https://www.facebook.com/servervakfi/photos/a.540645309289705/540646115956291/
oç.MARAŞ:
METAFİZİK;”TANRI İLMİ VE İLÂHİYYÂT” DIR.
SERVER Vakfı’nda konuşan A.Ü.İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç.Dr.İBRAHİM MARAŞ, “İslam Felsefesinde Metafizik Anlayış” konusunda düşüncelerini aktardı.
Doç.Dr.İBRAHİM MARAŞ,
• İslam filozoflarının metafizik hakkındaki düşüncelerini, İslam felsefe literatüründe metafiziğin nasıl geliştiğini ve içerik olarak zenginleştiğini,
• İslam filozoflarının Kur’an’daki nur kavramını nasıl felsefi anlamda yorumladıklarını,
• Nur metafiziğinin İslam felsefesinin en temel ekolü olduğunu, akıl ve sezgiyi bünyesinde birleştirdiğini ana hatlarıyla ortaya koyarak özetle şöyle konuştu:


Metafizik Terimi
Felsefe tarihinin en önemli terimi şüphesiz metafiziktir. Terimin felsefe tarihindeki anlam içeriği meşhur Yunan filozofu Aristoteles (M.Ö. 322)’ten itibaren şekillenmiştir. Aristoteles’in felsefe tarihindeki en önemli eseri Metafizika’dır. Onun bu eserinden sonra söz konusu metafizik terimi bir disiplin olarak ortaya çıkmıştır. Felsefe tarihi boyunca kendisinden sonraki sayısız filozof tarafından birçok yorum (şerh) yazılan Metafizik, konu ve alan olarak da felsefenin temel alanlarından biri haline gelmiştir.
Gerek Yunan filozofları gerekse İslam filozofları metafizik ilminin tabiat ve matematik ilimlerini öğrendikten sonra öğrenilmesinin istemişlerdir. Meselâ meşhur filozofumuz İbn Sina’nın en önemli eserlerinden biri olan eş-Şifâ’daki ilimler sıralaması; Mantıkiyyât, Tabiiyyât, Riyâziyât ve İlâhiyât, yani Metafizik şeklindedir. İşte bu yüzden İslam filozofları metafiziğin konusu ve alanını tam karşılayacak şekilde hem “ilk felsefe”nin tam karşılığı olan ilk felsefe “el-felsefetü’l-ûlâ” tabirini, hem de “el-ilâhiyât”ı kullanmışlar, “fizikten sonra gelen” anlamında “mâ ba’de’t-tabîa veya mâ ba’de’t-tabîiyyât” terimine ise daha az yer vermişlerdir. İslam filozofları, ayrıca, bu ilmi, bir bakıma teoloji demek olan “ilmü’l-ilâhî veya ilâhiyye”, yine İlk Sebep veya Tanrı’yı kastederek “ilmü’l-evvel” ve nihayet “ilmü’l-küllî”, “el-felsefetü’l-ilâhiyye” gibi terimlerle karşılamışlardır.
Metafiziğin Konusu ve Mahiyeti
Metafizik terimi ilk felsefe olması bakımından gerek Aristoteles’de, gerekse sonrasında zamanla ilk nedenlerin ilmi, Tanrı ilmi ve ilâhiyyât olarak anlaşılmıştır. Bunun en önemli sebebi bütün varlıkların sebebinin ilk neden olan Tanrı oluşudur. Özellikle ilk nedenlerin ilmi veya Tanrı ilmi oluşu üzerinde İslam filozofları çok durmuş ve kendilerinden önceki felsefî mirası çok iyi bir şekilde değerlendirerek yeni bir metafizik anlayış oluşturmuşlardır. Bu noktada özellikle, Kurân-ı Kerim’de yer alan; varlığın araştırılması, sebebinin sorgulanması, insanın ne olduğu, nereden geldiği neden ve niçin yaratıldığı vb. ile ilgili ayetler İslam filozoflarını yeterince teşvik etmiş ve böylece onlar yine İslam’ın temeli olan ilim ve hakikat arayışında sınır tanımadıkları ve özgür hareket ettikleri için Yunan filozoflarının bu konudaki fikirlerini inceleme konusu yapmışlardır. Neticede de İslam filozofları, gerek Yunan filozoflarının, bazı hataları ve yanlışları olduğuna da işaret etmekle birlikte, gerekse kendilerinin birer hakikat arayıcısı olduklarını ve varlığın hakikatinin ve temel unsurlarının bilgisine ulaşmaktan başka bir gayeleri bulunmadığını her defasında itiraf etmişlerdir.
Gerçekte metafiziğin konuları öylesine geniş ve zengindir ki, tanımını yapmak pek kolay değildir. Onun için yapılan tanımlar, her zaman yetersiz kalmaya mahkumdur ve ne olduğunu açıklamaya çalışmak oldukça güç bir iştir. Aristoteles, metafizik yapıtında, metafiziği, “varlık olmak bakımından varlığı araştıran ilim olarak tanımlamaktadır. Bu tanımda metafiziğin konusu da ortaya çıkmaktadır. Buna göre metafizik, bütün var olan şeylerde ortak olan varlığı ve Tanrı, gök kürelerinin Akılları ve insan ruhunun Faal Akıl diye adlandırılan ve bedenden ayrı olarak yaşayabilen kısmını içermektedir. O halde Aristoteles açısından metafizik hem bir teoloji veya ilâhiyât, yani en yüksek varlığın ilmi hem de genel anlamda bir varlık nazariyesi, yani varlık olması bakımından varlığın ilmidir. İslam filozofları, verdikleri isimlerden de anlaşılacağı üzere, metafizik ilmini; en yüce, en güzel ilim, İlk Gerçek veya İlk Sebeb’in ilmi, değişmeyen varlıkların ilmi veya varlığın ilkelerini veren ilim kabul etmişlerdir. Hatta onlar bununla da kalmamışlar, felsefe ile metafiziği konusu, mahiyeti, gayesi ve pratikteki değeri bakımından adeta eşitlemişlerdir.
İSLAM FELSEFESİNDE NUR (IŞIK) METAFİZİĞİ
Antik Felsefe, Helenistik Dönem ve Türk Düşüncesinde Nur (Işık) Kavramı.
İslam öncesi Türk düşüncesinde genel itibarıyla ışık temasının çok işlendiği görülmektedir. Eski Türk düşüncesinde ışık merkezli bir evren ve dünya tasavvuru olduğunu ortaya koymaktadır. Işık sadece bilgiyi değil varlığı ve hikmeti de içinde barındıran bir husus olarak göze çarpmaktadır.
Kur’an ve hadislerde oldukça sık atıfta bulunulan nur(ışık) kavramı İslam düşüncesinin oluşumundan itibaren günümüze kadar pek çok düşünürün, felsefî, tasavufî ve kelâmî ekollerin ilham kaynağı olmuş ve çoğunlukla da akılla nur arasında bağlantı kurulmuştur. İlk dönemlerde daha çok sufilerin ağırlık verdiği nur(ışık) sembolizmi daha sonraları bütün İslam düşüncesine hakim olmuştur. Nur kavramının İslam düşüncesindeki bu gelişiminde elbette kadim kültürlerin, Yunan felsefesinin ve Hermetik düşüncesinin etkisi de olmuştur. Ancak Kur’an ve hadislerde yoğun bir şekilde nur ve zulmetten bahsedilmesi de açıkça göstermektedir ki, nur kavramı merkezli bir düşüncenin oluşumunda İslam’ın tevhid anlayışı temelinde bir fikir yapısı kısa zamanda şekillenmiştir.
