Parthenon
Atina 'da ki bu tapınak (Parthenon) 12 m yüksekliğindeki Athena Parthenos (bakire) heykeline ev olarak tasarlanır.
70 m uzunluk ve 30 m genişliğindeki kırmızı, mavi ve altın renkleriyle bezeli binanın tamamlanması 9 yıl sürmüş ve MÖ 438’de bitirilerek tanrıçaya adanmıştır.
Parthenon; çoktanrıcılığın terk edilmesinden sonrada asırlar boyunca dini mekan olarak kullanılmış.
Hırıstiyanlar kilise, Osmanlı döneminde cami hatta bir ara cephanelik olarak hizmet etmiştir.
Neolitik çağlardan beri bir yerleşim merkezi olan şehir, Akropolis’in üstünde etrafı surlarla çevrili müstahkem bir kale durumunda idi. Milâttan önce 1000’lerde kuzeybatı istikametinde genişlemeye başladı. Milâttan önce VI. yüzyıldan itibaren de büyük bir gelişme gösterdi; tapınaklar inşa edildi ve Akropolis bir kaleden çok kutsal bir yer haline geldi. Milâttan önce 480’de Persler tarafından tahrip edildi ise de Persler’le yapılan antlaşmadan sonra (m.ö. 449) tekrar bir kalkınma dönemine girdi ve baştan başa yeniden inşa edildi. İmar faaliyetleri Atina-Sparta savaşları sırasında bir müddet için durdu, fakat milâttan önce 338-322’de yeniden başladı ve bu dönemde mimarlık sanatı yanında fikir alanında da ilerlemeler kaydedildi, yeni felsefî akımlar ortaya çıktı ve bazı önemli filozoflar yetişti. Milâttan önce 86’da Romalılar’ın eline geçen şehir, gelişmesini sürdürerek Yunan dünyasının kültür merkezi olma özelliğini korudu. Milâttan önce IV. yüzyılda Pire hariç 60-70.000 kadar nüfusa sahip olan Antikçağ’ın bu büyük şehri, Bizans devrinin ilk dönemlerinden itibaren süratli bir gerileme içine girdi. İmparator Justinianus (527-565) zamanında felsefe okulları kapandı ve kültür hayatı söndü.
VI. yüzyılın sonlarında bir taşra kasabası hüviyetine bürünen Atina’nın İslâm ile ilk teması, müslüman denizcilerin burayı bir süre hâkimiyetleri altına aldıkları 896 tarihinde başlar. IX ve X. yüzyıllarda şehirde bir müslüman esnaf ve sanatkâr kolonisi ile muhtemelen iki mescid bulunuyordu. 1204’te Haçlılar tarafından ele geçirilen şehir, yeni kurulmuş olan Burgundiya (İng. Burgundian; Fr. Bourgogne) Dukalığı’na dahil edildi; 1311’den 1387’ye kadar Katalanlar’ın hâkimiyeti altında kaldı. 1387’de ise çevresindeki Attikê bölgesiyle birlikte Floransalı Korinthos (Gördüs) derebeyi Nerio Acciajuoli tarafından ele geçirildi. 1394’te Atina dükü unvanını alan Nerio’nun ölümünden sonra vasiyeti gereği şehir gelirlerinin, daha önce Ortodoks katedrali iken Burgundiyalılar’ın hâkimiyeti sırasında Katolik katedrali haline getirilen Parthenon Tapınağı’na tahsis edilmesi Ortodoks Yunan halkını kızdırdı. Yunan başpiskoposu Makarios Osmanlılar’ı fetih için davet ettiği sırada şehir Venedikliler’in işgaline uğradı. Bunun üzerine Yıldırım Bayezid Timurtaş Paşa’yı Mora’ya yolladı ve Atina muhtemelen 1397’de Osmanlılar’ın eline geçti; ancak bu hâkimiyet kısa sürdü ve şehri tekrar işgal eden Venedikliler 1402’de Nerio’nun oğlu Antonio tarafından geri alınmasına kadar ellerinde tuttular. Antonio, sürekli mücadeleler sonucu ıssızlaşan Attikê arazisine Arnavutlar’ı yerleştirerek bölgenin yeniden iskânını sağladı. Antonio (1402-1435) ve yerine geçen oğlu II. Nerio (1435-1455), Osmanlı Devleti’ne tâbi olarak hüküm sürdüler. II. Nerio’nun ölümünden sonra dukalığı, karısı Chiara ile Venedikli dostu Bartholomeo Contarini idare etmeye başladılar, fakat halk tepki gösterdi ve bu durumdan faydalanan Fâtih Sultan Mehmed’in gönderdiği Tırhala sancak beyi Turahan Bey, Mayıs 1456’da şehri ele geçirdi. Bunun üzerine Katolik başpiskoposu şehri terketti ve daha sonra Parthenon Katedrali camiye çevrildi. Bu tarihten 1875’e kadar Atina’da herhangi bir yüksek rütbeli Katolik din adamı bulunmamıştır. Fâtih, 1458’deki Mora harekâtı sırasında Atina’yı ziyaret ederek halka bazı imtiyazlar bahşetti. Şehir bir ara Osmanlı-Venedik savaşları sırasında Venedikliler’in yağma ve talanına uğradı ise de (1466) bundan sonraki 200 yılı aşkın sürede Osmanlı barışı (Pax Ottomanica) altında yeniden toparlandı ve ilk 150 yıl içinde büyük bir gelişmeye mazhar oldu.
Osmanlı hâkimiyetinden hemen önce 5000-6000 dolayında nüfusa sahip olan Atina’da 1489 tarihli Cizye Defteri’ne göre yaklaşık 7000 kişi yaşıyordu ve bu nüfus daha sonra gittikçe artarak 1506’da 9700’e ulaşmıştı. O sıralarda şehirde müslüman nüfus bulunmuyor ve sadece yetmiş sekiz kişilik bir Osmanlı muhafız birliği Akropolis Kalesi’nde oturarak ibadet için camiye çevrilen Parthenon Tapınağı’nı kullanıyordu. Aşağı şehirde bulunan Fethiye Camii ise fetih ile ilgili olmayıp XVII. yüzyılda yapılmıştır. XVI. yüzyılın başlarından itibaren Türkler şehre yavaş yavaş yerleşmeye başladılar. 1521 tarihli Tahrir Defteri’ne göre, burada 2286 hâne (yaklaşık 11.000 kişi) hıristiyan nüfusa karşılık on bir hâne (elli beş kişi) müslüman nüfus ve seksen üç de kale muhafızı bulunuyordu. 1540’ta şehrin nüfusu daha da arttı, hıristiyan nüfus 3253 hâneye yükseldi. Bu sırada şehirde 114 muhafız ve kırk üç hâne müslüman nüfus vardı. Böylece şehrin nüfusu 1521’de 13.100 iken 1540’ta 18.700’e yükselmiş oldu. 1570’te ise şehirde 3150 hâne hıristiyan, elli yedi hâne müslüman nüfus ile kale muhafızları mevcut olup toplam nüfus yaklaşık 18.200 kadardı. Bu nüfus kayıtlarından anlaşılacağı üzere Atina XVI. yüzyılın ortalarında Edirne ve Selânik’ten sonra Balkanlar’ın üçüncü büyük şehri idi. Resmî Osmanlı arşiv kayıtlarının verdiği bu bilgiler, Osmanlı hâkimiyetinde şehrin gerilediği yolunda Batı literatüründe yer alan kayıtlardan (EI2 [İng.], I, 738-739) çok daha farklı ve sağlam bir tablo ortaya koymaktadır.
XVI. yüzyılda Atina’da Kale Camii’nin (Parthenon) yanı sıra aşağı şehirde de Yûnus ve Yûsuf Voyvoda Mescidi, Memi Çelebi b. Turhan Ağa Mescidi ve Mehmed Voyvoda Muallimhânesi (mektebi) bulunuyordu. Ayrıca bu yüzyılda artan nüfus ve ekonomik refah, aynı zamanda Atina ve çevresinde yeni kiliselerle manastırların inşasına ve mevcut manastırların genişletilmesine yol açtı. Özellikle bu dönemde yapılan hıristiyan dinî binalarının plan ve inşa tekniklerinde Osmanlı sivil ve dinî mimarisinin kuvvetli tesirleri görülür. Evliya Çelebi XVII. yüzyılda Atina’da 300, İngiliz konsolosu J. Giraud ise 350 kilisenin bulunduğunu yazmaktadırlar. Bu yüzyılda Atina’da ve Atina’ya bağlı köylerde bir çöküntü devri başladı. Bunda uzun süren Girit savaşları (1645-1669) etkili oldu. Bu savaşlar sırasında artan vergilerin köylüleri büyük bir yük altına sokması, korsan saldırıları, olumsuz iklim şartları ve mahsulün az olması, 1664, 1667 ve 1679 yıllarındaki veba salgınları sebebiyle halkın çoğu daha verimli kuzey bölgelere göç etti ve dolayısıyla nüfusta azalmalar meydana geldi. Ayrıca vergi gelirleri XVI. yüzyılın başlarında kadı timarına tahsis edilen Atina’nın 1520’lerde vezîriâzam İbrâhim Paşa haslarına, 1540 ve 1570’te padişah haslarına dahil iken 1610 yılı civarında Dârüssaâde ağasının kontrolü altında onun tarafından tayin edilen voyvodanın idaresinde bir vakıf (Haremeyn vakfı) statüsüne sokulması da bu gerilemenin bir başka sebebi oldu ve birçok suistimale yol açtı. 1675’te Konsolos Giraud’a göre şehirde 1300 Yunan, 600 Türk ve 150 Arnavut evi vardı ve burada tahminen 7000 kişi yaşamaktaydı. 1667’de şehri gezen Evliya Çelebi ise hâne sayısını mübalağalı şekilde 7000 olarak gösterir ve ayrıca dört cami, yedi mescid, bir medrese, üç mektep, iki tekke, üç hamam, iki de hanın bulunduğunu belirtir. 1675-1676’da şehri ziyaret eden Jacop Spon ve George Wheler de biri kale içinde, dördü şehirde olan beş camiden bahsetmektedirler. Kale dışındaki bu dört camiden bugüne yalnızca barok üslûbun izlerini taşıyan ve adını muhtemelen Girit’in 1669’da fethi dolayısıyla alan Fethiye Camii gelebilmiştir.
Osmanlı kaynaklarında, Antikçağ’daki filozoflara atfen “hikmet sahiplerinin şehri” mânasına gelen Medînetü’l-hükemâ adıyla tanımlanan Atina’da bazı önemli Osmanlı aydınları da yetişmiştir. XVII. yüzyılın sonlarında Atina’da kadılık yapan ve Târîh-i Medînetü’l-hükemâ adıyla şehrin ayrıntılı bir tarihini yazan İstefeli Kadı Mahmud Efendi bunların başında gelmektedir. Ayrıca XIX. yüzyıl şairlerinden Sürûrî de buralıdır. XVII. yüzyılda Atina’yı gezen seyyahlar, müslüman ve hıristiyan ahalinin uyum içinde yaşadıklarını, birbirlerinin dinî bayramlarında hazır bulunduklarını ve istenmeyen bir voyvodanın uzaklaştırılması için birlikte devlet merkezine müracaat ettiklerini yazarlar. Hatta Atina’daki Türk ahalinin Rumca, Yunanlılar’ın da Türkçe bildiklerinden bahsedilir; ayrıca burada yaşayan hıristiyanların vergilerinin düşük olduğu ve diğer hıristiyanlara nisbetle daha iyi hayat sürdükleri de belirtilir. Bu yüzyılda hıristiyan eğitimi de ihmal edilmemişti. 1614-1619 yılları arasında ve 1645’ten sonra Atinalı Korydalleus felsefe öğretimini sürdürdü. 1647’de Venedik’te oturan zengin bir Atinalı, Venedik’te eğitim görmüş öğretmenlerin ders verdiği felsefe ve belâgat okutulan bir okul açtı. Birçok Yunanlı genç de 1658’de Atina’ya yerleşmiş olan Katolik Capucine rahiplerinden dersler gördü.
Osmanlı hâkimiyeti devrinde Atina iktisadî yönden gelişme gösterdi ve özellikle şarap, zeytinyağı ve bal üretimi ile koyun yetiştiriciliği başlıca ekonomik faaliyetleri teşkil etti. Şarap üretimi 1506’da 636.000 litre iken 1570’te 1.630.000 litreye yükseldi. Sabun yapımında da kullanılan zeytinyağı üretimi 1540’ta 170.000 kilogramdan 1570’te 220.500 kilograma çıktı. Ayrıca tekstil dalı da gelişme gösterdi. XVII. yüzyılda yüksek kaliteli zeytinyağı, Atina şehri ekonomisinin temeli olarak önemini korudu. 1671 senesi kayıtlarına göre, 50.000’i Atina’da olmak üzere Attikê bölgesinde 500.000 zeytin ağacı vardı. Zeytinyağının alıcıları arasında Venedikliler, Fransızlar ve İngilizler başta geliyordu. Ayrıca keten, peynir, sahtiyan, yağ, bal mumu, dericilikte kullanılan meşe palamudu ve ipek başlıca ihraç malları idi. Geniş araziye sahip Panteli Manastırı tarafından, İstanbul Eminönü’ndeki Yenicami Vâlide Sultan vakıfları için yılda 2500-3000 okka bal gönderilirdi.
Atina 1687’de kısa bir müddet için Venedik hâkimiyetine girdi. Venedik kuşatması sırasında şehir topa tutuldu; isabet alan Parthenon Camii, depolarındaki barutun infilâkı ile kısmen harap oldu. 560’ı asker 3000 Türk şehri terketti. Venedikliler mevcut üç camiyi kiliseye çevirdiler ve şehrin savunmasını kolaylaştırmak amacıyla halktan 6000 hıristiyanı Mora’ya sürdüler. Ancak bir süre sonra Venedikliler şehri terkettiklerinde sürülen halkın bir kısmı, Vezîriâzam Köprülüzâde Fâzıl Mustafa Paşa tarafından yeniden iskân edildi. XVIII. yüzyılda Osmanlı imar faaliyetleri sürdü ve bu dönemde Parthenon’daki harabeler içinde, 1842’de yıktırılan kubbeli cami (1700) ile Hacı Mehmed b. Osman tarafından bir medrese (1721), bir Bektaşî tekkesi (1743) ve bugüne kadar ulaşabilen kubbeli Mustafa Ağa Camii (1177/1763-64) yapıldı. Bunlardan başka dört tekke ile Softa Camii adını taşıyan bir mâbed daha inşa edildi. Bu yüzyılın en büyük mimari eseri ise 1778’de Atina voyvodası Hacı Ali Haseki tarafından, âsi Arnavutlar’a karşı şehri korumak maksadıyla inşa ettirilen surlardır. Ayrıca bu asırda manastır ve kilise gibi bazı hıristiyan yapıları da tamir ve yeniden inşa edildi. 1751-1755’te Atina 9000-10.000 civarında bir nüfusa sahipti ve bunun 1/3’ünü müslüman ahali oluşturuyordu. 1795’te ise meskûn halde 1600 ev bulunuyor ve 1797’de de 3000 Türk, 3000 Yunanlı ve 4000 hıristiyan Arnavut’un mevcut olduğu Atina’da sadece zeytinyağına dayalı bir ticarî faaliyet sürüyordu. İhraç ürünleri arasına 1749-1759 tarihlerinde buğday da girmişti.
XIX. yüzyıl başlarında çıkan Yunan isyanı sırasında Atina Kalesi âsiler tarafından işgal edildi ise de (1821) çok geçmeden Reşid Paşa tarafından kurtarıldı. Ancak çarpışmalar sırasında harap olan şehir 1833’te Yunanlılar’a bırakıldı, bir süre sonra da yeni devletin başşehri olarak ilân edildi. Atina XIX. yüzyılda gittikçe büyüdü. 1839’da 14.900 olan nüfus 1896’da 111.500’e, 1920’de 285.400’e, 1980’de de kendisi ile birleşmiş durumda bulunan Pire şehriyle birlikte 3.034.000 nüfusa ulaştı ve Yunanistan’ın en büyük kültür merkezi haline geldi. Bu müddet zarfında birçok İslâmî yapı, arkeolojik kazılar ve daha başka sebeplerle yıkıldı. Bugüne kadar sadece Fethiye Camii ile Hacı Mustafa Camii gelebilmiş ve her ikisi de tamir edildikten sonra müzelere bağlı olarak kültürel maksatlarla kullanılmaya başlanmıştır. XVII. yüzyıl yapısı olan Âbid Efendi Hamamı da 1986’da restore edildi. Eski şehir Plaka’da halen son devir Osmanlı havasını aksettiren evler mevcuttur. Lozan Antlaşması’ndan sonra Anadolu’dan Yunanistan’a göç eden ve bir kısmı sadece Türkçe konuşan 1,5 milyon Ortodoks hıristiyanın büyük kısmı buraya yerleştirildi. Bu Anadolu menşeli yerleşim hareketi, bir Batı şehri olan Atina’yı yeme içme, hayat tarzı ve müzik yönünden kuvvetli Doğu etkisinin hâkim olduğu bir metropol haline getirdi.
::::::::::::
Osmanlı dönemi

1458'de Osmanlılar Atina'yı ele geçirdiler. Latinler tarafından Katolik kilisesine çevrilen Parthenon, cami haline getirildi. Kentin alt bölümlerinde de camiler inşa edildi. Evliya Çelebi 1667-1670 arasında yöreyi ziyaret etmiş ve kentte dört cami, yedi mescit, bir medrese, üç mektep, iki han ve üç hamam olduğunu yazmıştı. Kentte ilk inşa edilen camilerden Fethiye Camisi, bugün müze deposu olarak kullanılmaktadır. Çeşitli dönemlerde yapılan sekiz camiden pek azı bugün ayaktadır. Hamamlar ise hâlen kullanılmaktadır. Barutun kuşatmalarda kullanılması ile birlikte kentin klasik mimarisi değişti. 17. yüzyılın ortalarına değin ayakta kalabilen Akropolis, kuşatmalar sırasında top atışıyla tahrip oldu.
https://www.wikiwand.com/tr/Atina
:::::::::::::::::::::::::
Atina'daki Osmanlı mirası camiiler

Prof. Dr. Semavi Eyice
---------------------------
Geçtiğimiz yılın Ramazan ayında gazetelerde bir havadis yayınlanmıştı. Buna göre Yunanistan’ın başkenti Atina’da bir cami inşası düşünülmüş ve buradaki az sayıdaki Müslüman açıkta namaz kılmaya giriştiklerinde hem cami yapımı protesto edilmiş, hem de bu Müslümanların açıkta ibadet etmeleri önlenmeye çalışılmıştı.
Buna benzer bir olay geçen senelerde de yaşandı. Bir Kurban Bayramı’nda açık havada namaz kılan Müslümanların bazı fanatik Yunanlar tarafından taşlandıklarını yine gazetelerden öğrenmiştik. Bu haberleri gördükten sonra aklım bir hususa takıldı: Az sayıdaki Müslüman namaz kılmak için bu Hıristiyan şehrinde niçin açık bir yer seçmişti?
Yunanistan, Sultan II. Mahmud zamanında Mora ihtilalinden sonra (19. yüzyıl başları) bağımsızlığına kavuşmasının ardından Atina’yı da almış, böylece buradaki Osmanlı hakimiyeti sona ermişti. Oysa İstanbul’un fethinden 3 yıl sonra, 1456’da Fatih Sultan Mehmed tarafından fethedilen Atina, kısa bir süre sonra bir Osmanlı şehri karakterini almaya başlamıştı.
Bir düzlükte kurulu olan şehirde yüksek bir kayalık tepe bulunuyordu. İlk Çağ’da şehrin kutsal merkezi, yani Akropolis’i bu sarp tepenin zirvesinde kurulmuştu. İlk Çağ sanatının başta gelen eserlerinden olan Parthenon Mabedi, işte bu tepenin zirvesini süslüyordu.
Hıristiyanlık Orta Çağ’da Akdeniz havzasının büyük bir kısmında yayılırken, Atina da bir Hıristiyan beldesi olmuş, bu arada Parthenon Mabedi, içindeki Temenos denilen kapalı mekanı ve doğu tarafına bir mihrap ilavesi ile kiliseye çevrilmişti.
Atina’nın Osmanlı idaresine geçmesi ile Akropolis’i saran yüksek duvar bir sur durumuna getirildi ve bu iç kalenin ortasında bulunan mabetten çevrilme kilise de bu kalenin camisi oldu. Bu camiyi yanına eklenen yüksek minare ile gösteren bir gravür zamanımıza kadar gelmiştir.
Evliya Çelebi’nin bu camiyi 17. yüzyılın ortalarına doğru ziyaret ettiğini biliyoruz. Etrafını çeviren sütun dizileri ile çifte meyilli çatısı arasında bulunan üçgen biçimindeki alınlıklar ve heykel karakterinde dışarı taşkın tasvirlerle bezeli olduğundan, Evliya Çelebi bir cami için alışılmamış bir süsleme olan bu heykelleri kendince tarif etmeye gayret etmiştir.
17. yüzyıl sonlarına doğru Osmanlı topraklarına saldıran Venedik donanması Ege Denizi’nin Atina’ya komşu kıyılarını kuşatmaya gelmiş ve buradan atışlara başlamıştı. Francesco Morosini idaresindeki 1687 tarihli bu taarruzda Türklerin elinde köle olarak bulunan bir Hıristiyan kaçmış ve Venediklilere Osmanlıların bütün barutlarının iç kalede, Parthenon Camii’nde depolandığını ihbar etmişti. Morosini idaresindeki topçu subaylarından İsveç asıllı Kont Koenigsmark’un çok uzaklardan dahi görünen minareyi nişan alarak attığı bir top mermisinin isabeti sonunda söz konusu cephaneliğin patlaması ile bu İlk Çağ mabedinden dönüşen cami de kısmen yıkılmış ve parçaları etrafa saçılmıştır.
Osmanlı Devleti’nde Büyük Britanya elçisi olarak bulunan Lord Elgin, İlk Çağ eserlerinin meraklı bir toplayıcısıydı. Parthenon’un çevreye yayılan parçalarından büyük bir kısmını toplatarak bunları İngiltere’ye, British Museum’a göndertti. Böylece eski eserlerin tahrip edilerek başka ülkelere götürülmesine, onun adına nispetle “Elginizm” denir.
Osmanlı Devleti’nin Atina’yı geri almasından sonra Parthenon Camii ihya edilemedi ancak yıkılmış orta mekanın yerine kubbeli küçük bir cami inşa edildi. Bu cami Yunanistan bağımsızlığa kavuştuğu güne kadar yaşadı. Sonra burayı da yıkıp kaldırdılar. Gerek Parthenon Camii’nin mermi isabeti ile yıkılışı, gerek sonradan içinde yapılan küçük caminin renkli bir gravürü Batıda basılan bazı kitap ve albümlerde yayınlanmıştır. Ayrıca Atina’daki Arkeoloji Müzesi’nde de Parthenon ve içindeki kubbeli küçük caminin maketi teşhir edilmektedir.
Ekrem Hakkı Ayverdi Yunanistan’daki Türk eserlerine dair yazdığı eserinde Atina’daki aşağı şehirde 4 cami ve 7 mescit bulunduğunu bildirmektedir. 19. yüzyılın ikinci yarısında bir Alman üniversitesinde takdim edilen ve o yıllardaki usül gereğince Latince olarak yazılmış bir doktora tezinin eki olan şehir planında da birtakım cami ve mescitler işaretlenmiştir. Bugün bu cami ve mescitlerden hiçbiri ortada yoktur.
Fethiye Camii iyi durumda
1930’lu yıllarda Atina’daki Türk eserlerine dair kısa bir makale kaleme alan Yunan arkeolog Khyngopoulos, şehir içinde evlerin arasında küçük bir caminin mihraplı duvar kalıntısını bulmuş ve rölövesini yayınlamıştır. Ancak tahminimize göre bunlar dışında, Atina’nın 18. yüzyıl başlarında ikinci defa Osmanlı idaresine geçişinden sonra inşa edilmiş iki cami günümüze kadar gelmiştir. Bunlardan biri, Fethiye Camii olarak adlandırılıp İlk Çağ’a ait Agora’nın yakınında bulunmaktadır. Evvelce askerî bir binanın içinde kaldığından pek bilinmeyen bu cami, bu harap bina ortadan kaldırıldıktan sonra meydana çıkmıştır. Tabiatıyla minaresi yıkılmış olmakla beraber binası görünüşte sağlam olan caminin bir orta kubbesi ve bunu destekleyen 4 yarım kubbesi bulunur.
Oldukça iyi bir durumda olmasının sebebini de açıklayalım: Mısır’da krallık idaresi hüküm sürerken Kral Faruk’a kur yapan o yılların Yunan Hükümeti bu camiyi Mısır’a hediye etmek düşüncesindeydi; ancak bu proje gerçekleşmediğinden Fethiye Camii de kapalı halde öylece kaldı.
Görüşümüze göre bu cami Atina ikinci defa fethedildikten sonra inşa edilmiştir. Fethiye Camii denilmesi de bu ikinci fetih olayından dolayıdır. Cami, 4 yarım kubbe ile desteklenen orta kubbesi ile eğer Atina’nın 15. yüzyıldaki (1456) fethinin ardından yapılmış olsaydı, Osmanlı devri Türk mimarisi bakımından son derece önemli bir eser olurdu. Fakat görüşümüze göre bu yapı daha geç bir döneme aittir.
Atina’da 1953 yılında yaptığımız incelemeler sırasında rastladığımız ve henüz sağlam bir durumda korunan ikinci cami ise Yunanların Monastraki Meydanı denilen eski çarşı meydanının bir köşesinde yükselen, Voyvoda Mustafa Ağa tarafından vakfedilmiş olan kubbeli ibadet yeridir.
Bugün bu caminin altında dükkanlar vardır. İbadet yerine merdivenle çıkıldığına göre caminin yüksekte olduğu, yani eski tabirle fevkani bir yapı olduğu anlaşılıyor. Hatta buraya Altı Fıskiye Camii de denildiğine göre esasında altında bir şadırvan bulunduğu da tahmin edilmektedir.
Caminin minaresi yıktırılmış; kare planlı bir yapı olarak üstü tek kubbe ile kapatılmıştır. Önünde de dar bir son cemaat yeri vardır. Kapısının üstünde 8 kartuş manzum kitabesindeki tarihin miladi karşılığı 1763 olarak tespit edilmiştir. Böylece bu caminin de Atina’nın ikinci kez fethinden çok sonra yapılmış olduğu anlaşılıyor.

Hatıralarımıza değer verilmiyor
Kitabenin sonunda “Hak Tealâ bu cihanda etsin ânı şâdkâm / Cami’-i nur-u safây-ı Mustafadır bu makam” tarihindeki ebced hesabında bazı şüpheli problemler olmakla beraber caminin, şehrin ikinci defa fethinden çok sonra yapılmış olduğu ve Atina’nın kesin olarak Osmanlı ülkesinden ayrılmasından az önce inşa edildiği anlaşılmaktadır.
Kapının üstünde ve kitabenin etrafındaki kabartma bezemeler de Türk sanatında Barok üslubunun yerleştiği dönemin bir eseri olduğunu belli eder.
Ben gördüğümde bu cami kadın el işleri müzesi olarak kullanılıyordu. Bu da onun bakımlı kalıp korunmasını sağlamıştı. Sonraları Atina’yı tekrar ziyaret ettiğimde caminin boşaltılmış olduğunu gördüm. Bugün ne durumdadır, bilmiyorum.
Böylece Atina’da yakın tarihe kadar duran ve pekala İslam ibadeti için tahsis edilebilecek durumda tarihî iki cami vardı diyebiliriz. Bunların birini ihya edip kullanmak varken yeni bir cami yapımına niçin gerek görüldüğü de pek anlaşılır değil.
Bu vesile ile Atina’da Osmanlı devri hatırası olarak hiçbir Osmanlı dönemi medresesinde rastlanmayacak biçimde taşa işlenmiş bir bezemeyle zenginleştirilmiş bir girişe sahip medresenin varlığına da işaret edelim.
Akropolis’i çeviren ve onu aşılması imkansız bir iç kale durumuna getiren sur duvarının Osmanlı döneminde kalenin bir dizdarı tarafından restore edildiğini bildiren uzun bir mermer kitabenin, bir tarihî belge olduğu hesaba katılmaksızın yere döşenerek günden güne aşınıp yazının okunmasının zorlaşması, Türk devri hatıralarına ne derece değer verildiğinin açık bir işaretidir.
Osmanlı devrinde aşağı şehri çevirmek üzere yapılmış olan bir diğer sur duvarı ise zaten bir bahçe çiti ölçüsünde olduğundan şehrin gelişmesiyle bütünüyle yok olup gitmişt bulunmaktadır.
//////////////////
















































Hiç yorum yok:
Yorum Gönder