Firavunun karısı Hz. Asiye
Yazar Saliha Karakaya," Firavun’un karısı Asiye… Zulüm ve inkar
karşısında dik duruşun sembolü… Kadın olarak narin ve naif bir yapıda olmasına
rağmen, en yakını yani kocası olan Firavun’un zulmüne karşı dimdik
durabilmişti. Kalabalıklar içinde yalnız olsa da o, Rabbi’ni tercih
etmişti." dedi.
https://www.yeniakit.com.tr/haber/firavunun-karisi-hz-asiye-504391.html
Yazar Saliha Karakaya, Hz.
Asiye hakkında şunları ifade etti:
Kadının sosyal hayattaki yeri
ile ilgili tartışmalar hep var olagelmiştir. Kadın ve erkeğin birbirinden
farklı özelliklere sahip iki ayrı cins olması, birbirlerini anlamaya,
anlamlandırmaya çabalamaları kimi zaman ötekileştirmeyi de beraberinde
getirmiştir.
Kur’an-ı Kerim ise kadına ve
erkeğe göre ayrı ayrı değil, insanların hepsine birden hitap eden bir kitaptır.
“Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri kendi
yörüngesi içinde yüzer .” buyurmaktadır Allah (c.c) Yasin Suresi 40.ayette.
Yani kadın ve erkek birbirleriyle karşılaştırılabilecek iki nesne değil, güneş
ve ay; gece ve gündüz gibi birbirini tamamlayan fakat birbirinden farklı olan
iki varlıktır. Bu yüzden ikisinin sorumlulukları da kendincedir ve insan olmak
bakımından da “Ey insanlar!” hitabına eşit derecede muhataptır. Fakat eskiden
beri insanların kafasında var olan şablon nedeniyle kadınlar dahi kendilerini
bu hitabın içinde görememişlerdir. Örneğin, Rasûlullah (s.a.s)’ın hanımı Ümmü
Seleme, evinde saçlarını bir bayana taratırken Rasûlullah (s.a.s)’ın minberden
“Ey insanlar” diye hitap etmeye başladığını duyunca, saçını tarayan kadına
“Bırak sonra tararsın.” der. Kadın “ O erkekleri çağırıyor, kadınları
çağırmıyor.” dediğinde Ümmü Seleme “Ben de insanım!” diyerek Rasûlullah’ın
konuşmasını dinlemeye gider. Peygamber hanımının bu bilinçte olması gösteriyor
ki İslam, kadınları aşağı görülen bir konumdan alıp yüceltmiştir.[1] Bu konuda
Hz. Ömer’in düşüncesi de bu yöndedir. “İslam öncesinde bizler, kadınlara hiç
değer vermezdik. Ne zaman ki İslam geldi, Allah onlardan söz ettiği zaman artık
bir takım haklara sahip olduklarını anladık.” diyerek bunu ifade etmiştir.[2]
Hz. Asiye, Kur'an'da övülen kadınlar, Hz. Musa, Hz. Meryem, Firavun, inkar
zulümKur’an-ı Kerim’e göre kadın, insanlığın yaratılışında ve çoğalmasında asli
unsurdur. “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve
birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında
en değerli olanınız ona karşı gelmekten sakınanınızdır.” (Hucurat 49/13)
diyerek Allah (c.c) kendi katında kadın ya da erkek olmanın bir fark
oluşturmadığını ilan etmiştir. Fakat maalesef daha ziyade Müslüman ülkelerde
kadına karşı muamele, ayırımcı olduğu için kadını küçük gören bu anlayış din
faktörüne bağlanmıştır. Hâlbuki Kur’an-ı Kerim’de Hz. İsa gibi büyük bir peygamber
“Meryem oğlu İsa” olarak anılmış, Nisa (kadınlar) Suresi ve Meryem Suresi
adıyla müstakil sureler yer almış, kadınlar üzerinden bütün insanlara örnekler
verilmiştir. Yine Kur’an-ı Kerim’de Hz. Musa’nın yetişmesinde, hayat
mücadelesinde ve risalet görevinin ifasında annesi, kız kardeşi, Firavunun
hanımı ve daha sonra evlendiği Hz. Şuayb’ın kızının kilit isimler olduğu
bildirilmiştir.[3]
Allah Teâlâ’nın Kur’an’da
kadınları muhatap aldığı birçok ayet vardır. Bu ayetler dışında müminlere bazı
kadınlar örnek gösterilmiştir. Bu örnekler bazen Hz. Nuh ve Hz. Lut’ un
hanımları gibi yerilen kadınlardan[4], bazen de Hz. Meryem ve Firavun’un hanımı
Hz. Asiye[5] gibi övgüye layık kadınlardan seçilmiştir.
Peki, Allah katında övgüye
layık ve örnek gösterilebilecek bir kadın olabilmek için gereken vasıfları
nereden öğreniriz? Zira biliyoruz ki İslam, toplumu eğitmeyi amaçlar ve
sağlıklı bir toplumun var olabilmesi için de kadının yapıcı unsur olması
gerekmektedir. Bu açıdan Kur’an-ı Kerim ideal kadının vasıflarını muhtelif
yerlerde anlatmıştır. Biz de buradan hareketle bahsi geçen vasıfları taşıyan ve
Allah Teâlâ tarafından övülen kadınlardan biri olan “Firavun’un karısı”[6]
Müzahim kızı Asiye[7]’den bahsedeceğiz.
Tarih ve tefsir kitaplarında
ismi Âsiye bint Müzahim b. Ubeyd b. Reyyan b. Velid şeklinde geçmektedir.
Batılı kaynaklar ise bu ismin müfessirler tarafından verildiğini Tevrat’ta
geçen ve Hz.Yusuf’un eşinin adı olan Asenath’ın bozulmuş şekli olduğunu,
Süryani metinlerinde de Asyat şeklinde adlandırıldığından İslami kaynaklara
Süryanice’den geçtiğini ileri sürmektedirler. Firavun’un amcasının kızı olduğu
rivayetinin yanında Hz. Musa’nın kabilesine mensup olup onun halası olduğu da
nakledilmiştir.[8]
Hz. Asiye’nin yaşadığı
dönemi ve içinde bulunduğu toplumu daha iyi tanımak için hayatına dair bir
takım bilgiler vermek yerinde olacaktır.
Kur’an-ı Kerim’de
Asiye’den, Hz. Musa’nın dünyaya geldikten sonra Firavun’un sarayına intikalinde
oynadığı rol ve onun getirdiği dini kabul etmesi dolayısıyla
bahsedilmektedir.[9]
Firavun kendisini her
şeyin sahibi zannederek kavmini küçümsüyordu. “Ey kavmim! Mısır mülkü ve şu
altımdan akmakta olan ırmaklar benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz? “
(Zuhruf 43/51) diyordu.
Anlatıldığına göre bir kâhin,
Firavun’a İsrailoğullarından bir çocuğun O’nun mülkünü elinden alacağını ve
İsrailoğlullarının kalabalıklaşarak Mısırlılara galip geleceğini söylemişti.
Bunun üzerine Firavun erkek çocuklarını boğazlamış ve kız çocuklarını ise sağ
bırakmıştı.
Bu sırada Hz. Musa dünyaya
geldi. Annesi onun hayatından endişe etti ve onu ölümden kurtarmak istedi.
Allah da bunun üzerine ona şöyle vahyetti “Çocuğunu emzir, başına bir şey
gelmesinden korkuyorsan o zaman onu suya bırak, boğulmasından korkma, üzülme,
şüphesiz biz, onu sana döndüreceğiz ve peygamber yapacağız.” (Kasas 28/7). Ve o
Allah’ın kalbine verdiği sabırla oğlunu suya bıraktı. Musa’nın içine konduğu
sandık, Firavun’un sarayının bahçesine yanaştı ve Allah onu Firavun gibi
zalimin sarayında emin bir el olan Hz. Asiye’nin ellerine teslim etti.
Kur’an’da “Ey Musa! Sevilmen ve benim nezaretimde yetiştirilmen için sana
kendimden bir sevgi verdim” (Taha 20/39) diyerek bu özelliğinden bahsedilen Hz.
Musa’ya karşı, Asiye kalbinde derin bir şefkat ve merhamet duydu. Ve ona Mûsa
(Suyun Çocuğu) ismini verdi.[10] Sonra da “Bu çocuk bana da sana da göz
aydınlığı olsun, onu öldürmeyin. Belki bize faydası dokunur yahut onu evlat
ediniriz.” (Kasas 28/9) diyerek Firavun’u ikna etti ve öldürülmesine engel
oldu. Böylece Musa, Firavun’un sarayında hem de kendi öz annesinin sütünden
içerek büyüdü. Bu durum Kur’an da “Böylece O’nu annesinin gözü aydın olsun,
üzülmesin, Allah’ın verdiği sözün gerçek olduğunu bilsin diye ona iade ettik.”
(Kasas 28/13) diyerek ifade edilmektedir.
Hz. Asiye’nin tam olarak ne
zaman iman ettiği konusunda farklı görüşler bulunsa da biliyoruz ki Hz.
Musa’nın Mısır’dan çıkışı ve yıllar sonra gelip peygamberlik mücadelesine
başlaması, Firavun’un da inananlara karşı kıyıma girişip zorbalık yapmasına
kadar Asiye imanını açıklamış değildi. O imanını açıklayınca da Firavun onu
ölümle tehdit etmişti. Fakat müminde hâkim olan vasıf Allah’a sığınma ve iman
oldukça kâfirler içinde bulunması ona zarar veremezdi.[11] Firavun gibi
inkârcılıkta direnen ve zulmüyle şöhret yapmış bir kimsenin hanımı, her şeye
rağmen imanını koruyabilmiş, Firavun’un kötülüklerine ortak olmaya rıza
göstermemiş hep ebedi mutluluğun özlemi içinde yaşamıştır. Hz. Musa’nın
peygamberliğine inanan ve bu uğurda işkencelere maruz kalan Asiye hakkında
hadislerde de övgü dolu ifadeler yer almıştır.
Hadisi Şerif’de şöyle
geçmektedir: Buhari ve Müslim’in Ebû Musa el-Eş’ari’den rivayet ettiğine göre
Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurdu; “Erkeklerden kemale ulaşanlar çoktur.
Kadınlardan kemale ulaşanlar ise Firavun’un karsı Asiye, İmran kızı Meryem ve
Huveylid kızı Hatice’dir.”[12]
Firavun Asiye’yi imanından
vazgeçiremeyeceğini anlayınca Ebû Hureyre’den nakledildiğine göre dört kazık
çaktırıp kazıklara çivileterek güneş altında bırakmış, üzerine de büyük bir taş
koydurmuştur. Bunun üzerine Asiye “Ya Rabbi! Benim için cennette bir ev yap,
beni Firavun’dan ve onun kötü işinden kurtar ve beni o zalimler topluluğundan
selametle çıkar.” (Tahrim 66/11) diye dua etmiştir. Böylece ruhu cennete
yükselip o taş ruhsuz cesedinin üzerinde kalakalmıştır.[13]
Hz. Asiye’nin bu imanı ve
mücadelesi Kur’an’da zikredilerek âlemlere örnek olarak gösterilmiştir.
“Allah iman edenlere Firavun’un
karısını örnek olarak gösterdi” (Tahrim 66/11)
Firavun’un karısının duası ve
tavrı; dünya değerlerini hem de en göz alıcılarını elinin tersi ile itip Allah
katındaki kalıcı değerlere yönelmesinin güzel bir örneğidir. O bir kadının
arzulayabileceği her şeyi bulabildiği Firavun sarayında yaşıyordu. Fakat imanı
sayesinde bütün bunları ayakları altına almıştı. Geniş ve güçlü bir devlette
tek başına kalmıştı. Hâlbuki kadın toplumun baskısı karşısında daha duyarlıdır
ve daha çok etkilenir. Fakat bu kadın tek başına bütün baskılara rağmen başını
göğe kaldırmıştı. O, Firavun ve onun zulmüne asi olmakla Allah’a boyun eğip
kulluğunu kanıtlamış bizlere örnek olmuştu.[14] Firavun’a isyankar, itaatsiz;
Allah’a itaatkar.
Firavun’un karısı Asiye… Zulüm
ve inkar karşısında dik duruşun sembolü… Kadın olarak narin ve naif bir yapıda
olmasına rağmen, en yakını yani kocası olan Firavun’un zulmüne karşı dimdik
durabilmişti. Kalabalıklar içinde yalnız olsa da o, Rabbi’ni tercih etmişti.
Önüne dünyanın bütün nimetleri serilmesine rağmen o yalnızca “cennette bir ev”e
talip olmuştu. Ve Rabbi katında sayısız erkekten daha üstün bir konuma
çıkmıştı. Böylece Allah (c.c) bize katında makbul bir konumda olmanın yolunun
Hz. Asiye gibi zulme karşı dimdik durmaktan ve imanda samimi olmaktan geçtiğini
göstermiştir. Örnek bir İslam kadını, Hz Asiye ve diğer övülen kadınlar gibi
olmalıdır.
Siyer-İ Nebi Dergisi/ Saliha
Karakaya/ Kur'an'da Övülen Kadınlar I: Hz. Asiye yazısından alıntıdır.
[1] Şakir Gözütok, Hz. Muhammed
ve Evrensel Mesajı Sempozyumu, Hz. Peygamber (s.a.v ) Döneminde Kadın Eğitimi
ve Öğretimi, s.566.
[2] Şakir Gözütok, a.g.e, s.
562.
[3] Fahri Demir, İslam ve
Kadın, s.4.
[4] Tahrim Suresi 66/
[5] Tahrim Suresi 66/
[6] Kasas Suresi 28/9
[7] Ömer Faruk Harman, Asiye
md. DİA, 3/487
[8] Ömer Faruk Harman, Asiye
md. DİA, 3/487
[9] Ömer Faruk Harman, Asiye
md. DİA, 3/487
[10] Hakan Küçükkendirci,
Kur’an’da Övgüyle Bahsedilen Kadınlar, s.77.
[11] Vehbe Zuhayli,
et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/565.
[12] Vehbe Zuhayli,
et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/564.
[13] Fahruddin Er-Râzi,
Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 21/565.
[14] Hakan Küçükkendirci,
Kur’an’da Övgüyle Bahsedilen Kadınlar, s.79.
///////////////////////
Hz. AsiyeSaliha Karakaya
http://www.sonpeygamber.info/hz-asiye
Allah Teâlâ’nın Kur’ân’da kadınları
muhatap aldığı birçok ayet vardır. Bu ayetler dışında müminlere bazı kadınlar
örnek gösterilmiştir. Bu örnekler bazen Hz. Nuh (as) ve Hz. Lut (as)’un
hanımları gibi yerilen kadınlardan, bazen de Hz. Meryem ve Firavun’un hanımı
Hz. Asiye gibi övgüye layık kadınlardan seçilmiştir.
Kadının sosyal hayattaki yeri ile ilgili
tartışmalar hep var olagelmiştir. Kadın ve erkeğin birbirinden farklı
özelliklere sahip iki ayrı cins olması, birbirlerini anlamaya, anlamlandırmaya
çabalamaları kimi zaman ötekileştirmeyi de beraberinde getirmiştir.
Kur’ân-ı
Kerîm ise kadına ve erkeğe göre ayrı ayrı değil, insanların hepsine birden
hitap eden bir kitaptır. “Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri kendi
yörüngesi içinde yüzer” buyurmaktadır Allah Yasin Suresi
40. ayette. Yani kadın ve erkek birbirleriyle karşılaştırılabilecek iki nesne
değil, güneş ve ay; gece ve gündüz gibi birbirini tamamlayan fakat birbirinden
farklı olan iki varlıktır. Bu yüzden ikisinin sorumlulukları da kendincedir ve
insan olmak bakımından da “Ey insanlar” hitabına eşit derecede muhataptır.
Fakat eskiden beri insanların kafasında var olan şablon nedeniyle kadınlar dahi
kendilerini bu hitabın içinde görememişlerdir. Örneğin, Rasûlullah (sav)’ın
hanımı Ümmü Seleme, evinde saçlarını bir bayana taratırken Rasûlullah (sav)’ın
minberden “Ey insanlar” diye hitap etmeye başladığını duyunca, saçını tarayan kadına “Bırak sonra
tararsın” der. Kadın “ O erkekleri çağırıyor, kadınları çağırmıyor” dediğinde
Ümmü Seleme “Ben de insanım” diyerek Rasûlullah (sav)’ın konuşmasını dinlemeye
gider. Peygamber hanımının bu bilinçte olması gösteriyor ki İslam, kadınları
aşağı görülen bir konumdan alıp yüceltmiştir. [1] Bu konuda Hz. Ömer’in
düşüncesi de bu yöndedir. “İslam öncesinde bizler, kadınlara hiç değer
vermezdik. Ne zaman ki İslam geldi, Allah onlardan söz ettiği zaman artık bir
takım haklara sahip olduklarını anladık” diyerek bunu ifade etmiştir. [2]
Kur’ân-ı
Kerîm’e göre kadın, insanlığın yaratılışında ve çoğalmasında asli unsurdur. “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir
erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere
ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız ona karşı gelmekten
sakınanınızdır” (Hucurat 49/13) diyerek Allah kendi
katında kadın ya da erkek olmanın bir fark oluşturmadığını ilan etmiştir. Fakat
maalesef daha ziyade Müslüman ülkelerde kadına karşı muamele, ayırımcı olduğu
için kadını küçük gören bu anlayış din faktörüne bağlanmıştır. Halbuki Kur’ân-ı
Kerîm’de Hz. İsa (as) gibi büyük bir peygamber “Meryem oğlu İsa” olarak anılmış, Nisa (kadınlar) Suresi ve Meryem Suresi adıyla müstakil
sureler yer almış, kadınlar üzerinden bütün insanlara örnekler verilmiştir.
Yine Kur’ân-ı Ker’îm’de Hz. Musa (as)’nın yetişmesinde, hayat mücadelesinde ve
risalet görevinin ifasında annesi, kız kardeşi, Firavunun hanımı ve daha sonra
evlendiği Hz. Şuayb (as)’ın kızının kilit isimler olduğu bildirilmiştir. [3]
Allah Teâlâ’nın Kur’ân’da kadınları
muhatap aldığı birçok ayet vardır. Bu ayetler dışında müminlere bazı kadınlar
örnek gösterilmiştir. Bu örnekler bazen Hz. Nuh (as) ve Hz. Lut (as)’un
hanımları gibi yerilen kadınlardan [4], bazen de Hz. Meryem ve Firavun’un
hanımı Hz. Asiye [5] gibi övgüye layık kadınlardan seçilmiştir.
Peki, Allah katında övgüye layık ve
örnek gösterilebilecek bir kadın olabilmek için gereken vasıfları nereden
öğreniriz? Zira biliyoruz ki İslam, toplumu eğitmeyi amaçlar ve sağlıklı
bir toplumun var olabilmesi için de kadının yapıcı unsur olması gerekmektedir.
Bu açıdan Kur’ân-ı Kerîm ideal kadının vasıflarını muhtelif yerlerde
anlatmıştır. Biz de buradan hareketle bahsi geçen vasıfları taşıyan ve Allah
Teâlâ tarafından övülen kadınlardan biri olan “Firavun’un karısı” [6] Müzahim
kızı Asiye [7]’den bahsedeceğiz.
Tarih ve tefsir kitaplarında ismi Asiye
bint Müzahim b. Ubeyd b. Reyyan b. Velid şeklinde geçmektedir. Batılı kaynaklar
ise bu ismin müfessirler tarafından verildiğini Tevrat’ta geçen ve Hz. Yusuf
(as)’un eşinin adı olan Asenath’ın bozulmuş şekli olduğunu, Süryani
metinlerinde de Asyat şeklinde adlandırıldığından İslami kaynaklara
Süryaniceden geçtiğini ileri sürmektedirler. Firavun’un amcasının kızı olduğu
rivayetinin yanında Hz. Musa (as)’nın kabilesine mensup olup onun halası olduğu
da nakledilmiştir. [8]
Hz. Asiye’nin yaşadığı dönemi ve içinde
bulunduğu toplumu daha iyi tanımak için hayatına dair bir takım bilgiler vermek
yerinde olacaktır.
Kur’ân-ı Kerîm’de Asiye’den, Hz.
Musa’nın dünyaya geldikten sonra Firavun’un sarayına intikalinde oynadığı rol
ve onun getirdiği dini kabul etmesi dolayısıyla bahsedilmektedir. [9]
Firavun
kendisini her şeyin sahibi zannederek kavmini küçümsüyordu. “Ey kavmim! Mısır mülkü ve şu altımdan
akmakta olan ırmaklar benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz“ (Zuhruf 43/51) diyordu.
Anlatıldığına göre bir kâhin, Firavun’a
İsrailoğulları’ndan bir çocuğun onun mülkünü elinden alacağını ve
İsrailoğlulları’nın kalabalıklaşarak Mısırlılara galip geleceğini söylemişti.
Bunun üzerine Firavun erkek çocuklarını boğazlamış ve kız çocuklarını ise sağ
bırakmıştı.
Firavun’un karısı Asiye… Zulüm ve inkar
karşısında dik duruşun sembolü… Kadın olarak narin ve naif bir yapıda olmasına
rağmen, en yakını yani kocası olan Firavun’un zulmüne karşı dimdik
durabilmişti. Kalabalıklar içinde yalnız olsa da o, Rabbi’ni tercih etmişti.
Bu sırada Hz.
Musa dünyaya geldi. Annesi onun hayatından endişe etti ve onu ölümden kurtarmak
istedi. Allah da bunun üzerine ona şöyle vahyetti “Çocuğunu emzir, başına bir şey
gelmesinden korkuyorsan o zaman onu suya bırak, boğulmasından korkma, üzülme,
şüphesiz biz, onu sana döndüreceğiz ve peygamber yapacağız.” (Kasas 28/7). Ve o Allah’ın kalbine verdiği sabırla oğlunu suya bıraktı.
Musa’nın içine konduğu sandık, Firavun’un sarayının bahçesine yanaştı ve Allah
onu Firavun gibi zalimin sarayında emin bir el olan Hz. Asiye’nin ellerine
teslim etti. Kur’ân’da “Ey Musa!
Sevilmen ve benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden bir sevgi
verdim” (Taha 20/39) diyerek bu özelliğinden
bahsedilen Hz. Musa’ya karşı, Asiye kalbinde derin bir şefkat ve merhamet
duydu. Ve ona Mûsa (Suyun Çocuğu) ismini verdi. [10] Sonra da “Bu çocuk bana da sana da göz aydınlığı
olsun, onu öldürmeyin. Belki bize faydası dokunur yahut onu evlat ediniriz” (Kasas 28/9) diyerek Firavun’u ikna etti ve öldürülmesine engel oldu. Böylece
Musa, Firavun’un sarayında hem de kendi öz annesinin sütünden içerek büyüdü. Bu
durum Kur’ân da “Böylece O’nu
annesinin gözü aydın olsun, üzülmesin, Allah’ın verdiği sözün gerçek olduğunu
bilsin diye ona iade ettik” (Kasas
28/13) diyerek ifade edilmektedir.
Hz. Asiye’nin tam olarak ne zaman iman
ettiği konusunda farklı görüşler bulunsa da biliyoruz ki Hz. Musa’nın Mısır’dan
çıkışı ve yıllar sonra gelip peygamberlik mücadelesine başlaması, Firavun’un da
inananlara karşı kıyıma girişip zorbalık yapmasına kadar Asiye imanını
açıklamış değildi. O imanını açıklayınca da Firavun onu ölümle tehdit etmişti.
Fakat müminde hakim olan vasıf Allah’a sığınma ve iman oldukça kâfirler içinde
bulunması ona zarar veremezdi. [11] Firavun gibi inkârcılıkta direnen ve zulmüyle
şöhret yapmış bir kimsenin hanımı, her şeye rağmen imanını koruyabilmiş,
Firavun’un kötülüklerine ortak olmaya rıza göstermemiş hep ebedi mutluluğun
özlemi içinde yaşamıştır. Hz. Musa’nın peygamberliğine inanan ve bu uğurda
işkencelere maruz kalan Asiye hakkında hadislerde de övgü dolu ifadeler yer
almıştır.
Hadis-i
şerifte şöyle geçmektedir: Buhari ve Müslim’in Ebû Musa el-Eş’ari’den rivayet
ettiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu; “Erkeklerden kemale ulaşanlar çoktur.
Kadınlardan kemale ulaşanlar ise Firavun’un karsı Asiye, İmran kızı Meryem ve
Huveylid kızı Hatice’dir.” [12]
Firavun
Asiye’yi imanından vazgeçiremeyeceğini anlayınca Ebû Hureyre’den nakledildiğine
göre dört kazık çaktırıp kazıklara çivileterek güneş altında bırakmış, üzerine
de büyük bir taş koydurmuştur. Bunun üzerine Asiye “Ya Rabbi! Benim için cennette bir ev
yap, beni Firavun’dan ve onun kötü işinden kurtar ve beni o zalimler
topluluğundan selametle çıkar” (Tahrim
66/11) diye dua etmiştir. Böylece ruhu cennete yükselip o taş ruhsuz cesedinin
üzerinde kalakalmıştır. [13]
Hz. Asiye’nin bu imanı ve mücadelesi
Kur’ân’da zikredilerek alemlere örnek olarak gösterilmiştir.
“Allah iman edenlere Firavun’un karısını
örnek olarak gösterdi.” (Tahrim 66/11)
Firavun’un karısının duası ve tavrı;
dünya değerlerini hem de en göz alıcılarını elinin tersi ile itip Allah
katındaki kalıcı değerlere yönelmesinin güzel bir örneğidir. O bir kadının
arzulayabileceği her şeyi bulabildiği Firavun sarayında yaşıyordu. Fakat imanı
sayesinde bütün bunları ayakları altına almıştı. Geniş ve güçlü bir devlette
tek başına kalmıştı. Hâlbuki kadın toplumun baskısı karşısında daha duyarlıdır
ve daha çok etkilenir. Fakat bu kadın tek başına bütün baskılara rağmen başını
göğe kaldırmıştı. O, Firavun ve onun zulmüne asi olmakla Allah’a boyun eğip
kulluğunu kanıtlamış bizlere örnek olmuştu. [14] Firavun’a isyankar, itaatsiz;
Allah’a itaatkar.
Firavun’un karısı Asiye… Zulüm ve inkar
karşısında dik duruşun sembolü… Kadın olarak narin ve naif bir yapıda olmasına
rağmen, en yakını yani kocası olan Firavun’un zulmüne karşı dimdik
durabilmişti. Kalabalıklar içinde yalnız olsa da o, Rabbi’ni tercih etmişti.
Önüne dünyanın bütün nimetleri serilmesine rağmen o yalnızca “cennette bir ev”e
talip olmuştu. Ve Rabbi katında sayısız erkekten daha üstün bir konuma
çıkmıştı. Böylece Allah bize katında makbul bir konumda olmanın yolunun Hz.
Asiye gibi zulme karşı dimdik durmaktan ve imanda samimi olmaktan geçtiğini
göstermiştir. Örnek bir İslam kadını, Hz Asiye ve diğer övülen kadınlar gibi
olmalıdır.
[1] Şakir Gözütok, Hz. Muhammed ve
Evrensel Mesajı Sempozyumu, Hz. Peygamber Döneminde Kadın Eğitimi ve Öğretimi,
s.566.
[2] Şakir Gözütok, a.g.e, s. 562.
[3] Fahri Demir, İslam ve Kadın, s.4.
[4] Tahrim Suresi 66/
[5] Tahrim Suresi 66/
[6] Kasas Suresi 28/9
[7] Ömer Faruk Harman, Asiye md. DİA,
3/487
[8] Ömer Faruk Harman, Asiye md. DİA,
3/487
[9] Ömer Faruk Harman, Asiye md. DİA,
3/487
[10] Hakan Küçükkendirci, Kur’ân’da Övgüyle
Bahsedilen Kadınlar, s.77.
[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir,
Risale Yayınları: 14/565.
[12] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir,
Risale Yayınları: 14/564.
[13] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir
Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 21/565.
[14] Hakan Küçükkendirci, Kur’ân’da
Övgüyle Bahsedilen Kadınlar, s.79.
Siyer-i Nebi, Sayı: 27
/////////////////////////////////////////
//////////////////////////////////////////
http://www.hazardernegi.org/hz-asiye/
Asiye (as)’nin hikâyesi bir rüyayla başlar bir duayla biter Kur’ân’a göre.
Hikâyelerin birçoğunun ama özellikle, Musa (as)’nın, Asiye (as)’nin, firavunun
hikâyelerinin kesiştiği bir kavşakta, Mısır’da yaşanır her şey.
Her insan yaşadığı hayatla bir hikâye yazar, aslında kendi hikâyesini.
Yaşadıklarıyla bir yandan da kendini sürekli ve yeniden inşa eder insan.
Hayatın sadece birkaç yıla (geçmişimize) mahkûm kalmadan yepyeni açılımlarla
nasıl örülebileceğini keşfeder böylece.
Hikâyelerimizin seyrini kim olduğumuz ve neleri, hangi kriterlere göre
seçtiğimiz belirler. Bu demektir ki neyi seçiyorsak oyuzdur.
İsimlerimiz ne kadar önemli olabilir ki? Nasıl yaşadığımız değil midir bizi
unutulmaktan kurtaran? Siz yeter ki “merak edilesi” bir hayat yaşayın,
isminiz asla kaybolmaz, unutulmaz. Tıpkı Asiye validemiz gibi. Kur’ân’da adı
geçmez, ama tüm mü’minlere örnek gösterilir bu cennet kadını. (66/11)
**
Kur’ân’ın yaklaşık üçte birini oluşturan kıssalarda sunulan mesajlar bu isimsiz(!)
kahramanların somut örneklerini bolca sunar bize. Tüm yönlerimizle kendimizi
bulduğumuz bu ayna hayatlarla öğreniriz kalıcı olmak, iz bırakmak için nasıl
bir hayat sürmek gerektiğini. Bir kadın olarak mesela Havva olur Âdem (as)’i
tamamlarız. İnsanlığın doğuşuna ortak oluruz. Şeytanın tuzağına birlikte dalar,
yine büyük kurtuluş adımını birlikte atarız. Havva olmasaydı adem (yokluk)
olacak bir Âdem (as) görürüz sanki. Birbirine dayanarak hayatı yaşamanın
sorumluluğunu buluruz karşımızda. Bir isme can yoldaşı oluruz.
Bazen bizzat isim olur, Meryem (as) oluruz; adanmışlığın bedelinin ne kadar
ağır olduğunu yüreğimizde hisseder, iffet ve metanetin bir kadına ne kadar
yakıştığını öğreniriz.
Asiye (as) oluruz mesela… Bir kadını sevgi- merhamet- cesaret- feragat ve
sabrın nasıl kuşatabildiğine şahit oluruz. İsmimiz firavunun karısı olarak
şerrin doruğuna izafe edilse de “cennet hatunu” nasıl olunabilir sorusunun
cevabı oluruz. (“Cennet kadınlarının en üstünleri Hatice b. Hüveylid,
Muhammed’in kızı Fatıma, Meryem b. İmran ve firavunun zevcesi Asiye b.
Müzahimdir” İ.Hanbel, Müsned, 1/36)
“Tertemiz eşler” “ezvac-ı tahirat” oluruz, ümmete “ümm” yani anne yani imam
yani önder olabilmenin sorumluluğunu taşırız omuzlarımızda. Artık biz başka
kadınlar gibi olmadığımızın bilincindeyizdir.(Ahzab 33/32)
**
Asiye (as)’nin hikâyesi bir rüyayla başlar bir duayla biter Kur’ân’a göre.
Hikâyelerin birçoğunun ama özellikle, Musa (as)’nın, Asiye (as)’nin, firavunun
hikâyelerinin kesiştiği bir kavşakta, Mısır’da yaşanır her şey. Bir rüya görür
firavun, kendisi için kâbus, İsrailoğulları için muştu sayılabilecek bir rüya…
Varlığı ve saltanatını tehdit eden o rüyada, İsrailoğulları arasından gelecek
bir çocukla uyarılmıştı firavun. Tarih boyunca iktidarı korumak, en güçlü olmak
sevdasıyla işlenmemiş miydi bütün zulümler; bu defa da öyle oldu; katliama
başladı firavun. Gölgesinden korkan bütün “cüce”ler gibi… Acımasızca ve
vahşice… Hayata merhaba deme fırsatını dahi bulamadan kıyılıyordu körpe
fidanlara.
Hz. Musa (as)’nın sandığa konulup Nil Nehri’ne bırakılması işte böyle bir demde
oldu. Bir sandığın içinde bir bilinmeze doğru yolculuğa çıktı suyun
çocuğu. Arkasında gözyaşlarını ve bastırılmış çığlıkları bırakarak. Evlat
endişesinin pârelediği bir kadının eliyle bırakıldığı sudan yine evlat
hasretinin kor düşürdüğü bir başka yüreği serinletmek üzere çıkarıldı kıyıya.
Asiye (as)’nin sahnede görülmesiyle tevekkül ile başlayan yolculuğu taaccüb ve
merhametle bitmiş oldu bebek Musa (as)’nın. Asiye (as) sevgiydi, şefkatti,
merhametti; Allah’ın korumayı murat ettiği Musa (as) için bir limandı.
Kadınların tasallutundan zindana göndererek Yusuf (as)’u koruyan Allah(Yusuf
12/34–35), Asiye (as) vasıtasıyla firavunun hışmından kurtarıyordu bebek Musa
(as)’yı: “Ve elkaytü aleyke mehabbeten minni: Sana, sevilesin diye tarafımdan
bir sevgi bıraktım.” (Ta-Ha 20/39)
Asiye (as)’nin sahnede görülmesiyle tevekkül ile başlayan yolculuğu taaccüb ve
merhametle bitmiş oldu bebek Musa (as)’nın. Asiye (as) sevgiydi, şefkatti,
merhametti; Allah’ın korumayı murat ettiği Musa (as) için bir limandı.
(Yüce Allah’ın himayesi nice göründü sana ey kâri’ ?)
Kimsesiz, ilgi ve şefkate muhtaç olan bebeğe sahip çıkmanın, kol kanat
gerip firavuna karşı kalkan olarak Musa (as)’yı kucaklamanın adı Asiye (as)
oluyordu. Şimdi düşünme vakti: Onun sevgisi ve merhameti sadece bir bebeği mi
kurtarmıştı? Bir kadının merhametiyle dünya dönüşebilir miydi? Hz. Asiye (as)
olmasaydı bu sorunun cevabını bulmak biraz daha zor olmayacak mıydı?
Daha sonra bebek katili firavunu Musa (as)’yı öldürmemeye ikna edişiyle sarsar
bizi Asiye (as). Bu ikinci sahnede yılanı deliğinden çıkaran sihri kullanarak
despotlarla konuşma siyasetini öğretir. Muhatabında henüz tamamen yok olmamış
olduğu anlaşılan o hassas noktaya dokunur: “Bana da sana da göz aydınlığı (bir
çocuk)! Sakın onu öldürmeyin. Belki bize faydası dokunur ya da onu evlat
ediniriz.” (Kasas 28/9) İşe yarar nitekim. Kaderin kendisine hazırladığı
sürprizlerden habersiz, firavun razı olur, Musa (as) sarayda kalır, ama Asiye
(as)’nin hatırına. Başka çocuklar için kara mahkeme olan saray, Musa (as)’ya ev
olur.
“Anne” olabilmenin bir başka boyutunu görürüz ilerleyen süreçte. Biyolojik
anneliğin gerçek “anne” olabilmek için tek ve yeter neden olmadığını fark
ederiz. Bir kadın olarak “zorba” bir kocaya rağmen merhamet kuşağını
çıkarmamanın nice Musalar yetiştirmeye vesile olabileceğini anlar, ümit bağının
güllerini devşirmeye devam ederiz. Her durum ve şartta merhamet…
**
Yıllar geçer… Zamanın koynunda Musa (as), Kelimullah olmuştur. Ya Asiye (as)? O
yine Musa (as)’nın yanında. Bir farkla ki bedenen değil de ruhen bu defa. İman
ettiği Musa peygambere dualarıyla destek olarak sadece. Küfrün ve zulmün en
ağır kokusuyla boğulduğu sarayda bir başka âlemden en latif rayihaları
alabiliyordu gizli mü’min Asiye (as). Hz. Asiye (as)’nin hayatının bu üçüncü
sahnesi her şeye rağmen imanı beslemeyi öğretir bize. Gizli de olsa ibadetle
duayla desteklenmeli iman. Bahanelerin ardına sığınma kolaylığından kaçmalı.
Yine, yeniden öğreniyoruz ki dini yaşayamamanın bahanesi olur, sebebi değil.
**
Dedik ya seçimlerimiz kim olduğumuzu belirler diye… Ortada bir zulüm varsa ne
yapmak gerekir peki? İnsan ya zulme sebep olur, ya ortak… Ya seyirci kalır ya
da karşı çıkar. Mazlum da değilseniz nerede olmayı seçersiniz? İşte, Hz. Asiye
(ra) de firavunun İslam’a ve Müslümanlara zulmüne seyirci kalmanın zamanla
insanı dönüştürüp duyarsızlaştırabileceğini fark ederek safını belirlemişti.
Bardak doluyordu, taşmak için son damlayı bekliyordu.
**
Firavunun kızlarının dadısı, mü’min olduğu aşikâr olduktan sonra işkenceyle
öldürülmüş, kadın şehitler kervanına birisi daha eklenmişti. Sarayın penceresi,
olan bitene şahit bir çift gözle yan yana bu zulme tanık olmuştu. Ama Asiye’nin
gözleri bir şey daha gördü; muhtemeldir ki ondan başka kimsenin göremediği bir
şey: meleklerin gökten inerek türlü ikramlarla bu şehit kadıncağızın ruhunu
göklere çıkarmıştı. İnancı daha da perçinlendi Hz. Asiye (as)’nin. Zulme şahit
olana yakışanı yapmaya karar verdi; zulme karşı çıkacaktı. Firavunsa bu defa
yumuşamadı. İmanını yüzüne haykıran bu kadın, kendi hanımı da olsa, uzun
yılları beraber de devirmiş olsalar, rububiyyet iddiasını en yakınına dahi
kabul ettirememiş olmanın ezikliğini kendine yediremezdi.
Asiye (as)’nin imanını firavunun yüzüne haykırışı, izlediği idam sahnesinden
kaynaklanan bir duygu patlaması değildi kuşkusuz. Olan bitenler sadece süreci
kolaylaştırmıştı diyelim. Hafiflemiş miydi Asiye (as)’nin yüreği bu itirafla?
Belki. Ama dönüşü olmayan bir yola girdiğinin farkında, dimdik karşısındaydı
firavunun. Firavunsa olan biteni bir cinnetten ibaret gibi görmeye meyyal,
Asiye (as)’yi annesinin ikna etmesini bekledi. O da başaramazsa yapılacak bir
şey yoktu, kaçınılmaz son malumdu.
Âh merhamet! Marazi olduğunda hedefi ıskalayan ok gibi değil midir? Anne
merhametinin marazi boyutuyla karşılaşırız bu sahnede. Kızının başına
gelebileceklerden korktuğu için “vazgeç” der kızına Asiye (as)’nin annesi,
“vazgeç ki hayat bulasın.” Oysa kızı asıl hayat damarından beslenmektedir nice
zamandan beri. Bilemez kadın, nereden bilsin imanın tadını?
Bazen en yakınlarımızın, desteğine en çok ihtiyaç duyduklarımızın, yanımızda
değil de karşımızda olduğunu fark ediveririz hüzünle. Bizi en çok onların
anlamalarını, kabul etmelerini isteriz oysa. Biraz ağır imtihandır, Allah’tan
başkasına iltica ve itibar etmemek gerektiğini öğrenirken çok duvarlara toslar
insan. Sonunda Allah’a itaatle mahlûka itaatin rakip olduğu yerde mü’min için
seçenek olmadığını anlar.
“Anne” olabilmenin bir başka boyutunu görürüz ilerleyen süreçte. Biyolojik
anneliğin gerçek “anne” olabilmek için tek ve yeter neden olmadığını fark
ederiz. Bir kadın olarak “zorba” bir kocaya rağmen merhamet kuşağını
çıkarmamanın nice Musalar yetiştirmeye vesile olabileceğini anlar, ümit bağının
güllerini devşirmeye devam ederiz.
Asiye (as) kararlı, “kazık sahibi” firavun (Fecr 89/10) kararlı; Asiye (as)
cesur, firavun acımasız… Asiye (as) adanmış, firavun aldanmış. Asiye (as)
inandığına sadık, vefalı; firavun bir kadından ve imanından korkulu. Asiye (as)
direnişte, firavun işkencede. Asiye (as) duada, firavun korkuda.
Allah, inananlara Firavun’un karısını misal gösterir: O vakit o demişti ki: “Ya
Rab! Katında benim için Cennet’te bir ev yap! (Bu suretle) beni Firavun’dan ve
onun işlediklerinden kurtar.”(Tahrim, 66/11)
Kazıklara bağlanarak işkence edilen Asiye (as), bedenlere hâkim
olunabileceğini ama ruhlara asla erişilemeyeceğini öğretir son olarak.
Firavunun (ve onun gibi düşünenlerin) kafası karışık: bir kadını mutlu
edebilecek en cazip imkânlara sahipken –prestijli bir hayat, toplumsal statü,
imajı yüksek bir koca, zenginlik, iktidar…- derdi neydi bu kadının?{jcomments
on}
/////////////////////////////////////////////////

https://www.islamidavet.com/firavunun-karisi-hz-asiye/
Hz.
Asiye Kur’an-ı Kerim’de adı övgüyle geçen namlı kadınlardan biridir. Hz.
Asiye’nin hayatı hepimiz için çok önemlidir. Hz.
Asiye Yaşadığı dönemde Mısır’ın en ünlü kadını ve bu tarihî ülkenin zalim ve
kan içici imparatoru Firavun’un eşiydi. Bugün Firavun’un insanlık tarihine
kendi adıyla geçen akıl almaz zulüm ve adaletsizliklerini bilmeyen, işitmeyen
yoktur. Onun için Firavunun zulümlerini teferruatlıyla anlatmaya gerek
görmüyoruz. Firavun da Bâbil padişahı Nemrud gibi hem tanrılık iddiasında
bulunuyor, hem de halkın duygularını sömürerek geleneksel put inancını korumaya
çalışıyordu.
Halkın geri kalmışlık ve cehaletinden faydalanan Firavun, sadece
ilahlık iddiasında bulunmakla kalmadı, işi daha da ileri götürerek “ilahların
ilahı” olduğunu söyledi. “Dedi ki: Sizin en yüce Rabbiniz benim.”[1]
Firavun’un böyle aşağılık ve kötü bir insan olmasına karşı,
karısı Âsiye âdeta temizlik, dürüstlük, iffet ve asalet timsaliydi. Halk, onun
kocasının korkusundan rahat bir nefes alamaz ve geceleri dahi rahat uyuyamazken
o, Allah’a tam bir inanç ve kendine güvenle yaşamını sürdürüyor, Firavun’un
hemen yanı başında yaşıyor olmasından zerrece etkilenip dehşete kapılmıyordu.

Nil
kraliçesi Âsiye, Allah Teâlâ’nın indinde öylesine has bir makama ulaşmış ve
Allah’ın yakınlığını kazanabilmiştir ki, Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuşlardır:
“Kadınlardan
kâmil olanlar dört kişidir: Firavun’un karısı Âsiye, İmran kızı Meryem,
Huveyled kızı Hatice ve Muhammed (s.a.a) kızı Fâtıma.”
“Cennet kadınlarının en iyisi şu dördüdür: Firavun’un hanımı
Müzâhim kızı Âsiye, İmran kızı Meryem, Huveylid kızı Hatice ve Muhammed (s.a.a)
kızı Fâtıma. Bunların en üstünüyse Fâtıma’dır.”[2]
Kişiliğin gelişmesi, insanî vazifelerin bilincinde olma ve
Allah’a iman, bir kadını öyle bir mevkiye yükseltiyor ki, Firavun’un evinde
yaşadığı halde, cennet köşklerinin sakini oluyor ve dünyanın en seçkin dört
kadınından biri olma makamına ulaşıyor.
Âsiye, bir lahza olsun kocasının işlediği zulüm ve haksızlıkları
hoş karşılamadı, bir defa olsun onun safında yer almadı. Erkek çocuk doğururlar
da büyüyünce onun yaptığı zulüm ve haksızlıklara karşı çıkarlar korkusuyla,
Yâkup soyunun hamile kadınlarının karnını deşip bebeklerini diri diri
parçalayan kan içici kocasının bu vahşiliklerine karşı bir kez bile lâkayt
davranmadı.
İşte bu sıfata hâiz bulunan Mısır’ın bir numaralı kadını Âsiye,
saraydaki odasında oturduğu bir sırada Nil nehrinin ortasında yuvarlana
yuvarlana sulara batıp çıkan bir sandık görünce saray muhafızları ve
nedimelerine, gidip o sandığın içine bakmalarını emretti…
Görevliler, bir süre sonra gelerek, sandığın içinde güzel bir
oğlan çocuğu bulunduğunu söylediler. Gelecekte Allah’ın peygamberi olacak ve
Firavun’un saltanatını yerin dibine geçirecek olan İmran oğlu Musa’ydı bu…
Bebeği
alıp Âsiye’ye getirdiler…
Âsiye bunun nur topu gibi bir oğlan çocuğu olduğunu görür
görmez, zavallı annesinin onu, Firavun’un korkusuyla Nil’e bıraktığını
anlamıştı. Bu nedenle, bu çocuğu evlâtlık olarak yanına almaya ve onu bizzat
büyütüp yetiştirmeye karar verdi. Ne pahasına olursa olsun bunu yapacaktı, ne
olacaksa varsın olsundu!…
Firavun içeriye girip de çocuğu görünce yüreğine bir korku
düştü; gelecekte ne olur ne olmaz endişesiyle, derhal öldürülmesini emretti.
Fakat Âsiye var gücüyle karşı çıktı ona:
“Firavun’un
karısı dedi ki: Benim için de senin için de bir göz aydınlığıdır o; onu
öldürmeyin; umulur ki bize yararı dokunur, yahut onu evlât ediniriz.…”[3]
Firavun razı olmuştu. Onun da izniyle Musa artık sarayda kaldı
ve bizzat kraliçe tarafından, onun özel sevgi ve ihtimamıyla büyümeye başladı.
Musa, peygamberlik makamına vardığında ve daha ileride de
belirteceğimiz gibi, tekrar Mısır’a dönüp Firavun ve onun putperest kavmine
tebliğde bulunduğunda, Âsiye derhal ona uyarak Rabb’ul-Âlemîn’e iman getirdi,
ancak, imanını Firavun’dan gizledi.
hz.Asiye, yıllarca gizliden gizliye Allah Tealâ’ya ibadet ediyor
ve Musa’nın kılavuzluğuyla imanını gizliyor ve koruyordu. Ama bu, böyle devam
etmedi ve günün birinde sırrı açığa çıktı. Kocası Firavun yıkılmış, öfkesinden
âdeta çılgına dönmüştü. Firavun, önce kraliçeyi inancından vazgeçirmeye
çalıştı; onu caydırabilmek için her yolu denedi, her hileye başvurdu.
Bazen tehdit ediyor, bazen tatlı laflar ve boş vaatlerle onu
kandırmaya çalışıyordu. Ancak bütün bunlar boşunaydı. Hz. Asiye, bütün
varlığıyla Allah’a inanmıştı bir kez… Nil’in getirdiği ve kendi elleriyle
büyütüp yetiştirdiği o çocuğu peygamberlik makamına ulaştıran ve en büyük
mucizesi olan “ışıl ışıl parlayan bembeyaz elleri” ve mâlum asâsıyla, onu,
Firavun ve putperest kavmini hidayet etmekle görevlendiren Allah’a…
Hz.Asiye’nin benliğinde kâinatı yaratan, dağları, ovaları,
denizleri, dereleri, tepeleri, ormanları… kısacası her şeyi yoktan var eden,
yerin ve göğün sahibi Allah Tealâ’ya iman ve Musa’nın söylediklerine karşı tam
bir inançtan başka bir şey yoktu. Ne Firavun’dan zerrece korkup ürküyor, ne de
bu cellat ruhlu dinsiz katilin eşi ve koca Nil’in yegâne kraliçesi olduğuna
seviniyordu…
Zihni sadece bir şeyle meşguldü onun: Firavun’un hidayet bulması
ve bu cani ruhlu hayvanın günün birinde adam olması!… Onun da kendisi gibi
yegâne ilâh olan Allah Tealâ’ya inanarak sığınmasız zavallı halka zulüm ve
işkence etmekten ve milleti yok oluşa sürüklemekten vazgeçmesini istiyordu. Ne
var ki Firavun, artık dönüşü olmayan bir yoldaydı.
İlahlık iddiasına kalkışan, hem de “ilahların ilahı” olduğunu
öne sürerek kendisinden daha üstün hiçbir şey kabul etmeyen Firavun gibi
birinin, Musa’nın buyruğuna boyun eğip ilahlık iddiasından vazgeçmesi ve
sıradan bir insan gibi; “Allah’ım, beni affet!” demesi mümkün olabilir miydi
acaba?!
Sonunda Firavun, Hz.Asiye’ye, ya Allah’a, ya da ona iman
etmesini önerdi. İkisinden birini açıkça tercih ve ilan edecekti: Ya Musa’nın
sözlerine inanacak, onu izleyecek ve Allah’a iman etmek suretiyle her türlü
işkence ve kötü hadiseye karşı kendisini hazırlayacaktı; ya da tıpkı geçmişteki
gibi bütün haşmet ve şatafatıyla Nil’in kraliçesi ve Mısır’ın en ünlü kadını
olarak kalacak ve putlara tapınmayı kabullenerek, Firavun’u “ilahların ilahı”
olarak benimseyecekti!
Hz.Asiye, Allah’a imanı ve
Musa’ya inanmayı tercih etti.
Doğru ve hak inancından vazgeçmeyeceğini bildirdi Firavun’a…
Musa’nın getirdiği mucizeleri görerek bütün kalbiyle âlemlerin
rabbi Allah’a inanmış bulunan ve Firavun’un alabildiğine zâlim, aşağılık,
keyfine düşkün olduğunu anlamış bulunan ferasetli ve cesur Âsiye, Firavun’un
kendisi gibi günün birinde zeval bulup yokluğa karışacak olan sarayında
görünüşte görkemli, gerçekte ise zelil ve aşağılık bir müreffeh hayat
sürdürmektense Allah Tealâ’nın indindekine rıza göstermeyi, kalıcı ve sonsuz
olan ilâhî rızayı geçici ve iğrenç olan nefsânî rahata tercih etmeyi yeğ buldu.
Bu yolda her şeyi göze almış; canı pahasına da olsa Rabbine
itaat yolunda zalim Firavun’a âsi olmaya azmetmişti…
Âsiye’yi inancından vazgeçiremeyeceğini anlayan Firavun, sonunda
onun çarmıha gerilmesini emretti. Âsiye’yi çarmıha gerdikten sonra başını büyük
bir taşla ezerek öldürdüler…
Hz. Asiye’nin Vefatı
Ne var ki, cellatlarının gözünün önünde işkenceyle can verirken
Allah’a yalvarıyor, O’nu zikrediyordu. Kur’an-ı Kerim, onun işkence sırasındaki
o dayanılmaz durumuna işaretle şöyle buyurur:
“Allah,
imanı tam olanlara Firavun’un karısını örnek verir; hani o demişti ki: “Rabbim!
Bana kendi katında, cennette bir ev yap, beni Firavun ve işkencesinden ve onun
zalimlerinin elinden kurtar!…”[4]
Evet… Asiye, Firavun’un işkencecilerinin dayanılmaz işkenceleri
altında acıyla can verdi; fakat adı, yeryüzü durdukça, dünya tarihinde ve biz
Müslümanların biricik kitabı Kur’an-ı Kerim’de, “dünyanın gelmiş geçmiş
emsalsiz ve en büyük kadınlarından biri” olarak bâki kalıp, ölümsüzleşti.
[1]- Nâziât Suresi / 24.
[2]- el-Mizan Tefsiri, c.
19, s. 40.
[3]- Kasas Suresi / 9.
[4]- Tahrîm Suresi / 11.
////////////////////////////////////////
http://www.dusunuyorumdergisi.com/hz-asiye/
“Allah, inananlara da
Firavun’un karısını misal gösterdi.
O: ‘Rabbim! Bana katında,
cennette bir ev yap;
beni Firavun’dan ve onun (kötü)
işinden koru ve
beni zalimler topluluğundan
kurtar!’ demişti” (Kuran-ı Kerim; Tahrim 66/11)
Asiye, Kuran-ı Kerim’e göre Firavun’un karısı; Tevrat’a göre ise
Firavun’un kızıdır (1). Kuran-ı Kerim’de kendisinden iki ayette (Kasas, 28/9,
Tahrîm, 66/11) ‘Firavun’un karısı’ olarak
söz edilmiştir. Ayetlerde bahsedilen Firavun’un karısının Hz. Asiye olduğu
hadislerde açıkça ifade edilmiştir (2).
Arapça kökenli bir kelime olan ‘Asiye’ kelimesi, Arapçada, elif,
sin, ye ve he harfleriyle yazılır: “هيسا” ve ‘üzüntülü,
kederli kadın’ anlamına gelir. Kelimenin, en sondaki ‘He’ harfini almadan yazıldığındaki anlamı, yani “يسا” (elif, sin,
ye) nin anlamı; üzgün olmak, üzülmek, tasalanmaktır (4).
Kuran-ı Kerim’in Kasas Suresi’nde, Asiye’nin eşi olan
Firavun’dan şöyle bahsedilir: “Firavun,
(Mısır) toprağında gerçekten azmış, halkını çeşitli zümrelere bölmüştü.
Onlardan bir zümreyi güçsüz buluyor, bunların oğullarını boğazlıyor, kızlarını
ise sağ bırakıyordu. Çünkü o bozgunculardandı” (Kasas, 28/4). Asiye,
ayetlerde bu şekilde anlatılan bir şahsiyetin eşidir.
Firavun zamanında bir gün müneccimler ve kâhinler, Firavun’un
bir rüyası üzerine, Beni İsrail’den bir erkek çocuk doğacağını ve bu çocuğun
onun saltanatını sona erdireceğini haber verirler. Bunun üzerine Firavun, Beni
İsrail’in doğacak tüm erkek çocuklarının katlini emreder. Böyle bir dönemde bir
gün Firavun’un ailesi, Nil nehri kenarındaki bir ağacın altında bir sandık ve
içinde de bir oğlan çocuğu görür ve Firavun’a haber verirler. Firavun, bebeğe
‘Musa’ ismini verir, fakat bebeğin Beni İsrail neslinden olabileceğini
düşünerek diğer tüm erkek bebekler gibi onun da katlini ister. Firavun’un eşi
olan Asiye, o anda kendisine gelen ilâhi bir ilhamla şöyle der: “Benim ve senin için göz aydınlığıdır! Onu öldürmeyin, belki bize
faydası dokunur ya da onu evlat ediniriz” (Kasas, 28/9). Firavun buna
razı olur ve Musa saraya götürülür. İbnü’l Arabî, Fusûsü’l Hikem’inde Musa’nın
hakikaten Asiye’nin göz nuru olduğunu, zira istidadında bilkuvve mevcut olan
kemalatın, Musa’nın nübüvveti ile açığa çıktığını söyler. (2)
Çeşitli İslami kaynaklarda, Hz. Asiye’nin, sarayına getirilen
Musa ile yakından ilgilendiği, onu yetiştirdiği rivayet edilir. Musa
yetişkinliğe eriştiğinde saraydan ayrılır ve bir zaman sonra, aldığı ilâhi
emirler tebliğ etmekle görevli olarak saraya geri döner. Geri döndüğünde ona
ilk inananlardan birinin Asiye olduğu rivayet edilir. Fakat Firavun, Asiye’nin
Musa’ya iman etmesini kabullenemez; Asiye’nin imanından vazgeçmesini ve ilâh
olarak Firavun’u benimsemesini ister. Asiye bunu reddeder ve Musa’ya olan
inancından vazgeçmez. Firavun, kendisine değil de Musa’ya inanan kraliçenin
çarmıha gerilerek öldürülmesini ister. Kendisine işkence yapıldığı sırada
Asiye: “Rabbim! Bana katında, cennette
bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun (kötü) işinden koru ve beni zalimler
topluluğundan kurtar!” der. Ve şehid olur (5).
İbnü’l Arabî, Tefsir-i Tevilat’ında, Asiye’yi, ‘yakin nuruyla ve sekineyle bilen mutmain nefs’
olarak nitelendirir. Tevilat’ta anlatıldığı üzere, Firavun’un ailesi Musa’nın
içinde bulunduğu sandığı deniz kenarından alır, fakat bir türlü açamazlar.
Sonunda sandığı açan Asiye olur, çünkü sandığın içinde bir nur olduğunu görmüş
ve o nuru sevmiştir (3).
İbn Arabî, Fusûsü’l Hikem’inde, Allah Teâlâ’nın Asiye’yi kemal-i
insani için halk ettiğini belirtir ve Hz. Muhammed’in, Asiye ve Meryem binti
İmran’ın kemale ulaştıklarından haber veren hadisine işarette bulunur. Sözü
edilen hadis şu şekildedir: “Erkeklerden
birçokları kâmil oldu. Ve kadınlardan ancak İmran’ın kızı Meryem ve Firavun’un
zevcesi Asiye ve Muhammed’in kerimeleri Fatıma ve Huveylid’in kerimesi
Hadice’dir” (2).
Asiye aynı zamanda her insanın içinde potansiyel olarak varolan
bir haldir. Peki, bu hal ne zaman tetiklenir de, zalim ve ilâhlık iddiasında
bulunan Firavun’a karşı Hakk bildiğini savunan ‘Asiye’ oluruz? Kime ‘Asiye’
denir? ‘Asiye’ olmak nedir? Tüm bu açıklamalardan hareketle diyebiliriz ki,
Asiye hali kâmil bir haldir ve nutk-u ilâhi ile nutk edebilen ‘er’ kişi halidir. İlâhlık iddiasında bulunan, azmış ve
bozguncu Firavun’ın karşısına iradesiyle dikilebilen, zulüm altında olsa da
Hakk bildiğinden sapmayan, Hakk bildiğini canı pahasına ifade edecek cesaret ve
iradeyi kendinde toplayabilen bir insanın halidir. Nihayetinde de Hakk bildiği
için canını veren, şehid olanın halidir. Ayrıca bir mânâda, aklın, yasanın,
iradenin ve adaletin temsilcisi olan Hz. Musa’nın hayatını kurtararak onun
canlı kalmasını, yani dirimliliğini sağlayan, ona inanan ve bu inancından ötürü
canını verebilen haldir. Ve Rabbinden, yalnızca Rabbinin yanında bir yer;
Firavun’dan ve kötü işlerinden korunma; zalimler topluluğundan kurtarılış
istemesiyle, inananlara misal olarak gösterilen haldir.
Kaynakça:
1- Hançerlioğlu, Orhan; İslam
İnançları Sözlüğü, Remzi Yayınevi
2- İbn’ül Arabî, Fusûsü’l Hikem
Cilt 4
3- İbn’ül Arabî, Tefsir-i Kebir
ve Tevilat Cilt 2
4- Arapça-Türkçe Sözlük
5- Elmalılı Hamdi Yazır – Kuran
Tefsiri
///////////////////////
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder