3 Nisan 2023 Pazartesi

Firavunun karısı Hz. Asiye

 

Firavunun karısı Hz. Asiye

Yazar Saliha Karakaya," Firavun’un karısı Asiye… Zulüm ve inkar karşısında dik duruşun sembolü… Kadın olarak narin ve naif bir yapıda olmasına rağmen, en yakını yani kocası olan Firavun’un zulmüne karşı dimdik durabilmişti. Kalabalıklar içinde yalnız olsa da o, Rabbi’ni tercih etmişti." dedi.

https://www.yeniakit.com.tr/haber/firavunun-karisi-hz-asiye-504391.html

 

Yazar Saliha Karakaya, Hz. Asiye hakkında şunları ifade etti:

 

Kadının sosyal hayattaki yeri ile ilgili tartışmalar hep var olagelmiştir. Kadın ve erkeğin birbirinden farklı özelliklere sahip iki ayrı cins olması, birbirlerini anlamaya, anlamlandırmaya çabalamaları kimi zaman ötekileştirmeyi de beraberinde getirmiştir.

Kur’an-ı Kerim ise kadına ve erkeğe göre ayrı ayrı değil, insanların hepsine birden hitap eden bir kitaptır. “Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri kendi yörüngesi içinde yüzer .” buyurmaktadır Allah (c.c) Yasin Suresi 40.ayette. Yani kadın ve erkek birbirleriyle karşılaştırılabilecek iki nesne değil, güneş ve ay; gece ve gündüz gibi birbirini tamamlayan fakat birbirinden farklı olan iki varlıktır. Bu yüzden ikisinin sorumlulukları da kendincedir ve insan olmak bakımından da “Ey insanlar!” hitabına eşit derecede muhataptır. Fakat eskiden beri insanların kafasında var olan şablon nedeniyle kadınlar dahi kendilerini bu hitabın içinde görememişlerdir. Örneğin, Rasûlullah (s.a.s)’ın hanımı Ümmü Seleme, evinde saçlarını bir bayana taratırken Rasûlullah (s.a.s)’ın minberden “Ey insanlar” diye hitap etmeye başladığını duyunca, saçını tarayan kadına “Bırak sonra tararsın.” der. Kadın “ O erkekleri çağırıyor, kadınları çağırmıyor.” dediğinde Ümmü Seleme “Ben de insanım!” diyerek Rasûlullah’ın konuşmasını dinlemeye gider. Peygamber hanımının bu bilinçte olması gösteriyor ki İslam, kadınları aşağı görülen bir konumdan alıp yüceltmiştir.[1] Bu konuda Hz. Ömer’in düşüncesi de bu yöndedir. “İslam öncesinde bizler, kadınlara hiç değer vermezdik. Ne zaman ki İslam geldi, Allah onlardan söz ettiği zaman artık bir takım haklara sahip olduklarını anladık.” diyerek bunu ifade etmiştir.[2] Hz. Asiye, Kur'an'da övülen kadınlar, Hz. Musa, Hz. Meryem, Firavun, inkar zulümKur’an-ı Kerim’e göre kadın, insanlığın yaratılışında ve çoğalmasında asli unsurdur. “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız ona karşı gelmekten sakınanınızdır.” (Hucurat 49/13) diyerek Allah (c.c) kendi katında kadın ya da erkek olmanın bir fark oluşturmadığını ilan etmiştir. Fakat maalesef daha ziyade Müslüman ülkelerde kadına karşı muamele, ayırımcı olduğu için kadını küçük gören bu anlayış din faktörüne bağlanmıştır. Hâlbuki Kur’an-ı Kerim’de Hz. İsa gibi büyük bir peygamber “Meryem oğlu İsa” olarak anılmış, Nisa (kadınlar) Suresi ve Meryem Suresi adıyla müstakil sureler yer almış, kadınlar üzerinden bütün insanlara örnekler verilmiştir. Yine Kur’an-ı Kerim’de Hz. Musa’nın yetişmesinde, hayat mücadelesinde ve risalet görevinin ifasında annesi, kız kardeşi, Firavunun hanımı ve daha sonra evlendiği Hz. Şuayb’ın kızının kilit isimler olduğu bildirilmiştir.[3]

 Allah Teâlâ’nın Kur’an’da kadınları muhatap aldığı birçok ayet vardır. Bu ayetler dışında müminlere bazı kadınlar örnek gösterilmiştir. Bu örnekler bazen Hz. Nuh ve Hz. Lut’ un hanımları gibi yerilen kadınlardan[4], bazen de Hz. Meryem ve Firavun’un hanımı Hz. Asiye[5] gibi övgüye layık kadınlardan seçilmiştir.

Peki, Allah katında övgüye layık ve örnek gösterilebilecek bir kadın olabilmek için gereken vasıfları nereden öğreniriz?  Zira biliyoruz ki İslam, toplumu eğitmeyi amaçlar ve sağlıklı bir toplumun var olabilmesi için de kadının yapıcı unsur olması gerekmektedir. Bu açıdan Kur’an-ı Kerim ideal kadının vasıflarını muhtelif yerlerde anlatmıştır. Biz de buradan hareketle bahsi geçen vasıfları taşıyan ve Allah Teâlâ tarafından övülen kadınlardan biri olan “Firavun’un karısı”[6] Müzahim kızı Asiye[7]’den bahsedeceğiz.

Tarih ve tefsir kitaplarında ismi Âsiye bint Müzahim b. Ubeyd b. Reyyan b. Velid şeklinde geçmektedir. Batılı kaynaklar ise bu ismin müfessirler tarafından verildiğini Tevrat’ta geçen ve Hz.Yusuf’un eşinin adı olan Asenath’ın bozulmuş şekli olduğunu, Süryani metinlerinde de Asyat şeklinde adlandırıldığından İslami kaynaklara Süryanice’den geçtiğini ileri sürmektedirler. Firavun’un amcasının kızı olduğu rivayetinin yanında Hz. Musa’nın kabilesine mensup olup onun halası olduğu da nakledilmiştir.[8]

 Hz. Asiye’nin yaşadığı dönemi ve içinde bulunduğu toplumu daha iyi tanımak için hayatına dair bir takım bilgiler vermek yerinde olacaktır.

 Kur’an-ı Kerim’de Asiye’den, Hz. Musa’nın dünyaya geldikten sonra Firavun’un sarayına intikalinde oynadığı rol ve onun getirdiği dini kabul etmesi dolayısıyla bahsedilmektedir.[9]

 Firavun kendisini her şeyin sahibi zannederek kavmini küçümsüyordu. “Ey kavmim! Mısır mülkü ve şu altımdan akmakta olan ırmaklar benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz? “ (Zuhruf 43/51) diyordu.

Anlatıldığına göre bir kâhin, Firavun’a İsrailoğullarından bir çocuğun O’nun mülkünü elinden alacağını ve İsrailoğlullarının kalabalıklaşarak Mısırlılara galip geleceğini söylemişti. Bunun üzerine Firavun erkek çocuklarını boğazlamış ve kız çocuklarını ise sağ bırakmıştı.

Bu sırada Hz. Musa dünyaya geldi. Annesi onun hayatından endişe etti ve onu ölümden kurtarmak istedi. Allah da bunun üzerine ona şöyle vahyetti “Çocuğunu emzir, başına bir şey gelmesinden korkuyorsan o zaman onu suya bırak, boğulmasından korkma, üzülme, şüphesiz biz, onu sana döndüreceğiz ve peygamber yapacağız.” (Kasas 28/7). Ve o Allah’ın kalbine verdiği sabırla oğlunu suya bıraktı. Musa’nın içine konduğu sandık, Firavun’un sarayının bahçesine yanaştı ve Allah onu Firavun gibi zalimin sarayında emin bir el olan Hz. Asiye’nin ellerine teslim etti. Kur’an’da “Ey Musa! Sevilmen ve benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden bir sevgi verdim” (Taha 20/39) diyerek bu özelliğinden bahsedilen Hz. Musa’ya karşı, Asiye kalbinde derin bir şefkat ve merhamet duydu. Ve ona Mûsa (Suyun Çocuğu) ismini verdi.[10] Sonra da “Bu çocuk bana da sana da göz aydınlığı olsun, onu öldürmeyin. Belki bize faydası dokunur yahut onu evlat ediniriz.” (Kasas 28/9) diyerek Firavun’u ikna etti ve öldürülmesine engel oldu. Böylece Musa, Firavun’un sarayında hem de kendi öz annesinin sütünden içerek büyüdü. Bu durum Kur’an da “Böylece O’nu annesinin gözü aydın olsun, üzülmesin, Allah’ın verdiği sözün gerçek olduğunu bilsin diye ona iade ettik.” (Kasas 28/13)  diyerek ifade edilmektedir.

Hz. Asiye’nin tam olarak ne zaman iman ettiği konusunda farklı görüşler bulunsa da biliyoruz ki Hz. Musa’nın Mısır’dan çıkışı ve yıllar sonra gelip peygamberlik mücadelesine başlaması, Firavun’un da inananlara karşı kıyıma girişip zorbalık yapmasına kadar Asiye imanını açıklamış değildi. O imanını açıklayınca da Firavun onu ölümle tehdit etmişti. Fakat müminde hâkim olan vasıf Allah’a sığınma ve iman oldukça kâfirler içinde bulunması ona zarar veremezdi.[11] Firavun gibi inkârcılıkta direnen ve zulmüyle şöhret yapmış bir kimsenin hanımı, her şeye rağmen imanını koruyabilmiş, Firavun’un kötülüklerine ortak olmaya rıza göstermemiş hep ebedi mutluluğun özlemi içinde yaşamıştır. Hz. Musa’nın peygamberliğine inanan ve bu uğurda işkencelere maruz kalan Asiye hakkında hadislerde de övgü dolu ifadeler yer almıştır.

 Hadisi Şerif’de şöyle geçmektedir: Buhari ve Müslim’in Ebû Musa el-Eş’ari’den rivayet ettiğine göre Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurdu; “Erkeklerden kemale ulaşanlar çoktur. Kadınlardan kemale ulaşanlar ise Firavun’un karsı Asiye, İmran kızı Meryem ve Huveylid kızı Hatice’dir.”[12]

Firavun Asiye’yi imanından vazgeçiremeyeceğini anlayınca Ebû Hureyre’den nakledildiğine göre dört kazık çaktırıp kazıklara çivileterek güneş altında bırakmış, üzerine de büyük bir taş koydurmuştur. Bunun üzerine Asiye “Ya Rabbi! Benim için cennette bir ev yap, beni Firavun’dan ve onun kötü işinden kurtar ve beni o zalimler topluluğundan selametle çıkar.” (Tahrim 66/11) diye dua etmiştir. Böylece ruhu cennete yükselip o taş ruhsuz cesedinin üzerinde kalakalmıştır.[13]

Hz. Asiye’nin bu imanı ve mücadelesi Kur’an’da zikredilerek âlemlere örnek olarak gösterilmiştir.

“Allah iman edenlere Firavun’un karısını örnek olarak gösterdi” (Tahrim 66/11)

Firavun’un karısının duası ve tavrı; dünya değerlerini hem de en göz alıcılarını elinin tersi ile itip Allah katındaki kalıcı değerlere yönelmesinin güzel bir örneğidir. O bir kadının arzulayabileceği her şeyi bulabildiği Firavun sarayında yaşıyordu. Fakat imanı sayesinde bütün bunları ayakları altına almıştı. Geniş ve güçlü bir devlette tek başına kalmıştı. Hâlbuki kadın toplumun baskısı karşısında daha duyarlıdır ve daha çok etkilenir. Fakat bu kadın tek başına bütün baskılara rağmen başını göğe kaldırmıştı. O, Firavun ve onun zulmüne asi olmakla Allah’a boyun eğip kulluğunu kanıtlamış bizlere örnek olmuştu.[14] Firavun’a isyankar, itaatsiz; Allah’a itaatkar.

Firavun’un karısı Asiye… Zulüm ve inkar karşısında dik duruşun sembolü… Kadın olarak narin ve naif bir yapıda olmasına rağmen, en yakını yani kocası olan Firavun’un zulmüne karşı dimdik durabilmişti. Kalabalıklar içinde yalnız olsa da o, Rabbi’ni tercih etmişti. Önüne dünyanın bütün nimetleri serilmesine rağmen o yalnızca “cennette bir ev”e talip olmuştu. Ve Rabbi katında sayısız erkekten daha üstün bir konuma çıkmıştı. Böylece Allah (c.c) bize katında makbul bir konumda olmanın yolunun Hz. Asiye gibi zulme karşı dimdik durmaktan ve imanda samimi olmaktan geçtiğini göstermiştir. Örnek bir İslam kadını, Hz Asiye ve diğer övülen kadınlar gibi olmalıdır.

Siyer-İ Nebi Dergisi/ Saliha Karakaya/ Kur'an'da Övülen Kadınlar I: Hz. Asiye yazısından alıntıdır.

[1] Şakir Gözütok, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı Sempozyumu, Hz. Peygamber (s.a.v ) Döneminde Kadın Eğitimi ve Öğretimi, s.566.

[2] Şakir Gözütok, a.g.e, s. 562.

[3] Fahri Demir, İslam ve Kadın, s.4.

[4] Tahrim Suresi 66/

[5] Tahrim Suresi 66/

[6] Kasas Suresi 28/9

[7] Ömer Faruk Harman, Asiye md. DİA, 3/487

[8] Ömer Faruk Harman, Asiye md. DİA, 3/487

[9] Ömer Faruk Harman, Asiye md. DİA, 3/487

[10] Hakan Küçükkendirci, Kur’an’da Övgüyle Bahsedilen Kadınlar, s.77.

[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/565.

[12] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/564.

[13] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 21/565.

[14] Hakan Küçükkendirci, Kur’an’da Övgüyle Bahsedilen Kadınlar, s.79.

///////////////////////


Hz. Asiye
Saliha Karakaya

http://www.sonpeygamber.info/hz-asiye

Allah Teâlâ’nın Kur’ân’da kadınları muhatap aldığı birçok ayet vardır. Bu ayetler dışında müminlere bazı kadınlar örnek gösterilmiştir. Bu örnekler bazen Hz. Nuh (as) ve Hz. Lut (as)’un hanımları gibi yerilen kadınlardan, bazen de Hz. Meryem ve Firavun’un hanımı Hz. Asiye gibi övgüye layık kadınlardan seçilmiştir.

Kadının sosyal hayattaki yeri ile ilgili tartışmalar hep var olagelmiştir. Kadın ve erkeğin birbirinden farklı özelliklere sahip iki ayrı cins olması, birbirlerini anlamaya, anlamlandırmaya çabalamaları kimi zaman ötekileştirmeyi de beraberinde getirmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm ise kadına ve erkeğe göre ayrı ayrı değil, insanların hepsine birden hitap eden bir kitaptır. “Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri kendi yörüngesi içinde yüzer” buyurmaktadır Allah Yasin Suresi 40. ayette. Yani kadın ve erkek birbirleriyle karşılaştırılabilecek iki nesne değil, güneş ve ay; gece ve gündüz gibi birbirini tamamlayan fakat birbirinden farklı olan iki varlıktır. Bu yüzden ikisinin sorumlulukları da kendincedir ve insan olmak bakımından da “Ey insanlar” hitabına eşit derecede muhataptır. Fakat eskiden beri insanların kafasında var olan şablon nedeniyle kadınlar dahi kendilerini bu hitabın içinde görememişlerdir. Örneğin, Rasûlullah (sav)’ın hanımı Ümmü Seleme, evinde saçlarını bir bayana taratırken Rasûlullah (sav)’ın minberden “Ey insanlar” diye hitap etmeye başladığını duyunca, saçını tarayan kadına “Bırak sonra tararsın” der. Kadın “ O erkekleri çağırıyor, kadınları çağırmıyor” dediğinde Ümmü Seleme “Ben de insanım” diyerek Rasûlullah (sav)’ın konuşmasını dinlemeye gider. Peygamber hanımının bu bilinçte olması gösteriyor ki İslam, kadınları aşağı görülen bir konumdan alıp yüceltmiştir. [1] Bu konuda Hz. Ömer’in düşüncesi de bu yöndedir. “İslam öncesinde bizler, kadınlara hiç değer vermezdik. Ne zaman ki İslam geldi, Allah onlardan söz ettiği zaman artık bir takım haklara sahip olduklarını anladık” diyerek bunu ifade etmiştir. [2]

Kur’ân-ı Kerîm’e göre kadın, insanlığın yaratılışında ve çoğalmasında asli unsurdur. “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız ona karşı gelmekten sakınanınızdır” (Hucurat 49/13) diyerek Allah kendi katında kadın ya da erkek olmanın bir fark oluşturmadığını ilan etmiştir. Fakat maalesef daha ziyade Müslüman ülkelerde kadına karşı muamele, ayırımcı olduğu için kadını küçük gören bu anlayış din faktörüne bağlanmıştır. Halbuki Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. İsa (as) gibi büyük bir peygamber “Meryem oğlu İsa” olarak anılmış, Nisa (kadınlar) Suresi ve Meryem Suresi adıyla müstakil sureler yer almış, kadınlar üzerinden bütün insanlara örnekler verilmiştir. Yine Kur’ân-ı Ker’îm’de Hz. Musa (as)’nın yetişmesinde, hayat mücadelesinde ve risalet görevinin ifasında annesi, kız kardeşi, Firavunun hanımı ve daha sonra evlendiği Hz. Şuayb (as)’ın kızının kilit isimler olduğu bildirilmiştir. [3]

Allah Teâlâ’nın Kur’ân’da kadınları muhatap aldığı birçok ayet vardır. Bu ayetler dışında müminlere bazı kadınlar örnek gösterilmiştir. Bu örnekler bazen Hz. Nuh (as) ve Hz. Lut (as)’un hanımları gibi yerilen kadınlardan [4], bazen de Hz. Meryem ve Firavun’un hanımı Hz. Asiye [5] gibi övgüye layık kadınlardan seçilmiştir.

Peki, Allah katında övgüye layık ve örnek gösterilebilecek bir kadın olabilmek için gereken vasıfları nereden öğreniriz?  Zira biliyoruz ki İslam, toplumu eğitmeyi amaçlar ve sağlıklı bir toplumun var olabilmesi için de kadının yapıcı unsur olması gerekmektedir. Bu açıdan Kur’ân-ı Kerîm ideal kadının vasıflarını muhtelif yerlerde anlatmıştır. Biz de buradan hareketle bahsi geçen vasıfları taşıyan ve Allah Teâlâ tarafından övülen kadınlardan biri olan “Firavun’un karısı” [6] Müzahim kızı Asiye [7]’den bahsedeceğiz.

Tarih ve tefsir kitaplarında ismi Asiye bint Müzahim b. Ubeyd b. Reyyan b. Velid şeklinde geçmektedir. Batılı kaynaklar ise bu ismin müfessirler tarafından verildiğini Tevrat’ta geçen ve Hz. Yusuf (as)’un eşinin adı olan Asenath’ın bozulmuş şekli olduğunu, Süryani metinlerinde de Asyat şeklinde adlandırıldığından İslami kaynaklara Süryaniceden geçtiğini ileri sürmektedirler. Firavun’un amcasının kızı olduğu rivayetinin yanında Hz. Musa (as)’nın kabilesine mensup olup onun halası olduğu da nakledilmiştir. [8]

Hz. Asiye’nin yaşadığı dönemi ve içinde bulunduğu toplumu daha iyi tanımak için hayatına dair bir takım bilgiler vermek yerinde olacaktır.

Kur’ân-ı Kerîm’de Asiye’den, Hz. Musa’nın dünyaya geldikten sonra Firavun’un sarayına intikalinde oynadığı rol ve onun getirdiği dini kabul etmesi dolayısıyla bahsedilmektedir. [9]

Firavun kendisini her şeyin sahibi zannederek kavmini küçümsüyordu. “Ey kavmim! Mısır mülkü ve şu altımdan akmakta olan ırmaklar benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz“ (Zuhruf 43/51) diyordu.

Anlatıldığına göre bir kâhin, Firavun’a İsrailoğulları’ndan bir çocuğun onun mülkünü elinden alacağını ve İsrailoğlulları’nın kalabalıklaşarak Mısırlılara galip geleceğini söylemişti. Bunun üzerine Firavun erkek çocuklarını boğazlamış ve kız çocuklarını ise sağ bırakmıştı.

Firavun’un karısı Asiye… Zulüm ve inkar karşısında dik duruşun sembolü… Kadın olarak narin ve naif bir yapıda olmasına rağmen, en yakını yani kocası olan Firavun’un zulmüne karşı dimdik durabilmişti. Kalabalıklar içinde yalnız olsa da o, Rabbi’ni tercih etmişti. 

Bu sırada Hz. Musa dünyaya geldi. Annesi onun hayatından endişe etti ve onu ölümden kurtarmak istedi. Allah da bunun üzerine ona şöyle vahyetti “Çocuğunu emzir, başına bir şey gelmesinden korkuyorsan o zaman onu suya bırak, boğulmasından korkma, üzülme, şüphesiz biz, onu sana döndüreceğiz ve peygamber yapacağız.” (Kasas 28/7). Ve o Allah’ın kalbine verdiği sabırla oğlunu suya bıraktı. Musa’nın içine konduğu sandık, Firavun’un sarayının bahçesine yanaştı ve Allah onu Firavun gibi zalimin sarayında emin bir el olan Hz. Asiye’nin ellerine teslim etti. Kur’ân’da “Ey Musa! Sevilmen ve benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden bir sevgi verdim” (Taha 20/39) diyerek bu özelliğinden bahsedilen Hz. Musa’ya karşı, Asiye kalbinde derin bir şefkat ve merhamet duydu. Ve ona Mûsa (Suyun Çocuğu) ismini verdi. [10] Sonra da “Bu çocuk bana da sana da göz aydınlığı olsun, onu öldürmeyin. Belki bize faydası dokunur yahut onu evlat ediniriz” (Kasas 28/9) diyerek Firavun’u ikna etti ve öldürülmesine engel oldu. Böylece Musa, Firavun’un sarayında hem de kendi öz annesinin sütünden içerek büyüdü. Bu durum Kur’ân da “Böylece O’nu annesinin gözü aydın olsun, üzülmesin, Allah’ın verdiği sözün gerçek olduğunu bilsin diye ona iade ettik” (Kasas 28/13)  diyerek ifade edilmektedir.

Hz. Asiye’nin tam olarak ne zaman iman ettiği konusunda farklı görüşler bulunsa da biliyoruz ki Hz. Musa’nın Mısır’dan çıkışı ve yıllar sonra gelip peygamberlik mücadelesine başlaması, Firavun’un da inananlara karşı kıyıma girişip zorbalık yapmasına kadar Asiye imanını açıklamış değildi. O imanını açıklayınca da Firavun onu ölümle tehdit etmişti. Fakat müminde hakim olan vasıf Allah’a sığınma ve iman oldukça kâfirler içinde bulunması ona zarar veremezdi. [11] Firavun gibi inkârcılıkta direnen ve zulmüyle şöhret yapmış bir kimsenin hanımı, her şeye rağmen imanını koruyabilmiş, Firavun’un kötülüklerine ortak olmaya rıza göstermemiş hep ebedi mutluluğun özlemi içinde yaşamıştır. Hz. Musa’nın peygamberliğine inanan ve bu uğurda işkencelere maruz kalan Asiye hakkında hadislerde de övgü dolu ifadeler yer almıştır.

Hadis-i şerifte şöyle geçmektedir: Buhari ve Müslim’in Ebû Musa el-Eş’ari’den rivayet ettiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu; “Erkeklerden kemale ulaşanlar çoktur. Kadınlardan kemale ulaşanlar ise Firavun’un karsı Asiye, İmran kızı Meryem ve Huveylid kızı Hatice’dir.” [12]

Firavun Asiye’yi imanından vazgeçiremeyeceğini anlayınca Ebû Hureyre’den nakledildiğine göre dört kazık çaktırıp kazıklara çivileterek güneş altında bırakmış, üzerine de büyük bir taş koydurmuştur. Bunun üzerine Asiye “Ya Rabbi! Benim için cennette bir ev yap, beni Firavun’dan ve onun kötü işinden kurtar ve beni o zalimler topluluğundan selametle çıkar” (Tahrim 66/11) diye dua etmiştir. Böylece ruhu cennete yükselip o taş ruhsuz cesedinin üzerinde kalakalmıştır. [13]

Hz. Asiye’nin bu imanı ve mücadelesi Kur’ân’da zikredilerek alemlere örnek olarak gösterilmiştir.

Allah iman edenlere Firavun’un karısını örnek olarak gösterdi.” (Tahrim 66/11)

Firavun’un karısının duası ve tavrı; dünya değerlerini hem de en göz alıcılarını elinin tersi ile itip Allah katındaki kalıcı değerlere yönelmesinin güzel bir örneğidir. O bir kadının arzulayabileceği her şeyi bulabildiği Firavun sarayında yaşıyordu. Fakat imanı sayesinde bütün bunları ayakları altına almıştı. Geniş ve güçlü bir devlette tek başına kalmıştı. Hâlbuki kadın toplumun baskısı karşısında daha duyarlıdır ve daha çok etkilenir. Fakat bu kadın tek başına bütün baskılara rağmen başını göğe kaldırmıştı. O, Firavun ve onun zulmüne asi olmakla Allah’a boyun eğip kulluğunu kanıtlamış bizlere örnek olmuştu. [14] Firavun’a isyankar, itaatsiz; Allah’a itaatkar.

Firavun’un karısı Asiye… Zulüm ve inkar karşısında dik duruşun sembolü… Kadın olarak narin ve naif bir yapıda olmasına rağmen, en yakını yani kocası olan Firavun’un zulmüne karşı dimdik durabilmişti. Kalabalıklar içinde yalnız olsa da o, Rabbi’ni tercih etmişti. Önüne dünyanın bütün nimetleri serilmesine rağmen o yalnızca “cennette bir ev”e talip olmuştu. Ve Rabbi katında sayısız erkekten daha üstün bir konuma çıkmıştı. Böylece Allah bize katında makbul bir konumda olmanın yolunun Hz. Asiye gibi zulme karşı dimdik durmaktan ve imanda samimi olmaktan geçtiğini göstermiştir. Örnek bir İslam kadını, Hz Asiye ve diğer övülen kadınlar gibi olmalıdır.

 

 


[1] Şakir Gözütok, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı Sempozyumu, Hz. Peygamber Döneminde Kadın Eğitimi ve Öğretimi, s.566.

[2] Şakir Gözütok, a.g.e, s. 562.

[3] Fahri Demir, İslam ve Kadın, s.4.

[4] Tahrim Suresi 66/

[5] Tahrim Suresi 66/

[6] Kasas Suresi 28/9

[7] Ömer Faruk Harman, Asiye md. DİA, 3/487

[8] Ömer Faruk Harman, Asiye md. DİA, 3/487

[9] Ömer Faruk Harman, Asiye md. DİA, 3/487

[10] Hakan Küçükkendirci, Kur’ân’da Övgüyle Bahsedilen Kadınlar, s.77.

[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/565.

[12] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/564.

[13] Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 21/565.

[14] Hakan Küçükkendirci, Kur’ân’da Övgüyle Bahsedilen Kadınlar, s.79.

Siyer-i Nebi, Sayı: 27

 

/////////////////////////////////////////

//////////////////////////////////////////

http://www.hazardernegi.org/hz-asiye/

 

Asiye (as)’nin hikâyesi bir rüyayla başlar bir duayla biter Kur’ân’a göre. Hikâyelerin birçoğunun ama özellikle, Musa (as)’nın, Asiye (as)’nin, firavunun hikâyelerinin kesiştiği bir kavşakta, Mısır’da yaşanır her şey.
Her insan yaşadığı hayatla bir hikâye yazar, aslında kendi hikâyesini. Yaşadıklarıyla bir yandan da kendini sürekli ve yeniden inşa eder insan. Hayatın sadece birkaç yıla (geçmişimize) mahkûm kalmadan yepyeni açılımlarla nasıl örülebileceğini keşfeder böylece.
Hikâyelerimizin seyrini kim olduğumuz ve neleri, hangi kriterlere göre seçtiğimiz belirler. Bu demektir ki neyi seçiyorsak oyuzdur.
İsimlerimiz ne kadar önemli olabilir ki? Nasıl yaşadığımız değil midir bizi unutulmaktan kurtaran?  Siz yeter ki “merak edilesi” bir hayat yaşayın, isminiz asla kaybolmaz, unutulmaz. Tıpkı Asiye validemiz gibi. Kur’ân’da adı geçmez, ama tüm mü’minlere örnek gösterilir bu cennet kadını. (66/11)
**
Kur’ân’ın yaklaşık üçte birini oluşturan kıssalarda sunulan mesajlar bu isimsiz(!) kahramanların somut örneklerini bolca sunar bize. Tüm yönlerimizle kendimizi bulduğumuz bu ayna hayatlarla öğreniriz kalıcı olmak, iz bırakmak için nasıl bir hayat sürmek gerektiğini. Bir kadın olarak mesela Havva olur Âdem (as)’i tamamlarız. İnsanlığın doğuşuna ortak oluruz. Şeytanın tuzağına birlikte dalar, yine büyük kurtuluş adımını birlikte atarız. Havva olmasaydı adem (yokluk) olacak bir Âdem (as) görürüz sanki. Birbirine dayanarak hayatı yaşamanın sorumluluğunu buluruz karşımızda. Bir isme can yoldaşı oluruz.
Bazen bizzat isim olur, Meryem (as) oluruz; adanmışlığın bedelinin ne kadar ağır olduğunu yüreğimizde hisseder, iffet ve metanetin bir kadına ne kadar yakıştığını öğreniriz.
Asiye (as) oluruz mesela… Bir kadını sevgi- merhamet- cesaret- feragat ve sabrın nasıl kuşatabildiğine şahit oluruz. İsmimiz firavunun karısı olarak şerrin doruğuna izafe edilse de “cennet hatunu” nasıl olunabilir sorusunun cevabı oluruz. (“Cennet kadınlarının en üstünleri Hatice b. Hüveylid, Muhammed’in kızı Fatıma, Meryem b. İmran ve firavunun zevcesi Asiye b. Müzahimdir” İ.Hanbel, Müsned, 1/36)
“Tertemiz eşler” “ezvac-ı tahirat” oluruz, ümmete “ümm” yani anne yani imam yani önder olabilmenin sorumluluğunu taşırız omuzlarımızda. Artık biz başka kadınlar gibi olmadığımızın bilincindeyizdir.(Ahzab 33/32)
**
Asiye (as)’nin hikâyesi bir rüyayla başlar bir duayla biter Kur’ân’a göre. Hikâyelerin birçoğunun ama özellikle, Musa (as)’nın, Asiye (as)’nin, firavunun hikâyelerinin kesiştiği bir kavşakta, Mısır’da yaşanır her şey. Bir rüya görür firavun, kendisi için kâbus, İsrailoğulları için muştu sayılabilecek bir rüya… Varlığı ve saltanatını tehdit eden o rüyada, İsrailoğulları arasından gelecek bir çocukla uyarılmıştı firavun. Tarih boyunca iktidarı korumak, en güçlü olmak sevdasıyla işlenmemiş miydi bütün zulümler; bu defa da öyle oldu; katliama başladı firavun. Gölgesinden korkan bütün “cüce”ler gibi… Acımasızca ve vahşice… Hayata merhaba deme fırsatını dahi bulamadan kıyılıyordu körpe fidanlara.
Hz. Musa (as)’nın sandığa konulup Nil Nehri’ne bırakılması işte böyle bir demde oldu.  Bir sandığın içinde bir bilinmeze doğru yolculuğa çıktı suyun çocuğu. Arkasında gözyaşlarını ve bastırılmış çığlıkları bırakarak. Evlat endişesinin pârelediği bir kadının eliyle bırakıldığı sudan yine evlat hasretinin kor düşürdüğü bir başka yüreği serinletmek üzere çıkarıldı kıyıya.
Asiye (as)’nin sahnede görülmesiyle tevekkül ile başlayan yolculuğu taaccüb ve merhametle bitmiş oldu bebek Musa (as)’nın. Asiye (as) sevgiydi, şefkatti, merhametti; Allah’ın korumayı murat ettiği Musa (as) için bir limandı. Kadınların tasallutundan zindana göndererek Yusuf (as)’u koruyan Allah(Yusuf 12/34–35), Asiye (as) vasıtasıyla firavunun hışmından kurtarıyordu bebek Musa (as)’yı: “Ve elkaytü aleyke mehabbeten minni: Sana, sevilesin diye tarafımdan bir sevgi bıraktım.” (Ta-Ha 20/39)
Asiye (as)’nin sahnede görülmesiyle tevekkül ile başlayan yolculuğu taaccüb ve merhametle bitmiş oldu bebek Musa (as)’nın. Asiye (as) sevgiydi, şefkatti, merhametti; Allah’ın korumayı murat ettiği Musa (as) için bir limandı.
(Yüce Allah’ın himayesi nice göründü sana ey kâri’ ?)

 

Kimsesiz, ilgi ve şefkate muhtaç olan bebeğe sahip çıkmanın, kol kanat gerip firavuna karşı kalkan olarak Musa (as)’yı kucaklamanın adı Asiye (as) oluyordu. Şimdi düşünme vakti: Onun sevgisi ve merhameti sadece bir bebeği mi kurtarmıştı? Bir kadının merhametiyle dünya dönüşebilir miydi? Hz. Asiye (as) olmasaydı bu sorunun cevabını bulmak biraz daha zor olmayacak mıydı?
Daha sonra bebek katili firavunu Musa (as)’yı öldürmemeye ikna edişiyle sarsar bizi Asiye (as). Bu ikinci sahnede yılanı deliğinden çıkaran sihri kullanarak despotlarla konuşma siyasetini öğretir. Muhatabında henüz tamamen yok olmamış olduğu anlaşılan o hassas noktaya dokunur: “Bana da sana da göz aydınlığı (bir çocuk)! Sakın onu öldürmeyin. Belki bize faydası dokunur ya da onu evlat ediniriz.” (Kasas 28/9) İşe yarar nitekim. Kaderin kendisine hazırladığı sürprizlerden habersiz, firavun razı olur, Musa (as) sarayda kalır, ama Asiye (as)’nin hatırına. Başka çocuklar için kara mahkeme olan saray, Musa (as)’ya ev olur.
“Anne” olabilmenin bir başka boyutunu görürüz ilerleyen süreçte. Biyolojik anneliğin gerçek “anne” olabilmek için tek ve yeter neden olmadığını fark ederiz.  Bir kadın olarak “zorba” bir kocaya rağmen merhamet kuşağını çıkarmamanın nice Musalar yetiştirmeye vesile olabileceğini anlar, ümit bağının güllerini devşirmeye devam ederiz. Her durum ve şartta merhamet…
**
Yıllar geçer… Zamanın koynunda Musa (as), Kelimullah olmuştur. Ya Asiye (as)? O yine Musa (as)’nın yanında. Bir farkla ki bedenen değil de ruhen bu defa. İman ettiği Musa peygambere dualarıyla destek olarak sadece. Küfrün ve zulmün en ağır kokusuyla boğulduğu sarayda bir başka âlemden en latif rayihaları alabiliyordu gizli mü’min Asiye (as). Hz. Asiye (as)’nin hayatının bu üçüncü sahnesi her şeye rağmen imanı beslemeyi öğretir bize. Gizli de olsa ibadetle duayla desteklenmeli iman. Bahanelerin ardına sığınma kolaylığından kaçmalı. Yine, yeniden öğreniyoruz ki dini yaşayamamanın bahanesi olur, sebebi değil.
**
Dedik ya seçimlerimiz kim olduğumuzu belirler diye… Ortada bir zulüm varsa ne yapmak gerekir peki? İnsan ya zulme sebep olur, ya ortak… Ya seyirci kalır ya da karşı çıkar. Mazlum da değilseniz nerede olmayı seçersiniz? İşte, Hz. Asiye (ra) de firavunun İslam’a ve Müslümanlara zulmüne seyirci kalmanın zamanla insanı dönüştürüp duyarsızlaştırabileceğini fark ederek safını belirlemişti. Bardak doluyordu, taşmak için son damlayı bekliyordu.
**
Firavunun kızlarının dadısı, mü’min olduğu aşikâr olduktan sonra işkenceyle öldürülmüş, kadın şehitler kervanına birisi daha eklenmişti. Sarayın penceresi, olan bitene şahit bir çift gözle yan yana bu zulme tanık olmuştu. Ama Asiye’nin gözleri bir şey daha gördü; muhtemeldir ki ondan başka kimsenin göremediği bir şey: meleklerin gökten inerek türlü ikramlarla bu şehit kadıncağızın ruhunu göklere çıkarmıştı. İnancı daha da perçinlendi Hz. Asiye (as)’nin. Zulme şahit olana yakışanı yapmaya karar verdi; zulme karşı çıkacaktı. Firavunsa bu defa yumuşamadı. İmanını yüzüne haykıran bu kadın, kendi hanımı da olsa, uzun yılları beraber de devirmiş olsalar, rububiyyet iddiasını en yakınına dahi kabul ettirememiş olmanın ezikliğini kendine yediremezdi.
Asiye (as)’nin imanını firavunun yüzüne haykırışı, izlediği idam sahnesinden kaynaklanan bir duygu patlaması değildi kuşkusuz. Olan bitenler sadece süreci kolaylaştırmıştı diyelim. Hafiflemiş miydi Asiye (as)’nin yüreği bu itirafla? Belki. Ama dönüşü olmayan bir yola girdiğinin farkında, dimdik karşısındaydı firavunun. Firavunsa olan biteni bir cinnetten ibaret gibi görmeye meyyal, Asiye (as)’yi annesinin ikna etmesini bekledi. O da başaramazsa yapılacak bir şey yoktu, kaçınılmaz son malumdu.
Âh merhamet! Marazi olduğunda hedefi ıskalayan ok gibi değil midir? Anne merhametinin marazi boyutuyla karşılaşırız bu sahnede. Kızının başına gelebileceklerden korktuğu için “vazgeç” der kızına Asiye (as)’nin annesi, “vazgeç ki hayat bulasın.” Oysa kızı asıl hayat damarından beslenmektedir nice zamandan beri. Bilemez kadın, nereden bilsin imanın tadını?
Bazen en yakınlarımızın, desteğine en çok ihtiyaç duyduklarımızın, yanımızda değil de karşımızda olduğunu fark ediveririz hüzünle. Bizi en çok onların anlamalarını, kabul etmelerini isteriz oysa. Biraz ağır imtihandır, Allah’tan başkasına iltica ve itibar etmemek gerektiğini öğrenirken çok duvarlara toslar insan. Sonunda Allah’a itaatle mahlûka itaatin rakip olduğu yerde mü’min için seçenek olmadığını anlar.
“Anne” olabilmenin bir başka boyutunu görürüz ilerleyen süreçte. Biyolojik anneliğin gerçek “anne” olabilmek için tek ve yeter neden olmadığını fark ederiz.  Bir kadın olarak “zorba” bir kocaya rağmen merhamet kuşağını çıkarmamanın nice Musalar yetiştirmeye vesile olabileceğini anlar, ümit bağının güllerini devşirmeye devam ederiz.
Asiye (as) kararlı, “kazık sahibi” firavun (Fecr 89/10) kararlı; Asiye (as) cesur, firavun acımasız… Asiye (as) adanmış, firavun aldanmış. Asiye (as) inandığına sadık, vefalı; firavun bir kadından ve imanından korkulu. Asiye (as) direnişte, firavun işkencede. Asiye  (as) duada, firavun korkuda.
Allah, inananlara Firavun’un karısını misal gösterir: O vakit o demişti ki: “Ya Rab! Katında benim için Cennet’te bir ev yap! (Bu suretle) beni Firavun’dan ve onun işlediklerinden kurtar.”(Tahrim, 66/11)

Kazıklara bağlanarak işkence edilen Asiye (as), bedenlere hâkim olunabileceğini ama ruhlara asla erişilemeyeceğini öğretir son olarak. Firavunun (ve onun gibi düşünenlerin) kafası karışık: bir kadını mutlu edebilecek en cazip imkânlara sahipken –prestijli bir hayat, toplumsal statü, imajı yüksek bir koca, zenginlik, iktidar…- derdi neydi bu kadının?{jcomments on}

 

/////////////////////////////////////////////////

https://www.islamidavet.com/wp-content/uploads/2013/03/fazilet-ornegi-bir-kadinhz-asiye.jpg

 

https://www.islamidavet.com/firavunun-karisi-hz-asiye/

Hz. Asiye Kur’an-ı Kerim’de adı övgüyle geçen namlı kadınlardan biridir. Hz. Asiye’nin hayatı hepimiz için çok önemlidir. Hz. Asiye Yaşadığı dönemde Mısır’ın en ünlü kadını ve bu tarihî ülkenin zalim ve kan içici imparatoru Firavun’un eşiydi. Bugün Firavun’un insanlık tarihine kendi adıyla geçen akıl almaz zulüm ve adaletsizliklerini bilmeyen, işitmeyen yoktur. Onun için Firavunun zulümlerini teferruatlıyla anlatmaya gerek görmüyoruz. Firavun da Bâbil padişahı Nemrud gibi hem tanrılık iddiasında bulunuyor, hem de halkın duygularını sömürerek geleneksel put inancını korumaya çalışıyordu.

Halkın geri kalmışlık ve cehaletinden faydalanan Firavun, sadece ilahlık iddiasında bulunmakla kalmadı, işi daha da ileri götürerek “ilahların ilahı” olduğunu söyledi. “Dedi ki: Sizin en yüce Rabbiniz benim.”[1]

Firavun’un böyle aşağılık ve kötü bir insan olmasına karşı, karısı Âsiye âdeta temizlik, dürüstlük, iffet ve asalet timsaliydi. Halk, onun kocasının korkusundan rahat bir nefes alamaz ve geceleri dahi rahat uyuyamazken o, Allah’a tam bir inanç ve kendine güvenle yaşamını sürdürüyor, Firavun’un hemen yanı başında yaşıyor olmasından zerrece etkilenip dehşete kapılmıyordu.

Hz. Asiye

Nil kraliçesi Âsiye, Allah Teâlâ’nın indinde öylesine has bir makama ulaşmış ve Allah’ın yakınlığını kazanabilmiştir ki, Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuşlardır:

“Kadınlardan kâmil olanlar dört kişidir: Firavun’un karısı Âsiye, İmran kızı Meryem, Huveyled kızı Hatice ve Muhammed (s.a.a) kızı Fâtıma.”

“Cennet kadınlarının en iyisi şu dördüdür: Firavun’un hanımı Müzâhim kızı Âsiye, İmran kızı Meryem, Huveylid kızı Hatice ve Muhammed (s.a.a) kızı Fâtıma. Bunların en üstünüyse Fâtıma’dır.”[2]

Kişiliğin gelişmesi, insanî vazifelerin bilincinde olma ve Allah’a iman, bir kadını öyle bir mevkiye yükseltiyor ki, Firavun’un evinde yaşadığı halde, cennet köşklerinin sakini oluyor ve dünyanın en seçkin dört kadınından biri olma makamına ulaşıyor.

Âsiye, bir lahza olsun kocasının işlediği zulüm ve haksızlıkları hoş karşılamadı, bir defa olsun onun safında yer almadı. Erkek çocuk doğururlar da büyüyünce onun yaptığı zulüm ve haksızlıklara karşı çıkarlar korkusuyla, Yâkup soyunun hamile kadınlarının karnını deşip bebeklerini diri diri parçalayan kan içici kocasının bu vahşiliklerine karşı bir kez bile lâkayt davranmadı.

İşte bu sıfata hâiz bulunan Mısır’ın bir numaralı kadını Âsiye, saraydaki odasında oturduğu bir sırada Nil nehrinin ortasında yuvarlana yuvarlana sulara batıp çıkan bir sandık görünce saray muhafızları ve nedimelerine, gidip o sandığın içine bakmalarını emretti…

Görevliler, bir süre sonra gelerek, sandığın içinde güzel bir oğlan çocuğu bulunduğunu söylediler. Gelecekte Allah’ın peygamberi olacak ve Firavun’un saltanatını yerin dibine geçirecek olan İmran oğlu Musa’ydı bu…

Bebeği alıp Âsiye’ye getirdiler…

Âsiye bunun nur topu gibi bir oğlan çocuğu olduğunu görür görmez, zavallı annesinin onu, Firavun’un korkusuyla Nil’e bıraktığını anlamıştı. Bu nedenle, bu çocuğu evlâtlık olarak yanına almaya ve onu bizzat büyütüp yetiştirmeye karar verdi. Ne pahasına olursa olsun bunu yapacaktı, ne olacaksa varsın olsundu!…

Firavun içeriye girip de çocuğu görünce yüreğine bir korku düştü; gelecekte ne olur ne olmaz endişesiyle, derhal öldürülmesini emretti. Fakat Âsiye var gücüyle karşı çıktı ona:

“Firavun’un karısı dedi ki: Benim için de senin için de bir göz aydınlığıdır o; onu öldürmeyin; umulur ki bize yararı dokunur, yahut onu evlât ediniriz.…”[3]

Firavun razı olmuştu. Onun da izniyle Musa artık sarayda kaldı ve bizzat kraliçe tarafından, onun özel sevgi ve ihtimamıyla büyümeye başladı.

Musa, peygamberlik makamına vardığında ve daha ileride de belirteceğimiz gibi, tekrar Mısır’a dönüp Firavun ve onun putperest kavmine tebliğde bulunduğunda, Âsiye derhal ona uyarak Rabb’ul-Âlemîn’e iman getirdi, ancak, imanını Firavun’dan gizledi.

hz.Asiye, yıllarca gizliden gizliye Allah Tealâ’ya ibadet ediyor ve Musa’nın kılavuzluğuyla imanını gizliyor ve koruyordu. Ama bu, böyle devam etmedi ve günün birinde sırrı açığa çıktı. Kocası Firavun yıkılmış, öfkesinden âdeta çılgına dönmüştü. Firavun, önce kraliçeyi inancından vazgeçirmeye çalıştı; onu caydırabilmek için her yolu denedi, her hileye başvurdu.

Bazen tehdit ediyor, bazen tatlı laflar ve boş vaatlerle onu kandırmaya çalışıyordu. Ancak bütün bunlar boşunaydı. Hz. Asiye, bütün varlığıyla Allah’a inanmıştı bir kez… Nil’in getirdiği ve kendi elleriyle büyütüp yetiştirdiği o çocuğu peygamberlik makamına ulaştıran ve en büyük mucizesi olan “ışıl ışıl parlayan bembeyaz elleri” ve mâlum asâsıyla, onu, Firavun ve putperest kavmini hidayet etmekle görevlendiren Allah’a…

Hz.Asiye’nin benliğinde kâinatı yaratan, dağları, ovaları, denizleri, dereleri, tepeleri, ormanları… kısacası her şeyi yoktan var eden, yerin ve göğün sahibi Allah Tealâ’ya iman ve Musa’nın söylediklerine karşı tam bir inançtan başka bir şey yoktu. Ne Firavun’dan zerrece korkup ürküyor, ne de bu cellat ruhlu dinsiz katilin eşi ve koca Nil’in yegâne kraliçesi olduğuna seviniyordu…

Zihni sadece bir şeyle meşguldü onun: Firavun’un hidayet bulması ve bu cani ruhlu hayvanın günün birinde adam olması!… Onun da kendisi gibi yegâne ilâh olan Allah Tealâ’ya inanarak sığınmasız zavallı halka zulüm ve işkence etmekten ve milleti yok oluşa sürüklemekten vazgeçmesini istiyordu. Ne var ki Firavun, artık dönüşü olmayan bir yoldaydı.

İlahlık iddiasına kalkışan, hem de “ilahların ilahı” olduğunu öne sürerek kendisinden daha üstün hiçbir şey kabul etmeyen Firavun gibi birinin, Musa’nın buyruğuna boyun eğip ilahlık iddiasından vazgeçmesi ve sıradan bir insan gibi; “Allah’ım, beni affet!” demesi mümkün olabilir miydi acaba?!

Sonunda Firavun, Hz.Asiye’ye, ya Allah’a, ya da ona iman etmesini önerdi. İkisinden birini açıkça tercih ve ilan edecekti: Ya Musa’nın sözlerine inanacak, onu izleyecek ve Allah’a iman etmek suretiyle her türlü işkence ve kötü hadiseye karşı kendisini hazırlayacaktı; ya da tıpkı geçmişteki gibi bütün haşmet ve şatafatıyla Nil’in kraliçesi ve Mısır’ın en ünlü kadını olarak kalacak ve putlara tapınmayı kabullenerek, Firavun’u “ilahların ilahı” olarak benimseyecekti!

Hz.Asiye, Allah’a imanı ve Musa’ya inanmayı tercih etti.

Doğru ve hak inancından vazgeçmeyeceğini bildirdi Firavun’a…

Musa’nın getirdiği mucizeleri görerek bütün kalbiyle âlemlerin rabbi Allah’a inanmış bulunan ve Firavun’un alabildiğine zâlim, aşağılık, keyfine düşkün olduğunu anlamış bulunan ferasetli ve cesur Âsiye, Firavun’un kendisi gibi günün birinde zeval bulup yokluğa karışacak olan sarayında görünüşte görkemli, gerçekte ise zelil ve aşağılık bir müreffeh hayat sürdürmektense Allah Tealâ’nın indindekine rıza göstermeyi, kalıcı ve sonsuz olan ilâhî rızayı geçici ve iğrenç olan nefsânî rahata tercih etmeyi yeğ buldu.

Bu yolda her şeyi göze almış; canı pahasına da olsa Rabbine itaat yolunda zalim Firavun’a âsi olmaya azmetmişti…

Âsiye’yi inancından vazgeçiremeyeceğini anlayan Firavun, sonunda onun çarmıha gerilmesini emretti. Âsiye’yi çarmıha gerdikten sonra başını büyük bir taşla ezerek öldürdüler…

Hz. Asiye’nin Vefatı

Ne var ki, cellatlarının gözünün önünde işkenceyle can verirken Allah’a yalvarıyor, O’nu zikrediyordu. Kur’an-ı Kerim, onun işkence sırasındaki o dayanılmaz durumuna işaretle şöyle buyurur:

“Allah, imanı tam olanlara Firavun’un karısını örnek verir; hani o demişti ki: “Rabbim! Bana kendi katında, cennette bir ev yap, beni Firavun ve işkencesinden ve onun zalimlerinin elinden kurtar!…”[4]

Evet… Asiye, Firavun’un işkencecilerinin dayanılmaz işkenceleri altında acıyla can verdi; fakat adı, yeryüzü durdukça, dünya tarihinde ve biz Müslümanların biricik kitabı Kur’an-ı Kerim’de, “dünyanın gelmiş geçmiş emsalsiz ve en büyük kadınlarından biri” olarak bâki kalıp, ölümsüzleşti.

[1]- Nâziât Suresi / 24.

[2]- el-Mizan Tefsiri, c. 19, s. 40.

[3]- Kasas Suresi / 9.

[4]- Tahrîm Suresi / 11.

////////////////////////////////////////

http://www.dusunuyorumdergisi.com/hz-asiye/

“Allah, inananlara da Firavun’un karısını misal gösterdi.

O: ‘Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap;

beni Firavun’dan ve onun (kötü) işinden koru ve

beni zalimler topluluğundan kurtar!’ demişti” (Kuran-ı Kerim; Tahrim 66/11)

Asiye, Kuran-ı Kerim’e göre Firavun’un karısı; Tevrat’a göre ise Firavun’un kızıdır (1). Kuran-ı Kerim’de kendisinden iki ayette (Kasas, 28/9, Tahrîm, 66/11) ‘Firavun’un karısı’ olarak söz edilmiştir. Ayetlerde bahsedilen Firavun’un karısının Hz. Asiye olduğu hadislerde açıkça ifade edilmiştir (2).

Arapça kökenli bir kelime olan ‘Asiye’ kelimesi, Arapçada, elif, sin, ye ve he harfleriyle yazılır: “هيسا” ve ‘üzüntülü, kederli kadın’ anlamına gelir. Kelimenin, en sondaki ‘He’ harfini almadan yazıldığındaki anlamı, yani “يسا” (elif, sin, ye) nin anlamı; üzgün olmak, üzülmek, tasalanmaktır (4).

Kuran-ı Kerim’in Kasas Suresi’nde, Asiye’nin eşi olan Firavun’dan şöyle bahsedilir: “Firavun, (Mısır) toprağında gerçekten azmış, halkını çeşitli zümrelere bölmüştü. Onlardan bir zümreyi güçsüz buluyor, bunların oğullarını boğazlıyor, kızlarını ise sağ bırakıyordu. Çünkü o bozgunculardandı” (Kasas, 28/4). Asiye, ayetlerde bu şekilde anlatılan bir şahsiyetin eşidir.

Firavun zamanında bir gün müneccimler ve kâhinler, Firavun’un bir rüyası üzerine, Beni İsrail’den bir erkek çocuk doğacağını ve bu çocuğun onun saltanatını sona erdireceğini haber verirler. Bunun üzerine Firavun, Beni İsrail’in doğacak tüm erkek çocuklarının katlini emreder. Böyle bir dönemde bir gün Firavun’un ailesi, Nil nehri kenarındaki bir ağacın altında bir sandık ve içinde de bir oğlan çocuğu görür ve Firavun’a haber verirler. Firavun, bebeğe ‘Musa’ ismini verir, fakat bebeğin Beni İsrail neslinden olabileceğini düşünerek diğer tüm erkek bebekler gibi onun da katlini ister. Firavun’un eşi olan Asiye, o anda kendisine gelen ilâhi bir ilhamla şöyle der: “Benim ve senin için göz aydınlığıdır! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur ya da onu evlat ediniriz” (Kasas, 28/9). Firavun buna razı olur ve Musa saraya götürülür. İbnü’l Arabî, Fusûsü’l Hikem’inde Musa’nın hakikaten Asiye’nin göz nuru olduğunu, zira istidadında bilkuvve mevcut olan kemalatın, Musa’nın nübüvveti ile açığa çıktığını söyler. (2)

Çeşitli İslami kaynaklarda, Hz. Asiye’nin, sarayına getirilen Musa ile yakından ilgilendiği, onu yetiştirdiği rivayet edilir. Musa yetişkinliğe eriştiğinde saraydan ayrılır ve bir zaman sonra, aldığı ilâhi emirler tebliğ etmekle görevli olarak saraya geri döner. Geri döndüğünde ona ilk inananlardan birinin Asiye olduğu rivayet edilir. Fakat Firavun, Asiye’nin Musa’ya iman etmesini kabullenemez; Asiye’nin imanından vazgeçmesini ve ilâh olarak Firavun’u benimsemesini ister. Asiye bunu reddeder ve Musa’ya olan inancından vazgeçmez. Firavun, kendisine değil de Musa’ya inanan kraliçenin çarmıha gerilerek öldürülmesini ister. Kendisine işkence yapıldığı sırada Asiye: “Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun (kötü) işinden koru ve beni zalimler topluluğundan kurtar!” der. Ve şehid olur (5).

İbnü’l Arabî, Tefsir-i Tevilat’ında, Asiye’yi, ‘yakin nuruyla ve sekineyle bilen mutmain nefs’ olarak nitelendirir. Tevilat’ta anlatıldığı üzere, Firavun’un ailesi Musa’nın içinde bulunduğu sandığı deniz kenarından alır, fakat bir türlü açamazlar. Sonunda sandığı açan Asiye olur, çünkü sandığın içinde bir nur olduğunu görmüş ve o nuru sevmiştir (3).

İbn Arabî, Fusûsü’l Hikem’inde, Allah Teâlâ’nın Asiye’yi kemal-i insani için halk ettiğini belirtir ve Hz. Muhammed’in, Asiye ve Meryem binti İmran’ın kemale ulaştıklarından haber veren hadisine işarette bulunur. Sözü edilen hadis şu şekildedir: “Erkeklerden birçokları kâmil oldu. Ve kadınlardan ancak İmran’ın kızı Meryem ve Firavun’un zevcesi Asiye ve Muhammed’in kerimeleri Fatıma ve Huveylid’in kerimesi Hadice’dir” (2).

Asiye aynı zamanda her insanın içinde potansiyel olarak varolan bir haldir. Peki, bu hal ne zaman tetiklenir de, zalim ve ilâhlık iddiasında bulunan Firavun’a karşı Hakk bildiğini savunan ‘Asiye’ oluruz? Kime ‘Asiye’ denir? ‘Asiye’ olmak nedir? Tüm bu açıklamalardan hareketle diyebiliriz ki, Asiye hali kâmil bir haldir ve nutk-u ilâhi ile nutk edebilen ‘er’ kişi halidir. İlâhlık iddiasında bulunan, azmış ve bozguncu Firavun’ın karşısına iradesiyle dikilebilen, zulüm altında olsa da Hakk bildiğinden sapmayan, Hakk bildiğini canı pahasına ifade edecek cesaret ve iradeyi kendinde toplayabilen bir insanın halidir. Nihayetinde de Hakk bildiği için canını veren, şehid olanın halidir. Ayrıca bir mânâda, aklın, yasanın, iradenin ve adaletin temsilcisi olan Hz. Musa’nın hayatını kurtararak onun canlı kalmasını, yani dirimliliğini sağlayan, ona inanan ve bu inancından ötürü canını verebilen haldir. Ve Rabbinden, yalnızca Rabbinin yanında bir yer; Firavun’dan ve kötü işlerinden korunma; zalimler topluluğundan kurtarılış istemesiyle, inananlara misal olarak gösterilen haldir.

Kaynakça:

1- Hançerlioğlu, Orhan; İslam İnançları Sözlüğü, Remzi Yayınevi

2- İbn’ül Arabî, Fusûsü’l Hikem Cilt 4

3- İbn’ül Arabî, Tefsir-i Kebir ve Tevilat Cilt 2

4- Arapça-Türkçe Sözlük

5- Elmalılı Hamdi Yazır – Kuran Tefsiri

///////////////////////

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

'EYLÜL - DER ' den arkadaşım Tayyip beyin Albaylarından Rahmi Yıldırım .. .. Bu Evren'i terk etti..16 Nisan 2026

  'EYLÜL - DER ' den arkadaşım Tayyip beyin Albaylarından Rahmi Yıldırım .. .. Bu Evren'i terk etti.. (Kenan #Evren , komünist ...