İslam Düşüncesinde Nur Terimi ve Nur Kavramının Teşekkülü
İslam felsefe geleneğinde nur kavramının varlık felsefesi anlamında kullanımına ilk olarak Farabi’de rastlamaktayız. Aslında ondan önce Kindî (801-873)’de bazı ipuçlarına rastlamaktayız. Ancak İslam felsefe geleneğinin muallim-i sânîsi olan Fârâbî (870-950)’nin düşünceleri, Kindî’ye oranla, nur metafiziği açısından daha zengindir. Belki de bu yüzden İslam filozofları arasında tasavvufa yer veren ilk mütefekkir olarak kabul görülmüş ve onun bir çeşit “rasyonel tasavvuf” anlayışına sahip olduğu belirtilmiştir. Meşhur filozof İbn Sînâ da,
Fârâbî’nin düşün¬celerine benzer fikirler savunmuştur. İslâm felsefe geleneğinde İlk defa sudûr’u Plotinus’tan alıp varlık düşüncesi temelinin zihinsel arka planına yerleştiren Fârâbî ise, bunu zirveye taşıyan da İbn Sînâ’dır. İbn Sînâ, varlık felsefesini oluştururken, yaratan ve yaratılan varlık ayrımını açık bir biçimde ortaya koymakta ve sudur ile yaratma anlayışını telif etmeye çalışmaktadır. O da tıpkı Fârâbî gibi taşma, ışıma aydınlanma anlamında feyz kavramına geniş yer vermekte ve felsefesini bunun üzerine oturtmaktadır. Yine kendisinden önce Fârâbî’nin yaptığı tarzda varlıkların oluşumunu aşk kavramıyla da izah etmektedir. O, Fârâbî’nin aşk kavramını daha da ileri götürerek, aşkı bütün varlıkların temeline koymakta ve onu varoluşun sebebi, ilk ve en yetkin varlığın (Tanrı’nın) delili olarak görmektedir.
İbn Sina’nın nur metafiziği ve aşk felsefesi ile ilgili bu izahları, kendisinden sonraki İslam felsefesinin temelini oluşturmuştur. Özellikle Gazali (ö. 1111), yazmış olduğu Mişkâtü’l-Envar’da ondan mülhem bir nur metafiziği kaleme almıştır.
Nur metafiziği, Gazali sonrasında da, başta Muhyiddin ibn Arabi olmak üzere, birçok İslam düşünürü tarafından ele alınmıştır. Bunlar içerisinde gerek sudura olan olumsuz bakışı gerekse Fârâbî, İbn Sina ve Gazali’yi tenkid eden İbn Rüşd (ö. 1198), bir istisna sayılabilir. Kaldı ki, o bile her ne kadar nur metafiziğine dokunmasa da Allah’ın nur olduğunu belirtmenin bir sakıncası olmadığına işaret etmektedir.
Nur metafiziğini Gazali’den sonraki dönemde Endülüs’te işleyen bir başka filozof İbn Tufeyl (ö. 1185)’dir. İbn Tufeyl, felsefe geleneğini takip ederek varlığı zorunlu ve mümkün varlık ayrımına tabi tutmakta ve Tanrı’yı her an tecelli eden, işrak eden (ışıyan) ve feyezan eden bir nur olarak gördüğü gibi alemi de Tanrı’nın, hakiki anlamda, ezeli ve ebedi nurunun bir yansıması kabul etmektedir.
İslam filozofları sadece varlık felsefesi değil bilgi felsefesi açısından da bir nur metafiziği yapmaya çalışmışlardır. Çünkü onlara göre varlık bilgi, bilgi de varlıktır. Onlar, akli tasavvufi bilgi teorisini, yani irfânî bilgiyi tamamen nur metafiziği ile izah etmektedir.Onun nazarında ilahi nurlarla aydınlanan arifin bilgisi vusulle gerçekleşmiş irfan, marifet bilgisidir. Dolayısıyla, aklın hakiki bilgiyi elde etmesinin yegane şartı “bilgilerin anahtarı” olarak değerlendirilen “ilahi nur ”dur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder