına koymuş ve susmayarak onu haykırmış âlicenap bir insandır. Bu vesile ile kendisine teşekkür etmeyi bir vazife telakki ederim.
Hekimoğlu İsmail ile 1950’li yıllarda Erzurum’un Nur medresesinde tanıştık. O zamanlar yirmi yaşlarında bir genç idi. Nâsiyesine bakan onun parlak ve keskin bir zekaya malik olduğunu görürdü. Ruhunda bir uyanıklık, birçok mihnet ve meşakkatlere mukabele edebilecek bir irade, bir salabet ve bir azim hissediliyordu. Zira o yıllarda vazifesi itibariyle bulunduğu ilimizin Kandilli ilçesinden her hafta sonu gelir ve Nur derslerine iştirak ederdi. Erzurum’un şiddetli fırtına ve soğukları onun o azim ve metin iradesine engel olamazdı. Onun ruhunda ilim ve irfana karşı olan iştiyakın harareti Erzurum’un kar ve buzlarını eritirdi. Zaman ve zemin sanki onun için bir bahardı. Ali Ulvi Bey’in şiirindeki şu hakikatler onun hissiyatında da kemaliyle müşahede ediliyordu:
“Bir azm, eğer iman dolu bir kalbe girerse,
İnsan da, o imandaki son sırra ererse,
En azgın ölümler ona zincir vuramazlar…
Volkan gibi coşkun akıyor durduramazlar…”
Kendi fıtratında taşıdığı bu azim ve metanet Risale-i Nurla kaynaşınca, mecrasını bulan coşkun nehirler gibi gönüllere akar ve onlarda rengarenk marifet çiçeklerinin açmasına vesile olurdu.
Onunla yaptığımız sohbetleri hiç unutamamışımdır. Beraber okuduğumuz Nur derslerinde mesrurane anlar yaşardık. İstikbalin devr-i Nur ve devr-i Said olacağı kanaatine varırdık. Derdik ki, âlemde daimî bir saâdet var ise, o da marifet ve fazilete nail olanların saâdetidir.
Risale-i Nur bizim için, fikir ve kalplerimizi ziyalandıran engin ve zengin bir irfan hazinesiydi. İhtiva ettiği manevî cevherler Hint pırlantalarından daha kıymetli, daha değerliydi.
Hekimoğlu’nun mühim bir gayesi de, bu milleti tefrikadan muhafaza edip kalplerde kardeşlik ve muhabbeti tesis etmekti. Çünkü hayat ve hayatın devamı ittihat ve ittifaktadır. Bu husus ihmal edilemeyecek kadar büyük bir ehemmiyeti haizdir. Milletin kıyamete kadar devamı bu gibi ulvî meziyetlere bağlıdır. O halde en büyük mesele fertleri ilim ve irfan ile ahlâk ve fazilet ile teçhiz etmek, kalp ve ruhlarını, akıl ve hissiyatlarını ulvî gayelere yöneltmektir. Manevî yapılarını bu şekilde tahkim eden milletler daima terakki ve teâli ederler. Evet, ruhunda iman, kalbinde ümit taşıyan fertlerden teşekkül eden milletler daima galip ve muzaffer olurlar. Esir ve mahkûm da olsalar, bu esaret ve mahkûmiyet dâimî olmaz, muvakkat kalır. Sonunda ilim ve irfan ile mukaddesatlarına bağlılıkları sayesinde zillet ve esaretin pençesinden mutlaka kurtulurlar. Mağlup iken galip, mahkûm iken hâkim olurlar.
Devletimizin ebed müddet yaşaması insanlar arasındaki muhabbet, samimiyet, birlik ve beraberliğe bağlıdır. Bu değişmez hakikatler kalb ve hayata hâkim kılındığı takdirde milletimiz yek vücut bir kütle-i müttehide haline gelecek, Allah’ın izniyle maddî ve manevî sahada nice parlak ve şaşaalı hamleler birbirini takip edecektir. Bu hakikatların tam idrakinde olan, Hekimoğlu, bu hususta üzerine düşen görevi bugüne kadar bihakkın ifa etmiştir ve etmeye devam etmektedir. O, çünkü, çok iyi biliyordu ki, Peygamber Efendimizin (asm.) hassasiyetle üzerinde durduğu en önemli meselelerden biri de ümmetini tefrikaya karşı uyanık tutmak idi. Nitekim:
“Men ferraka feleyse minnâ” yani: “Tefrika çıkaran (fert ve cemaatleri birbirlerinden ayıran ve bölmeye gayret gösteren) bizden değildir.”
buyurarak tefrikanın ne kadar tehlikeli olduğuna dikkatleri çekmişti.
Hekimoğlu tefrikaya karşı da büyük bir mücadele veren ve milletimizin zülâl-i hürriyeti içmesine gayret eden bir hamiyetperverdi.
Hekimoğlu’nun sohbetlerinde ve kitaplarında üzerinde durduğu önemli bir husus da devlet ile milletin kaynaşması olmuştur. Malumdur ki, bir millete hizmet etmek isteyenlerin o milletin tarihini iyice tanımış ve ruhunu iyice tahlil etmiş olmaları gerekir. Malumdur ki, bir millet için en büyük tehlike idare eden reis ve rehberlerine karşı itimadın sarsılmasıdır. Milletin ruhuna, inanç ve mukaddesatına, örf ve âdetlerine karşı yapılacak herhangi bir yanlış hareketle, o itimat bir defa sarsılacak olursa, halk ile idareciler arasında derin uçurumlar meydana gelir. Tedavisi mümkün olmayan yaralar açılır. O zaman bu millet kendini idare edenlerden ruhen ve hissen soğur, kopar, daima huzursuz ve tedirgin olur. İstikbale endişe ile bakar. Bu hali fırsat bilen hainler de akla, hayale gelmeyen entrika ve telkinler ile fitne ve fesadı alevlendirip, muhabbet ve uhuvveti, hürmet ve şefkati zedeleyebilirler. Bu noktada tarih çok feci misallerle doludur.
Hekimoğlu İsmail’in bir hususiyeti de müteşebbis bir ruha sahip olmasıdır. O, Bediüzzaman Hazretlerinin
“Bu zamanda i’lâ-yı Kelimetullah, maddeten terakkiye mütevakkıftır.”
sözünü kendisine rehber edinmiştir. Evet, say ve gayret insanlar için daima sebeb-i refah ve saâdettir. Hamiyetperver bir insan için en büyük meziyetlerden biri de hem kendine ve hem de diğer insanlara faydalı olmasıdır.
İşte Hekimoğlu’da çeşitli sahalardaki teşebbüsleriyle birçok insana hem maddi hem manevî faydalar sağlamıştır.
Elhasıl, Hekimoğlu’nun gâyesi ilim, irfan ile mücehhez imanlı, ahlâklı, tarihine, vatanına, devletine bağlı, birlik ve beraberliğin şuuruna ermiş bir nesil yetiştirmektir.
Şu milletin saâdet ve selametine hizmet eden böyle bir fikir adamının ruhuna dikkat edilse görülür ki, orada bir sürur ve bir neşe var ki hiçbir şeyle tahsili mümkün olmaz. Bir ferd hayatını milletinin maddi ve manevî teâli ve terakkisine hasretsin de onun vicdanında bir saâdet alemi tecessüm etmesin, mümkün değildir.
Böyle ulvî meziyetlere sahip olan bu mücahidin ahirette de ebedîyyen mes’ud olmasını Rahmet-i İlâhîden niyaz eder, Cenab-ı Hakk’tan kendisine uzun ve hayırlı ömürler dilerim.
Mehmet KIRKINCI
28.02.2000 / ERZURUM
///////////////
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder