https://www.facebook.com/notes/361198448423817/
6/10/2006
- BAŞOĞLU:
MGK'da ÜLKE MESELELERİ KONUŞULUR, İÇ SİYASET DEĞİL
Akit Gazetesi16.2.1999 NECATİ ÇAVDAR-MUSTAFA BAŞOĞLU
http://www.benimblog.com/NecatiCavdar/page11
NECATİ ÇAVDAR - Sayın Başoğlu, bu 28 Şubat süreci dediğimiz süreç içerisinde sizin demokratik mücadeleniz bayağı ön plana çıktı, çünkü, siz bir sendika liderisiniz, dolayısıyla, sizin bağlı bulunduğunuz üst kuruluş, 28 Şubat sürecinin tamamen lehinde, yanında tavırlar koyuyor; hatta, bu sürecin getirdiği bütün hükümetlere -ne hikmetse- tamamına peşinen destek verdi; ama, sizin de, daha önceki görüşmelerimizde, bunun normal olmadığını, işçi haklarının öne geçmesi gerektiğini, sendikaların temsil ettiği işçilere hükümetlerin ne verdiğine bakılması gerektiği noktasında duruyordunuz. Şu anda o noktaya gelindi zannediyorum ve bu beşli komite denilen komite dağıldı ve şu anda emek komitesi başladı. Tabiî, çalışmalar hangi noktaya gider bilemiyoruz. Bu konuda ne dersiniz efendim?
MUSTAFA BAŞOĞLU - Önce teşekkür ediyorum bu fırsatı verdiğiniz için; daha önce de sizinle bir konuşma yapmıştık. 12 gün devam etti Akit Gazetemizde, çok olumlu yankılarının olduğunu bana söyleyenlerden anlıyorum. Yaptığımız bu tür söyleşilerle ben düşüncelerimi açıklıyorum, siz neşrediyorsunuz, bu sayede insanlarımız görüşlerimi öğrenmiş oluyorlar.28 Şubat sürecini, başından itibaren ben, TÜRK-İŞ, DİSK ve HAK-İŞ gibi değerlendirmedim; çünkü, 28 Şubat aslında takvimde bir yapraktır normal olarak bakarsanız, fakat 1997 28 Şubatı’nın bir özelliği oldu. O Şubat’ta Milli Güvenlik Kurulu bazı kararlar aldı, bu kararlar önce normal kararlar olarak kamuoyuna yansıtıldı ilgililer tarafından, büyütülmemesi gerektiği tarzında yumuşatıldı. Sonra aradan zaman geçti, 28 Şubatı unutmayın denildi. Bu, bir bakıma bir tehdit unsuru haline getirildi. Şimdi yeni yeni açıklamalar da gösteriyor ki, “28 Şubatı kimse aklından çıkarmamalıdır, 28 Şubat önemli bir tarihtir, bu tarihte önemli kararlar alınmıştır” denilmektedir. Eğer, 28 Şubat kararları olmasaydı, Türkiye rayından çıkmış olacaktı, rejim yıkılmış olacaktı gibi iddialar öne sürülmektedir.O gün katılmadığım bu iddialara, bugün de katılmıyorum. Yani, bu iddiaları kim söylerse söylesin ben inandırıcı bulmuyorum.Önce olaya şöyle bakmamız gerekir: 28 Şubat kararlarına uyuldu uyulmadı suçlamaları yapıldı. Milli Güvenlik Kurulu bu kararları aldı, Milli Güvenlik Kurulu, bir Anayasa kurumudur, Sayın Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanır, Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları, Başbakan ve ilgili bakanlar toplantıya üye olarak katılır. Bu kurulda ülke sorunları görüşülür. Bu sorunlar, ülkenin güvenlikle ilgili sorunlarıdır. Bu sorunlar iç politikaya dayalı siyasî içerikli, siyasî ağırlıklı sorunlar değildir, öyle olmamak gerekir. Anayasaya göre sorunlar iç politikaya yönelik değildir; orada, ülkenin güvenliğiyle ilgili konular tartışılır, dış ve iç güvenlikle ilgili gelişmeler değerlendirilir. Ülkenin coğrafi konumunu korumada bir tehlike olup olamadığı, ülke birliğinin ve bütünlüğünün korunması dikkate alınır, savunmayla ilgili olarak gücümüzü artıracak herhangi bir tehlikeye karşı olabilecek sıkıntılara anında cevap verebilecek konular tartışılır. Anayasaya göre kurulun öncelikle görevi budur.Ama, konuşulan 28 Şubat Milli Güvenlik Kurulu kararlarında başka konular da yer aldı. Daha sonraki toplantılarda zaman zaman bu kararlar yeni konularla takviye edildi. Biliyorsunuz, ilk kararda Türkiye'nin eğitim sistemine, hatta Kuran kurslarına ve başka konulara yer verildi. Daha sonra Susurluk ve başka konuların da Milli Güvenlik Kurulunda tartışılması istenildi. İş öyle bir hale geldi ki, bazı çevreler Milli Güvenlik Kurulu, sanki hükümet üzeri bir hükümet, sanki ikinci bir hükümet, hatta bazı hallerde sanki Meclis üstü gücü varmış gibi bir konuma sokulmak istendi.Bu düşünceyi o zaman da doğru bulmadım, karşı çıktım, bugün de karşı çıkıyorum.Milli Güvenlik Kurulu, Türkiye için ihtiyacı hissedilen bir kurumsa, devletin güvenliği açısından ihtiyaç olunan bir kurulsa, -ki öyledir- onu o çizgide tutmak gerekir. Geçen konuşmamızda da söylemiştim, bütün tartışmaların odağında hep siviller ön plandadır; başörtüsü tartışması da dahil talepler hep sivillerden geliyor. Siviller, zaman zaman, adeta askerlere sığınarak veya zaman zaman askerleri ön plana çıkarma gayretine girerek birtakım kararlar alınmasına sebep oluyorlar.Olaya böyle bakarsak, o zaman, sivillerin bir bakıma kendine güvensizliği ortaya çıkar. Bu yıl seçim yapılacak, seçimin sonuçları daha şimdiden tartışılıyor, kabul edilir mi edilmez mi diye!..Necati Bey, ben prensip olarak siyasî partileri eleştirmem sendikacı konumum bakımından; ama, çok önemli saydığım konularda da görüşümü açıklamaktan geri duramam. Anavatan Partisi Genel Başkanı Sayın Mesut Yılmaz, İstanbul'da, seçimi başlatma toplantısında ön plana çıkardığı husus irticadır. Bu anlayış, bu seçimi irticacı olanlarla olmayanlar gibi bir noktaya dönüştürür. Bu anlayışın demokrasiye olan zararı şudur: Diyelim ki, siz, falancıları irticacı diye suçladınız, ama o suçladıklarınız aldığı oyla en çok milletvekilini kazandılar. Bu defa, bunlara hükümeti kurdurup kurdurmama tartışması başlar. O zaman da, bunun arkasından seçimlerinin meşru olup olmadığı tartışması gelir. Böylelikle, demokrasi tartışılır ve sonunda katledilir.Siyasî partilerimiz, kendilerini halka anlatırken üzerinde durmaları gereken nokta, neler yapacaklarını söylemek olmalıdır. Falan partinin programı şu bakımdan iyi değildir, çünkü şu hususlar Türkiye'nin şartlarına uygun değildir; bizim programımız şu bakımdan iyidir, “Türkiye'nin sorunlarını şu şekilde çözeceğiz” demek yerine, ilerici-gerici, irticacı olan-irticacı olmayan, laik-laik olmayan tartışmaları demokrasiyi zedeleniyor.Şimdi konuyu 5’lere bağlıyorum. Biliyorsunuz, 28 Şubat sürecinden önce üçler vardı. TÜRK-İŞ, DİSK ve HAK-İŞ. Daha sonra HAK-İŞ dışlandı. TESK, TOBB ve TİSKilave oldu. Bunlar, yani 5’ler “demokrasiyi kurtarıyoruz “ diye yola çıktılar.“Biz beşimiz bir araya gelmeye mecburuz; çünkü, Atatürk ilkeleri, laiklik, demokrasi tehlikededir. Bu aşamada biz, aramızdaki bütün menfaat tartışmalarını bir kenara ittik, vatan için, memleket için, rejim için bir araya geldik” dediler. Bu iddianın doğru olmadığı, bana göre gelişmelerle iyice açığa çıktı.Çünkü bugün de aynı tartışmalar hâlâ devam ediyor.O gün de söylediğim gibi, o zaman yapılan, bir menfaat kavgasıydı. TÜRK-İŞ ve DİSK, işverenlerle birlikte olmak suretiyle 54 üncü hükümetin, bazı kimselerin menfaatlerini sınırlayıcı tavrına karşı tavır koydular. Benim anlayışım budur. Bunu siyasi amaçla söylemiyorum.Benim bir siyasî geçmişim var. Ben, hiçbir zaman Adalet Partisinin dışında bir partide siyaset yapmadım,. Başka bir siyasi partinin üyesi olmadım. Milletvekili olduğum ve siyaset yaptığım tek Adalet Partisidir. Ama bu, doğruları söylememe mani değildir. Ben bir sendikacı olarak o gün de söyledim bugün de söylüyorum; 54 üncü hükümet döneminde, biz, toplu sözleşmelerimizi çok rahat yaptık, küçümsenmeyecek zamlar aldık, toplu sözleşmeden doğan haklarımız anında ödendi; daha önceki hükümetler döneminde olduğu gibi alacaklarımız, üç beş ay ertelemeye tabi tutulmadı. Üyelerimiz toplu iş sözleşmesinden çok memnun oldular, bunu telefonla, telgrafla faksla bildirdiler. Mersin Şubemiz, bana bu amaçla bir kuzu hediye etti.“Üyelerimiz, toplu sözleşmeden çok memnun oldular” diye. Ben bu kuzuyu aldım, “darbe geldi geliyor” tartışmaları devam ederken, Başbakanlıkta 54 üncü Hükümetin Başbakanına ve Başbakan Yardımcısına, yani Sayın Erbakan’a ve Sayın Çiller’e, diğer bakanlarımızın da katıldığı toplantıda takdim ettik.Tabiî, kuzu burada bir semboldü, yani dikkati çeksin diyeydi. Orada söylediğim şudur: “Demokratik kurallara göre cumhuriyet hükümetleri gelmeli ve gitmelidir. Yan etkilerle hükümetler değiştirilmemelidir.” Bununla demokrasiye destek verdik.Ben bunu söylediğim zaman, 5’ler farklı bir konumdaydı ve normal şartlar altında kurulmuş, güvenoyu almış, faaliyetini sürdüren bir hükümeti, adeta zorlayarak, görevinden alaşağı edilmesinin zeminini hazırladılar.O dönemde memurlara, emeklilere çok önemli zamlar verildi. Esnaf emeklileri, Bağ-Kurlular, eczanelerden reçetelerini yaptıramıyorlardı, bazı eczanelerde ben gördüm, Bağ-Kurlunun reçetesi yapılmaz diye ilanlar asılmıştı. Sonra o hükümet geldi, Bağ-Kur’a destek verdi ve bir rahatlama oldu. Bu arada hiç şüphesiz havadan, fazladan para kazananların menfaatlerinde kısıtlamalar oldu; bildiğiniz o büyük sermaye bu gelişmelerden rahatsız oldu.Dolayısıyla, 5’lerin yer aldığı nokta, emeklilerin, işçilerin, çalışanların, küçük esnafın, küçük çiftçinin yer aldığı nokta değil, tam onun karşısındaki noktadır. Bu tutumları demokrasiyi falan da kurtarmadı. O dönemde TÜRK-İŞ üyesi 10 sendika ortak bildiri yayınlayarak demokrasiye bağlılığımızı açıkladık. Sonra aradan zaman geçti, siz de söylüyorsunuz, 5’lerin tutmadığı belli oldu. Şimdilik dağıldılar. En azından bugün için böyle bir görüntü vardır. Bu ne kadar sürer bilemiyorum. Yarın tekrar bir araya gelirler mi gelişmelere bağlı. Gerçek olan şudur; ilke olmadan bir şeyi savunamazsınız. Savunsanız bile bu, uzun ömürlü olmaz.Bugün çalışanların adına bir emek birliği kuruldu. Üç işçi sendikası konfederasyonu, üç memur sendikası konfederasyonu altı konfederasyon bir araya geldiler, güç birliği yaptılar. Ortak toplantı yapıp, bildiri yayınladılar. Bu devam eder mi? Çok fazla umutlu değilim. Bu emek birliğinin, sorunları çözmede büyük katkıları olur mu; ondan da çok fazla emin değilim. Ama 5’lere göre 6’lar daha doğru bir seçim ve oluşumdur.
NECATİ ÇAVDAR - Mesela bu son yapılan Ekonomik ve Sosyal Konseyde etkisi oldu mu acaba?
MUSTAFA BAŞOĞLU - Şimdi oraya geliyorum, zaten o manada söylüyorum. Sorunların çözümüne bir etkisi olur mu; bundan emin değilim, hiç değilse çok fazla umutlu değilim. Sizin temas ettiğiniz gibi, Sayın Başbakanın başkanlığında bir Ekonomik ve Sosyal Konsey toplandı. Bu toplantıya memur dışındaki işçi işveren ve esnaf kuruluşları katıldı.Alınan kararlara baktım -ki, bu kuruluşun aldığı kararın değerlendirmesini ilk defa burada yapıyorum- bu kararda işçilerin lehine hiçbir madde yok; mesela, esnaflar için var, ziraatçiler için var, işverenlerin zaten ihtiyacı olmaz; ama, işçiler için hiçbir şey yok. Öyle bir aşamada yok ki, 500 bin kamu işçisinin toplu sözleşmesini tartıştığımız bir dönemde hiçbir şey yok; burası Ekonomik ve Sosyal Konsey, işçiler için leyhte hiçbir karar alınmamış.Ama işçilerin aleyhinde alınmış, çünkü özelleştirmeye aşağı yukarı onay verilmiş. Karara göre, “Özelleştirmeye devam edilecek. Özelleştirme nedeniyle işsiz kalanlara yeni işyerleri açılarak iş bulunacaktır.”
NECATİ ÇAVDAR - Somut bir şey yok; ileriye matuf, açılacak!..Açılmazsa ne olur?!
MUSTAFA BAŞOĞLU - Doğru, üstelik bu ifadenin yaptırımcı bir gücü yok. Sizin, çalıştığınız işyeri özelleşiyor, işsiz kalıyorsunuz, buna karşı yeniden yatırımlar yapılacak ve size iş verecekler! Buna kim inanır. Bu aynı zamanda, üç konfederasyonun özelleştirme iddialarının kendi kendine tekzip edilmesidir. DİSK; TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ, özelleştirmeye karşı olduklarını, böyle apar topar bir özelleştirme yapılmaması gerektiği iddialarından bu kararla vazgeçmiş oluyorlar. Çünkü prensip olarak özelleştirmeyi kabul ediyorlar; ama “efendim, işsiz kalanlara yeni işyeri açılacak”! Ama ne zaman açılır, belli değil; kim açar, belli değil!İkincisi, konfederasyonlar seçim ekonomisi uygulanmaması taahhüdünde bulunmuşlar. TÜRK-İŞ Genel Sekreterine dedim ki “Siz bunu kabul etmişsiniz, hükümet seçim ekonomisi uygulamayacak diyorsunuz. Biz de toplu sözleşme yapacağız. Bizim ücret zammı taleplerimizi hükümet yüksek bulur, “Kusura bakma, bu isteğiniz aşırı. Bu seçim ekonomisi uygulanmaması kararına ters düşer. Fedakarlıkta bulunmanız lâzım gelir. 50 yerine 25’e razı olmanız gerekir” derse, haklılığımızı savunmakta zorlanırız. Bu da işçi aleyhine ikinci geriye gidiştir.Üçüncü geriye gidiş, işten çıkarmalardır. Konsey kararında işten çıkarmalarda komisyon kurulacağı, bu komisyonun işten çıkarma sebeplerini inceleyeceği kuralı kabul edilmiş, yani siz işçiyi işten çıkaracaksınız, sonra biz işçi-işveren-hükümet bir araya geleceğiz soracağız “sen niye bu işçiyi çıkardın, doğru mu çıkardın yanlış mı çıkardın” diye!. Buradan alacağımız bilgiyi konseye götüreceğiz, konsey bu konuda karar verecek! Bunlar boş laflardır. Bunlar toplumu avutma laflarıdır. Bunlar, topluma şirin görünme laflarıdır. Böyle yapılana kadar şu yapılabilirdi:İş Kanuna bir fıkra ilave edilir, iş güvencesi diye bir müessese getirilir ve haksız işten çıkarmalar karşısında mahkeme yolu açılırdı. Bunu hükümet taahhüt edebilirdi, pek ala diğer siyasî partilerden de destek görebilirdi seçim arifesinde. Bunun için Bankalar Kanunu gibi fazla maddeli bir tasarıya ihtiyaç yok. Böyle yapılabilirdi, bu yapılmadı.İşçi çıkaran işverenlere kredi verilmemesi çok inandırıcı değildir. Buna ne kadar uyulur, belli değil. Demek istediğim şudur: 5’ler, (işçi-işveren ortaklığı) ne kadar işimize yaramadıysa, bu üç işçi konfederasyonunun içinde bulunduğu emek-işveren ve hükümetin ortaklığı da o kadar işimize yaramayacak görüntüsü veriyor. Alınan karar bunu gösteriyor.Bizim görevimiz, birinci derecede üyelerimizin hakkını korumaktır. Hükümete destek verelim mi; verin, yani ben, hükümete destek vermenize karşı değilim. İlla da, bizim arkadaşlarımız hükümete destek vereceklerse, bunu bir başka türlü verebilirler. Hükümete destek vermek ayrı şeydir, sorunları çözerek teşekkül etmek ayrı şeydir. Yani, Sayın Başbakan Ecevit’e destek verecek; verirsin. Mesela burada şu yapılabilirdi bunu TÜRK-İŞ’in sayın Başkanına söyledim: Sayın Bülent Ecevit’i Bülent Ecevit yapan unsurların arasında işçilerin ve öncelikle TÜRK-İŞ'in ona verdiği destek önemli bir yer tutar. Çalışma Bakanlığı döneminde işçiler gerçekten ona büyük destek verdiler. Çalışma Bakanlığından sonraki siyasî hayatında da çok büyük destek verdiler. Biz, 24 Temmuzu, Sendikalar Kanunu, Toplu Sözleşme Kanunu çıktığı gün olarak işçi bayramı kabul edip kutladık. Bu kutlamalar, zamanla Sayın Ecevit Bayramı’na dönüştü.Bana göre, Sayın Ecevit’e, işçi kesiminin, yani TÜRK-İŞ'in verdiği destek onun için çok önemliydi, onun siyasî hayatındaki yükselmede önemli etkisi oldu.Bununla Sayın Ecevit, bize borcunu ödesin demiyorum, öyle bir iddiam yok, ama en azından, emeğin haklılığını kabul ederek sorunların çözümüne olumlu katkıda bulunsun. 500 bin kamu işçisinin toplu iş sözleşmelerinde emeğin ezilmesine fırsat vermesin. Bunu bir diyet ödeme olarak söylemiyorum, öyle bir iddiam yok.
NECATİ ÇAVDAR - Onun Arayış Dergisi vardı, 12 Eylülden sonra çıkardı bu dergiyi, orada bir makalesi var, diyor ki: “Rejimin niteliği, o devletin işçilerine olan göstergesinin karşılığıdır. Rejimin niteliği ona bağlıdır.”
MUSTAFA BAŞOĞLU - Evet; Sayın Ecevit sosyaldemokrat, solu da gerçekte DSP’nin temsil ettiğini söylüyor. Solda, genel olarak, en azından, kavram olarak emeğin hakkına saygı duyma birinci planda gelir. Bu, işveren hakkına saygı duymama anlamına gelmez. Ama, korunması gereken işverenden çok işçidir. Çünkü, bir işverenin şu veya bu şekilde işi bozulabilir, ama onun geride bıraktıkları onu ve ailesini uzun süre geçindirebilir; fakat, bir işçi işini kaybederse geride onu koruyacak hiçbir şey yoktur. Aybaşı geldiğinde ücret alamıyorsa, yeni iş bulma imkanı da bugünkü ortamda hemen hemen yok sayıldığından, çoluğu çocuğu aç kalır. Sosyal güvenliği belli bir süre sonra biter. SSK hastanelerine gidip sağlık hizmeti alma imkanını da kaybeder. Böyle bir ortamda, bu hükümet, hiçbir şey yapmasa bile, bir işgüvencesini mutlaka ön planda tutmalıydı. Çünkü insanlar işini kaybediyor, yeni iş bulma imkânları da yoktur. O halde, üç konfederasyon, bu Ekonomik ve Sosyal Konseyden böyle bir karar çıkarabilmeliydi. Ama maalesef bunu başaramadılar.Bir şey daha dikkatimi çekti: Mesela, DİSK’in Sayın Başkanı, genel olarak, prensip olarak Ekonomik ve Sosyal Konsey toplantılarına katılmazdı, yararlı bulmadığı için protesto ederdi. Şimdi bu toplantıya katıldı; sonra da DSP’ye üye oldu ve milletvekili aday adayı oldu. Ben ona karışmıyorum. Eğer, bu yüzden, yani sırf Demokratik Sol Partiye katılmak için Ekonomik ve Sosyal Konseye katıldıysa, bu, kendi kendini inkâr olur bir bakıma; çünkü, bu işlerde tutarlılık çok önemlidir.Konumuzun içinde olduğu için bir şeyi daha söylemek zorundayım. Sayın Budak DSP’ye katıldı, bunu saygıyla karşılıyorum, yani niye katıldı demiyorum; milletvekili olabilir, bunu da saygıyla karşılarım; ama, yöntemine karşıyım. Bir sendikacı böyle bir yönteme başvurmamalı diye karşıyım. O yöntem de şudur: Daha önceden Sayın Budak’ın DSP’ye katıldığı ilan edildi, Sayın Başbakan, gazetecilerin “milletvekili mi olacak” sorusuna “her halde” diye cevap verdi. Aradan bir hafta on gün geçti, Bir toplantıda, Sayın Başbakanla Sayın Budak salona beraber alkışlarla girdiler ve oradaki grup “Başkan nerede biz oradayız” diye bağırdılar. Esas dikkatimi çeken şu: Sayın Budak “ben, sizden, DSP’de siyaset yapmak için izin istiyorum, izin veriyor musunuz” diye sordu. Onlar da “veriyoruz” diyor! Bunu doğru bulmuyorum. Görüntüsü hoş olmayan işlerdir.Eğer, siz, siyaset yapmak için bir yerden izin alacaksanız, bu, sizin genel kurulunuzdur veya yönetim kurulunuzdur. Alkışlayanlar, oraya gelenler işçi midir değil midir, kaçı işçidir, bu belli değildir. Sizin “tamam, bana izin verdiniz, ben siyaset yapacağım” demek, benim bu yorumumu tekzib etmez.
NECATİ ÇAVDAR - Ya getirdiğiniz insanlar...
MUSTAFA BAŞOĞLU - Biz, siyasileri, toplumu avutuyorlar, yanıltıyorlar diye suçlarken, biz bu izlenimi veren işleri yapmamalıyız. sendikacılar bunu yapmamalıdırlar.Başladığım noktadan devam ediyorum; beşlerin çizgisi ne kadar yanlış idiyse bu gelişmeler de o kadar yanlıştır. Daha önce protesto edip, arkasından Ekonomik ve Sosyal Konseye katılmak, oradaki kararlara razı olmak doğru değil; eğer siyaset yapacaksanız, bunu, işçiden izin alıp yapıyor gibi bir görüntüye sokmak yanlıştır.Ben milletvekilliği yaptım, bunu kendi teşkilatıma danıştım, sendikamın şube başkanlarını topladım, onlara bunu anlattım ve onlar da bana destek verdiler. Ama işçileri toplayıp da “bana müsaade eder misiniz” demedim. “Hayır, etmiyorum” dese ne olacaktır, gitmeyecek misiniz?!. Bunlar yanlış şeylerdir. Bunu şu bakımdan söylüyorum: Tutarlılık çok önemlidir; demokraside tutarlılık, ilkelerde tutarlılık, emeğin hakkını korumada tutarlılık, ilkelerin savunulmasında, siyasî parti farkı gözetmeksizin tutarlılık şarttır. 54 üncü hükümet eğer iyi işler yapmışsa buna teşekkür edeceksiniz, yanlışlarını da eleştireceksiniz. 55 inci hükümet iyi işler yapmışsa ona da teşekkür edeceksiniz. Varsa yanlışlarını tenkit edeceksiniz.Bakın, bizim tutarlılığımız şuradan belli: 54 üncü Cumhuriyet Hükümeti’ne, demokrasi açısından destek verdik, 55 inci hükümet işbaşındayken yine darbe tartışmaları çıktı. Ben o zaman yine Sağlık İş’in şube başkanlarını topladım, Sayın Yaşar Okuyan, Sayın Ali Kemal Başaran’dan, (o zaman Genel Başkan Yardımcısı olarak bu işlere bakıyordu) “Sayın Başbakana gidip destek vereceğiz, bize randevu alın” dedim, ama randevu alamadılar; çünkü, Sayın Başbakan Antalya’dan dönmedi, programı vardı. Yani, bizim, 54 üncü hükümete verdiğimiz desteği 55 inci hükümete de verecektik, bu tutumumuz, diğer hükümetler için de geçerlidir.
NECATİ ÇAVDAR - O zaman Sayın Yılmaz’ın sesi bir yükseldi, ondan sonra sustu.
MUSTAFA BAŞOĞLU - Temel ilkelerde tutarlılık; siyasî parti farkı gözetmeden tutarlılığını göstermek lâzım gelir. Sendikacılar siyaset yapacaklarsa yaparlar, benim ona bir itirazım olmaz.Sendikacılar, siyasî düşünceleri uğruna temsil ettikleri insanların haklarından vazgeçemezler, o noktada taviz veremezler, böyle bir hakları yoktur, böyle bir yetkileri yoktur. Bizim, işçinin adına toplusözleşme yapma yetkimiz vardır, yani onun avukatlığını yapıyoruz. Görevimiz, onun davasını mahkemede en iyi şekilde savunmaktır, tabiî haklı davasını. Biz şimdi haklıyız, niye haklıyız; hayat pahalılığı vardır, enflasyonun düştüğü falan yok, kimse kimseyi kandırmasın. Maliye Bakanı akşam anlatıyor “Enflasyonu düşürmede çok büyük başarımız oldu, ama faizleri düşüremedik” diyor. Allah aşkına, bir memlekette enflasyon düşer de faizler düşmez diye bir şey olabilir mi?! Enflasyon düştü mü faizler de düşer, kendiliğinden düşer bu. Siz devlet olarak yüksek faizle para satın alıyorsunuz. Eğer enflasyonu düşürmüşseniz faizlerin de bunun tabii sonucu olarak kendiliğinden düşmesi gerekir. Madem ki, enflasyon yüksektir. Bizim hedefimiz; enflasyona ayak uydurabilecek bir zam almaktır.Bir şeye daha dikkat etmek gerekir; seçimlerden sonra büyük zamlar gelecektir, kimse bunu gözden ırak tutmamalıdır. Bizim şimdi alacağımız ücret zammımız, seçimden sonra da bir dayanıklı olabilmelidir, bundan vazgeçemeyiz. Bu Sayın Ecevit’e zorluk çıkarmak değildir, hükümete zorluk çıkarmak değildir. Ben ANAP döneminde de, Sayın Demirel’in Başbakanlığı döneminde de bu mücadeleyi yaptım, 54 üncü hükümet döneminde mücadele yapmaya ihtiyaç kalmadı, çünkü işler normal yolunda yürüdü. 55 inci hükümet döneminde de gündemimizde toplu sözleşme yoktu; ama, o zaman da alabileceğimiz bazı şeyler vardı, fakat bizimkiler, maalesef “hükümete zorluk çıkarmayalım, destek veriyoruz” diye bazı şeyleri göz ardı ettiler.Hatırlayacaksınız, Genel Başkan Sayın Meral ile DİSK Başkanına, zaman zaman da TİSK Başkanına hükümete destek soruldu; hep söyledikleri “biz, hükümete zorluk çıkarmak istemiyoruz.” Peki, desteğiniz devam ediyor mu? Hiçbir zaman “etmiyor” demediler. İşler düzgün gitmediği halde bunu demediler. Bu tutum, bana göre, temsil ettiğimiz kitlenin hakkını korumada bir gevşemedir.Şunu üzülerek söylüyorum, son yıllarda sendikacılıkta ciddi bir gevşeme vardır diğer alanlarda olduğu gibi; tabiî, bu gevşeme, bu yumuşama, bizim hak alamama sıkıntımızı doğurmaktadır ve maalesef, bu gevşeme, bu yumuşama, demokrasiye gereği gibi sahip çıkamamamızı getirmektedir.
NECATİ ÇAVDAR - Efendim, demokrasi dedik de, geçenlerde, engin tecrübenizden ve siyasî geçmişinizden istifadeyle sormak istiyorum: Sayın Cumhurbaşkanımız “askerle mücadele eden seçimlerde hep mağlup olmuştur.” dedi. Ben de şöyle bir şey hatırlıyorum: 1960’larda -biz o zaman çocuktuk tabiî- deniyor ki: “Demokrat Partinin devamı AP’dir, AP gelirse iktidar verilmez, AP gelirse seçimler iptal olur. Hatta, seçim sistemiyle de oynayarak CHP’nin getirilmesi yönünde kararlar alınıyor.” Ama, buna rağmen, bu millet, AP’yi tek başına iktidar yaptı.1971 muhtırasında en güçlü ses olarak ben Ecevit’i hatırlıyorum. Bu millet Ecevit’i, tarihi kişiliğine rağmen İnönü’yü devirmesine ve 1973’te de iyi bir sonucu elde etmesine sebep oldu. Daha sonraki mücadelesinde Sayın Demirel’i görüyoruz ve Özal’ın mücadelesi var, Kenan Paşanın çıkıp “buna vermeyin, şöyle olur böyle olur” demesine rağmen seçmen kendi bildiğine göre oy verdi.Yani, Cumhurbaşkanı Sayın Kenan Evren’in söylediği o söz biraz ters işledi. Yani, buradan bir şeyler mi çıkarmak gerekir, Cumhurbaşkanımızın bunu dememesi lâzım. Ne dersiniz?
MUSTAFA BAŞOĞLU - Benim şöyle bir zorluğum var; sorunuza cevap vereceğim; ama, zorluğum şu: Sayın Cumhurbaşkanıyla ilgili sorulara muhatap kaldığım zaman genelde şöyle yapıyorum: Sayın Cumhurbaşkanının sözlerini yorumlayıp eleştirmiyorum, kendi görüşlerimi söylüyorum. Şimdi arz edeceklerimi de lütfen bu ölçüde kabul edin.Bizim Sayın Demirel ile 1965 yılından beri ilişkilerimiz vardır, sendika başkanı olarak, Parti Genel Başkanım olarak, Başbakanlık döneminde ilişkilerimiz oldu, Cumhurbaşkanlığında da lütfetti 4 yıl kadar danışmanlık görevi yapmamı sağladı.TÜRK-İŞ Eğitim Sekreterliğim sırasında şunu gördüm, Sayın Demirel’in Başkanlığını beğenmeyenler, 12 Eylül sonrasında işçilerin O’nun Başbakanlığı döneminde altın çağını yaşadığını söylediler. Buna şahit oldum. Gerçekten O’nun başbakanlığında önemli gelişmelere şahit oldum; kalkınmada, gelir dağılımının düzgün yürümesinde, % 5-10 enflasyon ve % 7 civarında kalkınma sağlanmasında Sayın Demirel’in böyle bir geçmişi vardır. Yani haklar kısıtlanmamış, hak ve yürriyetlerin mücadelesi yapılmıştır.Önce şuna bakmak gerekir: Acaba, Türkiye'de Türk vatandaşlarının Türk Silahlı Kuvvetleriyle bir mücadelesi var mı? Ben böyle bir şey görmüyorum.
NECATİ ÇAVDAR - Hiçbir zaman da olmamış
MUSTAFA BAŞOĞLU - Olması için bir sebep yok zaten. O halde, bu nereden çıkıyor?! Birileri, çıkıp birtakım ileri geri konuşmalar yapabilirler, yanlış şeyler de söyleyebilirler. Eğer bu söyledikleri suçsa devletin adlî mekanizması devreye girer, Türk Silahlı Kuvvetlerini rencide eden, herhangi bir komutanı rencide eden, Türk Silahlı Kuvvetlerinin gücünü rencide eden veya onu aşağılayıcı birtakım sözler söylenirse, normal olarak o adamların yakalanıp yargılanmaları ve cezalandırılmaları gerekir. Normal olarak yapılması gereken şey budur. Birisi “ben, Türk Silahlı Kuvvetlerinin başarısını beğenmiyorum” gibi birtakım değerlendirmeler yapabilir. Bunlar, yine de o müessesenin manevî şahsiyetini rencide etmediği sürece, suç değilse yapacak bir şey yoktur.Türk Silahlı Kuvvetleriyle Türk Milletinin bir kavgası yoktur, olmamalıdır. Bulunduğumuz coğrafya, çok güçlü bir silahlı kuvvetlere ihtiyacımız olduğunu gösteriyor. Bu millet, zaten, başkalarına verdiğinden daha fazlasını ordusuna veriyor, bunu isteyerek, severek veriyor. Zaten kamuoyu yoklamalarında, Türk Silahlı Kuvvetlerine duyulan güvenin üst düzeylere çıkmasının sebebi bundan kaynaklanıyor. Siyasî olarak, yani bir yanda askerler bir yanda siviller diye bir kamuoyu yoklaması yapacak olsanız veya sorsanız ki, efendim, farz edelim, Genelkurmay Başkanının falan partinin başkanı olmasını ister misiniz diye, çok farklı sonuçlar alabilirsiniz. Ben de Türk Silahlı Kuvvetlerine sonuna kadar güvenen bir insanım, çok güçlü olmasını isteyen bir insanım. Bunu hep savundum. Savunmaya devam ediyorum.Eğer, bazı kimseler, askere atfen bazı sızlanmalarda bulunuyorsa, bu sızlanmaların kaynağına bakmak lâzım. Mesela, bazı gazetelerde, zaman zaman sizin gazetede de bazı haberler çıkıyor. Millî Güvenlik Dersine giren asker görevliler, öğretmenlerin başının örtülü olup olmadığına, öğrencilerin başlarının kapalı olup olmadığına bakıyorlarmış. Başların açılmazsa ders vermezlermiş. Bunlar söyleniyor. Bu tutuma aileler üzülüyor, niye böyle oluyor diye. Bu birinci noktadır.İkinci nokta, bugünlerde gazetelerde ilanlar var bazı yerlere alınacak askerî öğrencilerle ilgili ilanlar. Mesela, en son ilanda irticayla ilgili bir ifade var. Kendisi, ailesi, annesi, babası, kardeşinin birtakım olaylara adının karışması halinde askeri okula alınmayacakları belirtiliyor. Bunun sebebini anlayamıyorum. Bir insan yanlış işler yapmış olabilir, ama çocuğunun bununla ilgisi neye göre kurulacak? Babasının suçundan dolayı çocuğunu yargılayıp mahkum etmek, hukuken mümkün değildir. Aksi halde büyük bir haksızlık olur. Bu çocuk çok zeki, çok da dürüst olabilir. Devlete çok iyi ve hayırlı hizmetler yapabilir. Onu ve devleti bundan mahrum etmemek gerekir. İnsanlar bunu okudukları zaman bundan farklı sonuçlar çıkarabilirler, acaba bu iş nereden kaynaklanıyor diyebilirler. Mesela, bu ilanı yorumlayan bir eski generalimiz -tabiî, ordu adına söylediği ne kadar geçerli, o ayrı bir konu- diyor ki: “Böylelikle orduya sızmalar önlenecektir”. Sızma dediği nedir; bazı çocuklarımız imam-hatip okulunun üçüncü sınıfından itibaren, normal liseye geçerek askerî okullara giriyorlarmış. O emekli paşa “zaman zaman bunlar dikkatten kaçtı, sızmalar oldu; bu sızmaları önlemek için bu tedbir alındı” demiş. Yani, bir çocuğun imam-hatip okulunda okuması ve orada İslamî terbiye alması, onun, devletin herhangi bir kademesinde görev almamasını gerektirecek sakınca sayılabilir mi? Bunu böyle söylediğiniz andan itibaren, İslamı, bir suç mekanizması, onları suça teşvik eden, onları kötülüğe teşvik eden bir olgu saymış oluyorsunuz. Buna kimsenin hakkı yoktur. Başörtüsü yasağı tartışması bu düşüncenin bir başka yönünü oluşturmaktadır.Geçenlerde sizin gazetede vardı, Bursa İdare Mahkemesinin yürütmeyi durdurma kararı vermemesinde oradaki komutan ricada bulunmuş bu haber olarak gazetelerde yer alınca insanlar bunları okuyup, üzülüyorlar. Disiplinsizlik nedeniyle ordudan ihraç edilen kardeşlerimiz vardır. İhraç sebebi nedir bilemiyorum. Sadece zaman zaman gazetelerde ihraç edilenlerin yaptığı açıklamalar yer alıyor. Bu açıklamalarda: “Eşimizin başı örtülü olduğu için bize disiplin cezası verildi, ihraç edildik.” İnsanlar bunları okuyunca “acaba bizim ordumuzda niye bunlar oluyor?” üzülüyorlar. Bazı kimseler “başörtüsü yasağını askerler istiyor” diyorlar. Bu haberler de vatandaşları üzüyor.Bu haberlerin doğruluğu yanlışlığı bir tarafa, doğru olanı yanlış olanı vardır ama, bunlar milletimizin askeri olan sevgisini azaltmasa da içinde bir burukluk meydana getiriyor. Bunu ordu karşıtı göstermemek lâzım. Böyle bir ordu karşıtlığı olmaz. O kadar olmaz ki, milletimiz ordu ile bütünleşmiştir. Genç gazi kardeşlerimizin kiminin kolu yok, kiminin bacağı yok, kiminin gözü yok; televizyonlarda bunları görüyoruz; ama, gençlerimiz hâlâ, davullarla zurnalarla askere gidiyor ve giderlerken de zafer işareti yapıyorlar “gideceğiz, kökünü kazıyacağız” diyorlar.NECATİ ÇAVDAR - Dün Cebeci Askerî Şehitliğindeydik, şehit aileleri başörtülüydü, şehitleri ziyaret ediyorlardı. Şehitliğe giderken iyi ve muhterem insan, ama bu başörtülü kadın, çocuğunu okula gönderirken muhterem insan değil!..
MUSTAFA BAŞOĞLU - Askere karşı diye sorduğunuz soru vardı; milletimizin askere karşı bir tarafı yok. Onu inciten şeylere de dikkat etmek lâzım. Yani, insanların kafasında birtakım istifhamlar meydana getirmemek lâzım. Galiba üç sene önceydi, bir subayımız, düğününe gidenlerden başı örtülü olanların kutlamalarını dışarıda kabul etmek zorunda kaldığı basında yer aldı. Bunlar, bizim milletimizin askere olan sevgisini azaltmaz, ama üzüntüsüne sebebiyet verir.Bir başka şey var, Resmî Gazetede bir yönetmelik yayımlandı, harp akademilerine alınacaklarda yeni birtakım şartlar getirilmiş, yönetmelikte deniliyor ki: “Sivil ve askerler için, eşi çağdaş görünümde olmalı -herhalde bu çağdaş görünümden başı açık olma kastediliyor- ilave olarak, öğrenim durumu ve genel kültürü bakımından eşine yardımcı nitelikte olmalıdır.”Bu nasıl olabilir, bunu kim tespit edecek?! Diyelim ki, siz yüzbaşısınız, evlendirdiler sizi, hanımınız ilkokul veya ortaokul mezunu, lise mezunu veya üniversite mezunu olabilir, ama üniversite mezunu olmasına rağmen genel kültürü bakımından kocasına yardımcı olamaz diye birisi rapor verirse ne olacak?! Böyle yaparsanız ne olur; hanımının yetenekli olmaması çok önemli değil, ama kendisi çok yetenekli bir insan olabilir, üstün zekalı bir insan olabilir, devlete çok büyük faydaları olacak ve büyük hizmetler yapacak insan olabilir; siz, hanımından dolayı onun önünü kesmiş olursunuz. Bunun devlete olumlu hiçbir katkısı olmaz.Siz, çok başarılı bir insansınız, ama hanımızın başı kapalı. Hanımınızın başının kapalı olması -devletle hiçbir ilgisi yok, devlette hiçbir görevi yok evde oturuyor- ama, başının örtülü olması sizin terfinize ve yükselmenize engel sayılırsa bunun haklı bir dayanağı olamaz.NECATİ ÇAVDAR - Memlekete hizmete engel...
MUSTAFA BAŞOĞLU - Gayet tabi... O zaman da böyle bir tutumla çok önemli elemanları kaybetmiş oluyorsunuz. Devletin işinin çok muntazam bir şekilde görülmesi gerekir. Siz, bilgili insanları, evindeki hanımının başının örtülü olmasından dolayı harcıyorsunuz veya ilanda belirtildiği üzere, ailesinde amcası, kardeşi, kız kardeşi, herhangi birisi irticai faaliyete adı karıştığı veya haksız menfaat sağlamaya adı karışmışsa, bu yüzden çok büyük değerleri kaybetmiş olursunuz.Böyle bir karara varmadan önce, bunun, devlete ne kadar çok zararı olacağını düşünmek zorundasınız; çünkü, her insan aynı karaktere sahip değildir, her insan aynı zekaya sahip değildir. Bunları dışladığınız zaman bazı önemli değerleri dışlamış olursunuz.“Şimdi, askerle kimse mücadele etmesin” deniliyor. Tabiî kimse askerle mücadele etmesin, niye mücadele etsin; benim sürdürdüğüm bir mücadele yok. Bizim bilmediğimiz şeyler olabilir, birileri vardır da, böyle alttan alttan, gizli gizli askerle mücadele ediyordur; kim mücadele ediyorsa biz de onlarla mücadele ederiz. Özellikle seçim öncesinde bu tip söylentiler seçmenin kafasında bulanıklıklar meydana getirebilir veya vatandaşların “acaba,askere karşı bir düşmanlık mı var, bir grup mu var?” gibi şüpheler meydana getirebilir. Kendi açımdan ben bu manada bir değerlendirme yapmıyorum, değerlendirmenin de bu manada fayda olduğu kanaatinde değilim; ama, yine aynı noktaya geliyorum: Siviller, askerlerle olan ilişkilerine çok dikkat etmelidir. Yani, askerleri asker olarak kabul etmelidir, onların görevlerinin, vatanın ve milletin birlik ve bütünlüğünü koruma olduğunu bilmeleri gerekir. Onlara ilave görevler, yüklememelidirler. Yani, onlara başörtüsü sorununu çözme görevi yüklenmemelidir. Susurluk olayını çözün diye devreye sokulmamalıdır, mafya olayını çöz diye devreye sokmamalıdır; yani, sivillerin yapacağı işleri aynı zamanda asker de yapar diye devreye sokmamalıdır. Eğer her işi askere yaptıracaksak sivillere lüzum yok; o zaman Türkiye'de sivil hükümete de lüzum yoktur. Bakanlıklara, müsteşarlıklara ve genel müdürlüklere lüzum yok gibi bir sonuç çıkar.
NECATİ ÇAVDAR - Ondan sonra çiftçiye kadar inersin...
MUSTAFA BAŞOĞLU - Büyük bir gazetede yazı yazan, oldukça da kıdemli bir yazar, işi döndürmüş dolandırmış, neticede “arkadaş, siz iyi yapmazsanız askerler gelir”e getirip bağlamış. İşte benim kastettiğim siviller bunlar. Zaman zaman bir profesörden, bir doçentten, bir aydından bu lafları duyarsınız veya makalesinde okursunuz. Yani, asker, adeta, sivillerin üzerinde bir denetim mekanizması. “Bak bunlar sizi gözetliyorlar, yanlış yaparsanız tepenize binerler” gibi bir noktaya getiriliyor. Böyle bir anlayışla demokrasi falan olmaz. İnsanları korkutarak demokrasiyi yürütemezsiniz. Yasak koyarak da demokrasiyi zenginleştiremezsiniz.Askerlerle mücadele rey kaybettirir mi; bunu bilemiyorum. Askerlerle mücadele eden olduğunu görmüyorum ve böyle bir şeyi kabul etmiyorum.Sayın Cumhurbaşkanımız, bunu neye dayanarak söyledi bilemiyorum; ama, benim bildiğim Sayın Süleyman Demirel, yaklaşık yirmibeş yıldan fazla tanıdığım Sayın Süleyman Demirel, demokrattır “konuşan Türkiye” mücadelesi vermiştir, kalkınmacıdır, gelir dağılımında adaleti sağlamıştır, Türk Silahlı Kuvvetlerinin modernleşmesini, çağa uygun teçhizata sahip olmasını savunan bir kimsedir. Peki bu sözler nereden kaynaklanıyor, onu bilemem. Sayın Cumhurbaşkanının konuşmasına bir yorum getirmek istemiyorum. Ben, o Yüksek Makama duyduğum saygı nedeniyle de bu tip tartışmalara girmeyi doğru bulmuyorum.Sizin gazetede çıktı, Sayın Cumhurbaşkanına Mekke’den bir mektup gönderdim, orada da bu konuya temas ettim.“Başörtüsü yasağı tartışması bin yıllık tarihimizde olmayan bir noktaya doğru itiliyor, asker-sivil güvensizliğine veya sivillerin askere karşı olduğu bir noktaya itilmek isteniyor, bu kasıtlı da olabilir. Dolayısıyla, herkes kendi noktasında durmalıdır. Şimdiye kadar zaten hep böyle durmuşuz. Hepimiz asker ocağından geldik geçtik. Yarın ihtiyaç olsa hepimiz yine asker ocağına koşarız. Askerimizle övünürüz. Askerlik görevi sıradan bir görev değil, kimse sıradan iş kabul etmemelidir. Asker dediğiniz andan itibaren, her an bir çatışmaya girebileceğinizi, her an hayatınızı kaybedebileceğinizi göze alarak bu kutsal görevi yapıyorsunuz. Bu herkesin yapabileceği bir iş değildir. Nitekim, bunun örneklerini görüyoruz. Genç genç kardeşlerimizin gidip vatan için, devlet için, millet için şehit olduklarını, sakat olduklarını görüyoruz.Şuna çok dikkat etmemiz gerekir bana göre: Şehitlik gibi çok üstün bir mertebeyi sıradan ölüm gibi kimse kimseye takdim etmemelidir; yani, bizim insanımız, askerde süngü takıp Allah Allah diyerek düşmanın üzerine yürüdüğü zaman “bunun sonucunda eğer şehit olursam Allah indinde diri kalırım” duygusuyla bunu yapıyor.Enteresan bir şey var, Genelkurmay Başkanlığı, geçenlerde 200 bin asker kaçağının olduğunu açıkladı, 200 bin insanımız askere gitmekten kaçıyor. Bunlar kimin oğludur bilemiyorum, ama herhangi bunlar, davullarla zurnalarla askere çocuk uğurlayanların çocukları değildir. Bu,Türkiye için büyük bir tehlikedir. Ne demek askerden kaçmak!.. O zaman, insanların manevî yönünü bu manada törpülemeyeceksiniz. İnsanları sadece bir maddî varlık olarak dikkate alıp, yiyen, içen, çiftleşen, döllenen, çocuk sahibi olan gibi bir noktada tutmayacaksınız. Bu, sadece insanların işi değil, hayvanı alırsınız yedirir içirirsiniz, onlar da doğurur, kendi nesillerini devam ettirirler, belli bir noktadan sonra da işe yaramaz olurlar; insan bu değil ki; insan, Allah'ın kendisine verdiği cevheri iyi işlediği zaman melek üstü olabilecek konumdadır, tersini yaptığı zaman hayvandan daha aşağı mertebeye düşebilir.; ama, tercih kendisinindir. İradesini hangi yönde kullanırsa oraya doğru kendini götürür. Allah, Adem’e can verip meleklerine de “siz buna secde edin” demek suretiyle insanı melek üstü bir konuma getirmiştir aynı zamanda. Hz. Adem meleklere secde etmiyor, aynı zamanda, Allah'a saygı olmak bakımından melekler, Hz. Adem’e secde ediyorlar. Melek olan secde etmeyince şeytan, iblis oluyor. Üstün makamlardan kovuluyor. İnsanımızı, bu gerçeklere göre yetiştirmemiz gerekir.
NECATİ ÇAVDAR - Peki, bu değerler tehlike görürse ne olur?
MUSTAFA BAŞOĞLU - Bu değerler tehlike görürse, bizim, vatandaş olarak, bir insan olarak, tehlikede olan bu değerleri tehlikeden kurtarmak gibi bir görevimiz var; yani, haksızlığa karşı direnme görevimiz var. Kurulu düzenin içerisinde kanunlara uymak suretiyle bu yaptığınız yanlıştır demek gibi görevimiz vardır.Biliyorsunuz, Kur’an’ı Kerim’de var, iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak görevimizdir. Yani, dinî tebliğ etmek peygamberlerin görevidir, ama müminlerin de birbirlerine karşı ona uygun görevleri vardır. Birbirlerine İyiliği emredecekler, kötülükten alıkoyacaklardır. Zaten yaptığımız tartışama da bu. Sizinle geçen defa konuştuk, şimdi de konuşuyoruz ve hep bunu anlatmaya çalışıyoruz ki, İslamı dışlayarak, insanların inancını dışlayarak bir yere ulaşamazsınız.İnanmamış olabilirsiniz, buna itiraz etmiyorum. Mesela, geçenlerde bir yazar “ben Allah'a inanmıyorum” dedi, bugünlerde ona bir mektup yazacağım. “Allah'a niye inanmıyorsun!?” diye soracağım. İnanıp inanmaması beni ilgilendirmez, ben ona sadece bir uyarı mektubu yazacağım biraz önce söylediğim ilkeye sadık kalmak için. İyiliği, doğru yolu göstermek ve yanlışlıktan alıkoymak için.Türkiye'nin son zamanlarda modası, belki de bu seçimde en çok tartışma konusu olacak irtica. Biliyorsunuz, hükümet bu konuda bir genelge yayımladı...
NECATİ ÇAVDAR - Bedüüzaman Hazretlerini, 1908 devriminden önce, İkinci Meşrutiyetten önce . Selanik’e götürerek. . .. orada çok güzel bir konuşma yaptırıyorlar. Meşrutiyette katkılarından dolayı alkışlıyorlar, . . . daha sonra 31 Mart hadisesinde de, aynı şahsı mülteci diye idamla yargılıyorlar. Daha sonra da aynı şeyler devam etti, Sayın Süleyman Demirel için de aynı şeyler söylendi “Bir ayağı Konya'da bir ayağı bilmem nerede, bu da mültecidir, ona güvenmeyin” dendi. Rahmetli Menderes’e dendi, bunu herkese söylediler. Bu irtica neyin nesi, kim içindir, irtica neyin kılıfıdır? Herkese deniyor..
MUSTAFA BAŞOĞLU - İrtica, kelime manası geriye gidiştir, irtifa da yükseliştir. Son zamanlarda Türkiye'de irtica tehlikesi tartışması yapılıyor. Bu, devletin belgelerine geçti. Son olarak Başbakanın yayımladığı belgede de bu var, irtica tehlikesi. Şöyle deniyor: “Efendim, irtica yeni yeni toparlanıyor, Sayın Mesut Yılmaz’ın da söyleyişiyle bir süre örselendi, şimdi yeniden kendine çeki düzen veriyor; aman dikkat edin, bir daha başını kaldırırsa başa çıkamayız” gibi iddialar var. Devlet, bunu resmen genelgesine koymuş.Peki nedir irtica; geri gidiştir. Kim bunlar?
NECATİ ÇAVDAR - Padişah taraftarları...
MUSTAFA BAŞOĞLU - Ben, şu ana kadar, yazısıyla konuşmasıyla biz geriye gitmek istiyoruz, cumhuriyetten şikayetimiz vardır, demokrasiden şikayetimiz vardır, padişahlığı istiyoruz diyen kimseye rastlamadım eğer irtica ile bu kastediliyorsa. Kastedilen o değil Necati Bey, kimse kimseyi kandırmasın; kastedilen İslam’dır.Şimdi, bakın, 5 bin irticacı vakıf deniliyor; imam-hatip okulları irtica yuvası deniliyor, Kuran kursları irtica yuvası deniliyor. İddialar böyle sıralanıyor. İrticacı valiler deniliyor, irticacı kaymakamlar deniliyor, irticacı memurlar deniliyor. Kim bu irticacı memurlar; efendim, bir kaymakam bir bayanın elini sıkmadı mı irticacı oluyor!.. Sıksın ama, sıkmazsa neden irticacı olsun?... İslam’ın adı irtica olarak konulmak isteniliyor. Geçenlerde bunu bu şekilde söyledim, aynı şeyi ısrarla söylüyorum.Sadece mesele orada değil, İslam’a saldırı tek yönlü değil; Türkçe ezan denildi. Türkçe Kur’an, Türkçe ibadet, Türk İslamı denildi, bayanlara cenaze namazı denildi, bayanlar neden imam değil denildi, efendim Kur’an’ı niye kendi dilimizde okumayalım, Arapça’yla niye okuyalım denildi. Böyle sıraladığınız zaman irticacı vakıf, irticacı kaymakam, irticacı vali suçlamaları var. Bunların tümünü topladığınız zaman bu suçlamaların hedefi İslam’dır, inançtır. Açıktan kimse İslam’a saldıramıyor tabiî; açıktan saldırılırsa büyük gürültü çıkacaktır, bu yumuşatılmış, irtica kelimesinin arkasına gizlenmiş ve oradan sürekli olarak saldırı yapılıyor.Geçenlerde bir vesileyle bunu söyledim, Zahid Akman’ın programına telefonla katılmıştım. İrtica korkusuyla Türkiye seçime götürülüyor. Seçmenler tereddüt içerisindedir. Düşünün ki, bir yere gittiniz konuşma yapıyorsunuz, falan partinin adayısınız, diyorsunuz ki: “Eğer biz iktidara gelirsek, bu hiçbir hukukî dayanağı olmayan başörtüsü yasağını kaldıracağız.” Sizin rakibiniz ihbar edecektir “bak, geldi böyle konuştu, irtica propagandası yapıyor” diyecek veya bir başka yerde “biz iktidara geldiğimiz zaman, imam-hatip okullarındaki bu başörtüsü yasağı zulmünü ortadan kaldıracağız veya bunu şöyle yapacağız” yine irticacı olarak damga vurulacak. Siz geldiniz dediniz ki: “Biz, Anadolu basınının önünü açacağız veya İslam’a hizmet etmek isteyenlere, diğerlerinde olduğu gibi, onlara da kolaylık sağlayacağız.” Bunlar, adayların, birbirlerini irticacı olan-olmayan diye suçlamasına götürecektir, tıpkı eskiden komünist olan-olmayan, Atatürkçü olan-olmayan, laik olan-olmayan suçlamasına götürdüğü gibi.Hiçbir tehlike yokken, siz, adeta, rejimi tehlike içinde gösteriyorsunuz. Evvela, bunu yapanları uyarıyorum. Bu rejime dönük ciddi bir tehlike yok, bu rejim tehlikeyle karşı karşıya değil; çünkü, bu rejim, kendisini koruyacak mekanizmalara sahiptir. Anayasa Mahkemesi vardır görevini yapıyor, normal mahkemelerimiz vardır, savcılarımız vardır, çalışan Meclisimiz vardır, sendikalarımız vardır, üniversitelerimiz vardır; yani, bütünüyle demokrasi içinde oluşmuş kurumlarımız vardır. Bunların tümü de cumhuriyete ve demokrasiye bağlı olan kurumlardır. Bunların hiçbirisi, bu müesseseler yıkılsın istemiyor. Peki bu tehlike ne; bir görünmez, hayali tehlike bu.Bir zamanlar gazetelerde şöyle deniliyordu o 28 Şubat sürecinde: “Efendim, bir üst düzey askerî yetkilinin söylediğine göre...” Ben, buna, meçhul askerden haber alma diyordum. Böyle bir isim var mı, nerede vardır, belli değil; ama, siz, eğer, bir korkutma meydana getirmek istiyorsanız, böyle bir hayali olarak, meydanda olmayan birisi olarak “efendim, Genelkurmayda şöyle oldu, böyle oldu” diye bunu topluma yayıyorsunuz. Bunlar, biraz evvel konuştuğumuz noktaya geliyor; Allah Allah, acaba askerimiz böyle mi düşünüyor gibi tereddütler meydana getiriyor.Deminki sorunuzu da buraya bağlıyorum; bana göre, sivilden askere karşı bir tepki olmaz, olmamalıdır; ama, kimse, durup dururken de, bir asker düşmanlığı vardır diye bir şey ortaya atmamalıdır; yani, yok olan bir şeyi de varmış gibi göstermemelidir ve bu tip şeylerle de seçmenin düşüncesine bir gölge düşürmemelidir, bir korku meydana getirmemelidir. Acaba, reyimi falan partiye mi versem, filan partiye versem mi gibi tereddütleri meydana getirmemelidir.Herkes bu demokrasiyi başarıyor, bizim milletimiz de buna çok yatkın; ama, birileri, sanki, demokrasiyi bir şekilde hançerlemek gibi veya bizim istediğimiz parti iktidara gelmezse bunun önünü keselim gibi birtakım kaygılar taşıyorsa, bu kaygılar boşuna kaygılardır.
Evvela insan şunu bilmek zorundadır: Niye İslam’dan korkuluyor, ben onu anlayamıyorum. Biraz önce söyledim, son din İslam; başkaları kendine göre din icat edebilir, ama Allah indinde din İslam’dır. Allah

///////////////////////////////////////
https://www.facebook.com/media/set/?vanity=necati.cavdar&set=a.10150569424072700
https://www.facebook.com/photo/?fbid=10150569541107700&set=a.10150569424072700

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder